Şöyle bir şey düşünün. Tamamen tesadüfen, TikTok akışınızda kısa süre önce Dover ve Portsmouth’ta son derece örgütlü güç gösterilerine katılan faşistlerin görüntüleri karşınıza çıkıyor (çarşamba günü de Daily Mail’in Londra’daki bürolarının önünde toplanıp liderleri Daniel “Tommo” Thomas’ın annesine yeni bir ev verilmesini talep ettiler). Görüntülerin ilginizi çektiği birkaç saniye boyunca, neler olup bittiğine dair birtakım bilgiler ediniyorsunuz, ama sonra, her zamanki gibi, ekranı kaydırıyor ve yüksek bir binadan atlayan birine, Londra metrosundaki bir kavgaya ya da çeşitli numaralar yapan bir köpeğe geçiyorsunuz.
Teorik olarak TikTok kullanıcıları 35 dakikadan kısa bir sürede 260 videoyu kaydırıp izleyebiliyor. İnsanların büyük bölümünün bilgiyi böylesine dağınık bir dikkatle ve peş peşe gelen kısa görüntülerle edinmesi, YouGov’un geçen hafta yayımladığı kaygı verici bir istatistiğin nedenlerinden biri olabilir. Dover ve Portsmouth’taki olaylarla ilgili anket, 18-24 yaş aralığındakilerin %53’ünün maskeli gösterilerin “meşru bir protesto biçimi” olup olmadığı konusunda hiçbir görüşünün olmadığını ortaya koydu. Dahası, her yaştan katılımcının %43’ü ya bu olaylardan hiç haberdar değildi ya da konuyu hiçbir şekilde takip etmiyordu.
Bu rakamlar muhtemelen içinde yaşadığımız dönemin en kaygı verici özelliklerinden birine, okuma alışkanlığının gerilemesine işaret ediyor. Milyonlarcamız bu olgunun nasıl bir şey olduğunu kendi deneyiminden biliyor: Bir kitaba ya da haber yazısına odaklanmaya çalışırken, telefonun sunduğu daha gelip geçici şeylerin cazibesine birazdan yeniden kapılacağınızı bilmenin huzursuzluğu. Dijital çağ öncesinde yetişmiş olmak ise insana yalnızca ülke ve dünya gündemini takip etme alışkanlığı kazandırmıyor, aynı zamanda olup biteni anlamlandırmasına ve daha geniş bir bağlama yerleştirmesine de yardımcı oluyor. Bu olayda da, kulağa fazla iddialı gelme pahasına şunu söyleyebilirim ki, iki limanda yaşananları izlerken çoğumuzun duyduğu korkuda yıllar boyunca kitap ve gazete okuyarak edindiğimiz tarihsel bakışın önemli bir payı vardı. Buna, tarihin çoğu zaman ya tekerrür ettiği ya da geçmişte yaşananlara benzer biçimlerde yeniden karşımıza çıktığı duygusu da eşlik ediyordu.
Kadınları ve kız çocuklarını koruduklarını iddia eden bu adamlar, baştan aşağı siyah giyinmişlerdi –daha doğrusu, açıkça üniforma giymişlerdi– ve “sınırlarımıza yeniden sahip çıkmak, düzeni yeniden sağlamak ve Britanya’nın Britanyalılara ait olduğu mesajını açıkça vermek” istiyorlardı. Bütün bu manzara, bir yandan Oswald Mosley’nin Kara Gömlekliler’ini –dolayısıyla Hitler’i ve Nazileri–, öte yandan Ku Klux Klan’ı çağrıştırıyordu. Göstericilerin hemen hepsinin taktığı, yüzlerini tamamen gizleyen maskeler ise manzaraya Kuzey İrlanda’daki çatışma dönemini çağrıştıran ayrı bir hava katıyordu. Ama bilgiye çoğunlukla dikkatinizi dağıtan, rastgele görüntülerin durmadan birbirini izlediği sonsuz bir akış içinde ulaşıyorsanız, bütün bu tarihsel çağrışımlardan ne kadarını bilebilirsiniz?
