Flamingolardan Arnavutluk’un Ekim’ine mi? İsyan, Antikomünizm ve Arnavutluk Kapitalizminin Krizi

Rusya, İran ve ANTIFA… Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, ekim ayında sertleşen hükümet karşıtı protestoların arkasında bu aktörlerin bulunduğunu öne sürdü. 19 Ekim’de emniyet yöneticilerinin karşısına elinde bir taşla çıktı; gösterilerdeki şiddeti kınadı, gençlerin bir bölümünün dış güçlerin etkisiyle radikalleştiğini savundu. Ancak bu iddialarını destekleyen somut kanıtlar ortaya koymadı. Binlerce insanın öfkesi dış düşmanların faaliyetleriyle açıklandığında, protestocular kendi talepleri ve iradeleri olan siyasal özneler olmaktan çıkıp bir komplonun figüranlarına dönüştürülüyor.

Oysa Arnavutluk’ta aylardır yaşananlar daha yakından bakmayı hak ediyor. Mayıs sonunda ülkenin Adriyatik kıyısındaki koruma altındaki sulak alanları tehdit eden lüks turizm projelerine karşı başlayan eylemler, bölgede yaşayan flamingoları simge edinmişti. “Flamingo Devrimi” diye anılan bu barışçıl hareket, zamanla hükümete ve kalkınma modeline yönelik daha kapsamlı bir itiraza dönüştü. 13 Ekim’den itibaren üniversite ve lise öğrencilerinin eğitim harçlarına, yetersiz kamusal hizmetlere, hayat pahalılığına ve gelecek kaygısına ilişkin taleplerle daha güçlü biçimde katılması ise yeni bir eşik oluşturdu. Polis müdahaleleriyle protestocuların şiddet eylemleri birbirini beslerken, mayısın pembe flamingoları ekimin öfkeli flamingolarına dönüştü. Aman, “kızıl flamingolar” demeyelim!

Bu dönüşümü yalnızca Rama’nın kibriyle, hükümetin protestocuları dinlememesiyle veya polisin sert müdahaleleriyle açıklamak mümkün değil. Bunlar krizin görünür nedenleri. Daha derinde ise siyasal temsilin, kalkınma modelinin ve liberal demokrasinin iç içe geçen sorunları bulunuyor. Gramsci’nin ifadesiyle, eski yönetme ve rıza üretme biçimlerinin işlemez hâle geldiği bir “organik kriz”in belirtileriyle karşı karşıyayız. Arnavutluk’u kendine özgü, tuhaf bir Balkan istisnası saymak, onu Avrupa’daki ve dünyadaki daha geniş siyasal dönüşümlerden koparmak olur.

Ülkenin siyasal hayatına 1990’lardan beri iki parti damgasını vuruyor. İktidardaki Sosyalist Parti (PS), Enver Hoca döneminin komünist İşçi Partisi’nden dönüşerek ortaya çıktı; fakat adı ve tarihsel kökeni, sosyalist bir ekonomi politikası izlediği anlamına gelmiyor. Ana muhalefetteki Demokrat Parti (PD) ise komünist rejime karşı yükselen hareketin içinden doğdu. Bugün aralarındaki sert rekabete rağmen her iki parti de Arnavutluk’un kapitalist dönüşümünde belirleyici rol oynadı. Üstelik yalnızca bu iki parti değil, yolsuzluğu ve “Arnavutluk kapitalizminin” çarpıklıklarını eleştirdiği hâlde neoliberal düzenin temel mantığını sorgulamayan kimi yeni siyasal oluşumlar da aynı sınırların içinde hareket ediyor. Bu bakımdan ülkede “aşırı merkez” diyebileceğimiz bir siyasal alan oluşmuş durumda: yönetici kadrolar değişebiliyor, ama ekonominin temel kuralları tartışma dışı kalıyor.

Bu durumun göz ardı edilen iki sonucu var. Birincisi, Arnavutluk’ta kalıp gelecek kurmak isteyen gençler açısından göç artık toplumsal sorunların kalıcı yanıtı olamaz. Ülkeden ayrılmak birçok kişi için hâlâ bir seçenek; ne var ki yüksek yaşam maliyetleri, konut krizi ve sertleşen sınır politikalarıyla günümüz Avrupası, 1990’larda düşünüldüğü kadar sınırsız bir umut coğrafyası değil.