Bütün bunları düşünmeme, dünyanın dört bir yanındaki toplumların köklü bir dönüşümden geçtiğini öne süren son derece başarılı, yeni bir kitap vesile oldu. Times köşe yazarı James Marriott’ın kaleme aldığı The New Dark Ages’ın (Yeni Karanlık Çağlar) alt başlığı Okumanın Sonu ve Okuryazarlık Sonrası Toplumun Şafağı. Kitap, anlattığı değişimlere kendisi de ayak uydurmak istercesine oldukça kısa: yalnızca 208 sayfa. Ama buna rağmen son derece çarpıcı gözlemler içeriyor ve ele aldığı meselenin ne kadar yakıcı olduğunu güçlü biçimde hissettiriyor.
Birleşik Krallık’taki National Literacy Trust’ın (Ulusal Okuryazarlık Vakfı) çocukların ve gençlerin okuma alışkanlıklarını incelemeye başlamasından bu yana geçen 20 yılda, boş zamanlarında okumaktan hoşlandığını söyleyenlerin oranı %36 azalarak bugüne kadar kaydedilen en düşük düzeye indi. Guardian ise 2024’te, Reading Agency (Okuma Ajansı) adlı yardım kuruluşunun yaptığı bir araştırmayı aktarmıştı. Araştırmaya katılan yetişkinlerin %35’i artık “okumayı bıraktıklarını” söylüyordu; eskiden düzenli olarak zevk için okurken artık bunu “nadiren yaptıklarını ya da hiç yapmadıklarını” belirtiyorlardı.
Atlantic dergisi yakın zamanda, açıkça Okumanın Sonu Geldi (The End of Reading is Here) başlığını taşıyan bir yazı yayımladı. Yazının yazarı Rose Horowitch’in ortaya koyduğu tespitlerin çoğu insanın içini karartacak türdendi. “Okuryazarlık çağı, sözlü kültür çağıyla dijital çağ arasında kısa bir ara dönem olarak kalacak,” diyen Horowitch bu görüşünü sayısız veri ve örnekle destekliyordu. Örneğin Amerikan Sanat ve Bilimler Akademisi’nde görev yapan bir program yöneticisi, lise öğrencileriyle odak grup görüşmeleri yaparak boş zamanlarında zevk için kitap okumak hakkında ne düşündüklerini sormuştu. Sonuç çarpıcıydı: Öğrencilerin çoğu, okumayı kendilerine neredeyse tamamen yabancı bir uğraş olarak görüyordu. Marriott bu konu hakkında ilk kez yazdığında, bazı üniversite hocaları asıl sorunun öğrencilerin okumak istememesi değil, okudukları metinleri takip etmekte ve anlamakta artık ciddi güçlük çekmeleri olduğunu söylemişti.
Britanya’da 2009 ile 2019 arasında 320’den fazla gazete kapandı. James Marriott bu istatistiği aktardıktan hemen sonra çarpıcı bir tespitte bulunuyor: “Artık insanın hayatını haberlerle neredeyse hiç karşılaşmadan sürdürebilmesi giderek daha mümkün hale geliyor.” 2016’daki Brexit referandumunun ardından, güncel gelişmeler kendilerini fazlasıyla öfkelendirdiği için gündemi takip etmeyi tamamen bıraktıklarını söyleyen insanlarla karşılaşmıştım. Şimdi düşünüyorum da, acaba bu ilgisizliğin asıl itici gücü teknoloji miydi? Bunun sonucunda ortaya çıkan cehalet –ağır bir kelime ama burada yerinde görünüyor– telefon ekranlarının oluşturduğu bir duvarın arkasında gizleniyor. Öyle ki bu duvarı ancak öfke, paranoya ya da görsel şok etkisi yaratan içerikler aşabiliyor.
Okuma alışkanlığı geriledikçe, bütün bu saçmalıkları ve zehri yayanlar da söylediklerini sorgulayacak, eleştirecek ya da çözümleyecek metinlerle giderek daha az insanın karşılaşacağından emin olabiliyor. Bu bakımdan ekran çağını en iyi temsil eden figürlerden biri –tahmin edilebileceği üzere– Donald Trump. İlk başkanlık döneminde bir ekonomi danışmanının anlattığına göre, Trump “hiçbir şey okumuyor: ne tek sayfalık notları, ne kısa politika metinlerini, hiçbir şeyi okumuyor”. Konuşma tarzı da aynı ölçüde yazılı kültürden uzak. Marriott’ın belirttiği gibi, “Düşüncelerini kanıtlarla desteklemiyor. Bilgileri, yazılı kültüre özgü iletişimde olduğu gibi, cümleler ve yan cümleler arasında bağlantılar kurarak analitik bir düzene sokmak yerine, yalnızca iddialarını peş peşe sıralıyor.”
Seçmenlere 5 bin dolar ödeme önerisi bunun gerçeküstü örneklerinden biri, ama benzer örnekler hiç de az değil. Geçenlerde, eskiden Fox Business’ta program sunan ve şimdi Trump yönetiminde ulaştırma bakanı olan Sean Duffy’nin internette bir videosunu izledim. Duffy, hükümetin otomobillerdeki start-stop düğmelerini kaldırma girişiminden büyük bir memnuniyetle söz ediyordu. Edindiğim izlenime göre bunun başlıca nedeni, geleneksel otomobil anahtarlarının fallik sayılabilecek şekline duyduğu tuhaf, yarı Freudyen bağlılıktı. Söylediklerini tutarlı bir argüman halinde yazıya dökmeye kalksanız, ortaya son derece gülünç bir şey çıkardı. Ama Duffy bunları, kendisini öteden beri rahatsız eden bir meseleymiş gibi, sıradan ve halktan bir üslupla yüksek sesle dile getirince, tam da hitap etmeyi amaçladığı insanların bunu memnuniyetle karşılayacağını düşünmek hiç de zor değil. Elbette aynı şey, Trump’a özgü çok daha tehlikeli pek çok başka görüş ve saplantı için de geçerli: iklim değişikliğini inkâr etmek, Somali kökenli Amerikalılara yönelik açık ırkçılık, hiçbir şekilde gizlenmeyen İslamofobi ve ABD’nin başka ülkelerin hapishanelerinden ve akıl hastanelerinden salıverilen insanların istilasına uğramak üzere olduğu iddiası gibi.
“Kitlesel okuryazarlık yakın zamanlarda ortaya çıkmış bir olgu,” diyor Marriott. “Kitlesel demokrasi de öyle. Biri olmadan diğerinin ayakta kalıp kalamayacağını bilmiyoruz.” Bu sırada milyonlarca ekranda, faşist görünümlü sözde milisler, kripto zenginlerin finanse ettiği popülistler, nefret ve saçmalık yayan türlü türlü aktörler; akrobatik hareketler yapan kaykaycılarla, metroda çıkan tartışmalarla ve çeşitli numaralar yapan köpeklerle aynı görüntü akışı içinde birbirine karışıyor. Böylece bütün bunlar onları anlamlı kılan tarihsel ve siyasal bağlamdan kopuyor; bunun sonucunda da giderek olağan ve kabul edilebilir şeylermiş gibi görünmeye başlıyor. Biz de yavaş yavaş, geçmişte yaşananları ürkütücü biçimde hatırlatan bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Üstelik o gelecekte çok sayıda insan, geçmişte ne yaşandığını ve bunun neden önemli olduğunu kavrayamamış olacak. Ve bu kez yakılacak kitaplar da olmayacak, çünkü biz çoktan onları okumayı bırakmış olacağız.
İngilizceden çeviren: Barış Özkul