İkincisi, Avrupa vaadinin kendisi de eski masumiyetini yitirdi. “Arnavutluk’u da bütün Avrupa gibi istiyoruz!” sloganı, komünist rejimin son yıllarında hem siyasal özgürlük hem maddi refah arayan bir kuşağın özlemini dile getiriyordu. Bugün ise Avrupa Birliği, toplumsal ve siyasal krizlerini yaşarken Rama yönetimindeki Arnavutluk’un üyelik müzakerelerinde sağladığı ilerlemeyi övüyor. AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, müzakerelerin 2027 sonuna kadar tamamlanması hedefini desteklerken sokaktakiler Rama’nın istifasını talep ediyor. Elbette müzakerelerde ilerlemenin desteklenmesi, hükümetin bütün uygulamalarına onay verildiği anlamına gelmez. Fakat Brüksel’in reform ve başarı diliyle yurttaşların demokrasi deneyimi arasındaki mesafe giderek görünür oluyor. Avrupa hâlâ bir özlem; ancak artık Arnavutluk demokrasisinin tartışmasız hakemi değil.

Siyasal özgürlük mü, sermayenin özgürlüğü mü?

Bu çelişkiyi anlamak için düşünür Ishay Landa’nın dikkat çektiği, liberalizmin siyasal ve ekonomik boyutları arasındaki ayrışmayı hatırlamak yararlı.[1] Siyasal liberalizm hakları, yurttaş katılımını ve iktidarın sınırlandırılmasını savunur. Ekonomik liberalizm ise özel mülkiyetin korunmasına ve sermaye birikiminin serbestliğine öncelik verir. İkisi bir arada bulunabilir, fakat her zaman uyumlu değildir. Yurttaşlar oy, sendika ve protesto haklarını kullanarak servetin daha adil paylaşılmasını ve sermayenin gücünün sınırlandırılmasını talep ettiklerinde bu gerilim açığa çıkar.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’da bu gerilim belirli bir süre için yumuşatılabildi. Nazi-faşizmin yenilgisi, güçlü işçi hareketleri, devlet sosyalizmi gibi alternatif toplumsal düzenlerin varlığı ve ekonomik büyüme, sermaye ile emek arasında tarihsel bir uzlaşmaya zemin hazırladı: parlamenter demokrasi, sosyal devlet ve düzenlenen piyasalar. “İnsani yüzlü kapitalizm”, kapitalizmin doğal özelliğinden çok belirli güç dengelerinin ürünüydü.

Arnavutluk’un kapitalizme geçişindeki tarihsel ironi tam da burada yatıyor. Arnavutlar 1990’da sosyal ve demokratik Avrupa’ya yetişmeyi umut ederken Batı, o Avrupa’yı mümkün kılmış uzlaşmayı çözmeye başlamıştı. Neoliberal dönüşüm ve sosyalist bloğun çöküşü, sermaye üzerindeki sınırlamaları zayıflattı. Özelleştirme, piyasaların serbestleştirilmesi ve yabancı yatırım çekmek neredeyse özgürlüğün eş anlamlısına dönüştü. Siyasal çoğulculuk genişlerken ekonomik kararlar giderek demokratik tercihlerin dışında kalan teknik zorunluluklar gibi sunuldu.

Sonuçta çok sayıda partiye sahip olmak, ekonominin nasıl örgütleneceği konusunda gerçek seçeneklere sahip olmak anlamına gelmedi. Yurttaşlar hükümeti değiştirebilir; ancak kamu arazilerinin kullanımında, çalışma koşullarında veya ekonomik büyümenin kazançlarının paylaşımında söz sahibi olamayabilir. Liberalizmin siyasal ve ekonomik boyutları arasındaki ayrışma, Arnavutluk’ta soyut bir felsefi sorun değil, gündelik hayatı belirleyen somut bir çelişkidir.

Kalkınma kimin için?

“Flamingo Devrimi” adını çevresel bir simgeden aldı, fakat tartışma hiçbir zaman yalnızca flamingolardan ibaret olmadı. Koruma altındaki Vjosa–Narta sulak alanı ve Zvërnec kıyıları çevresinde planlanan turizm yatırımları, ülkenin doğal varlıklarının kimin yararına ve kimin kararıyla kullanılacağı sorusunu gündeme getirdi. Bu projeler etrafında ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’ın yatırım girişimleriyle bağlantılı tartışmaların bulunması da konuyu Arnavutluk sınırlarının ötesine taşıdı.

Çevre, mülkiyet ve yaşam alanları, “daha önemli” siyasal meseleler adına ertelenebilecek ayrıntılar değil. Kalkınma denilen sürecin yerel toplulukların haklarıyla doğrudan karşılaştığı alanlar bunlar. “Stratejik yatırımcıların” önünü açan devlet tarafsız bir hakem değildir; hangi yatırımın destekleneceğini, kamusal kaynaklardan kimin yararlanacağını ve maliyeti kimin üstleneceğini belirler.

Bu tablo, Dylan Riley ile Robert Brenner’in tartışmaya açtığı “siyasal kapitalizm” kavramıyla daha iyi anlaşılabilir.[2] Kavram, sıradan bir yolsuzluk veya kayırmacılık eleştirisinin ötesine geçer. Uzun süreli ekonomik durgunlukta üretken yatırımlardan yüksek kazanç elde etmek zorlaştıkça sermaye, kârını güvenceye almak için siyasal iktidara daha fazla yaslanabilir: vergi ayrıcalıkları, kamu teşvikleri, özelleştirmeler, gayrimenkul spekülasyonu ve rant paylaşımı giderek önem kazanır. Bu durumda devlet, neoliberal söylemin vaat ettiği gibi ekonomiden çekilmez; özel kazançları mümkün kılan ve koruyan temel aktörlerden birine dönüşür.

İnşaatın, turizmin ve gayrimenkul değerlenmesinin belirleyici rol oynadığı Arnavutluk ekonomisine bu açıdan bakmak, oligarşiyi yalnızca iyi işlemesi beklenen bir piyasanın yolsuzluk yüzünden bozulması olarak görmemizi engeller. Soru, tek tek siyasetçilerin veya iş insanlarının kuralları çiğneyip çiğnemediğinden ibaret değildir. Kuralların hangi birikim modelini teşvik ettiği de sorgulanmalıdır.

2026’da kamu ihaleleri ve üst düzey görevliler etrafında yaşanan gelişmeler, bu sorunun önemini artırdı. Eski başbakan yardımcısı ve altyapı bakanı Belinda Balluku hakkında kamu ihalelerine ilişkin yolsuzluk suçlamaları yöneltildi; Balluku suçlamaları reddetti. İktidardaki çoğunluk, tutuklanmasının önünü açacak dokunulmazlık kaldırma girişimini geri çevirdi. Kamu bilişim hizmetlerinden sorumlu kurum çevresindeki başka soruşturmalar da devlet, özel çıkarlar ve hesap verebilirlik arasındaki ilişkiye dair tartışmayı büyüttü. Asıl mesele, bu tür olayların neden geniş bir toplumsal güvensizlik ortamında yankı bulduğudur.

Bugün protestolar tek bir turizm projesine veya hükümetin bir kararına itirazın çok ötesinde. Hiçbir lüks otel veya gökdelenin ortadan kaldıramayacağı bir soruyu gündemde tutuyorlar: Kalkınma kimin için, kimin kararıyla?

İktidar değişse de düzen değişir mi?

Sosyalist Parti ile Demokrat Parti, iktidar için uzlaşmaz rakipler olabilir. Ama özelleştirmeler, büyük ölçekli yatırımlar ve sermayeye tanınan öncelik konusunda aralarında önemli bir süreklilik var. Margaret Thatcher’ın “Başka alternatif yok” sözü, adeta her iki partinin de ortak kabulüne dönüşmüş durumda. Yolsuzluğu kınayan, daha şeffaf ve “gerçek” bir piyasa ekonomisi vaat eden yeni siyasal seçeneklerin bir bölümü de kapitalist ilişkilerin kendisini tartışmaya açmıyor. “Aşırı merkez”in anlamı burada beliriyor: düzenin yöneticileri değişirken temel ekonomik tercihleri yerinde kalabiliyor.

Bu noktada Arnavutluk’taki sol parti Birlikte Hareketi (Lëvizja BASHKË) programatik olarak ayrışıyor. Yolsuzluğu ve oligarşik ilişkileri mülkiyet, emek, eşitsizlik ve ekonomik demokrasi sorunlarıyla birlikte ele alıyor. Elbette bu, onu farklı ideolojik eğilimleri barındıran protestoların tek temsilcisi yapmıyor; siyasal başarı kazanacağını da garanti etmiyor. Ancak hareketin eleştirisi başka bir soruya uzanıyor: Yalnızca kim yönetecek değil, ekonomik kaynaklar ve kararlar üzerinde kim söz sahibi olacak?

Birlikte Hareketi’ne yönelen saldırıların çoğu zaman ideolojik karakter kazanması da bu çerçevede anlamlı. Demokrat Parti çevrelerinden aktivistlere “Marksist-Leninist” veya “komünist bozuntusu” diye seslenilmesi, ekonomik eleştirinin içeriğine yanıt vermek yerine onu geçmişin korkularıyla özdeşleştiriyor. Hareketin temsilcileri, televizyon tartışmalarında yeterince yer bulamadıklarından da yakınıyor. Oysa medyanın hangi sesleri duyurduğu siyasal olarak tarafsız bir tercih değil. Hangi liderin gitmesi gerektiğini konuşmak, liderler değişse de ekonomik düzenin neden aynı kaldığını tartışmaktan daha kolay.

Ne var ki mevcut birikim modelini korumak yalnızca maddi çıkarlara dayanmaz. Toplumsal hoşnutsuzluğun nasıl adlandırıldığı, hangi geçmiş hikâyeleriyle açıklandığı da önemlidir. Arnavutluk’ta antikomünizm bu bakımdan özel bir rol oynar: Kapitalist dönüşümün ürettiği sorunlar, kimi zaman bizzat bu dönüşümün sonuçları olarak değil, komünizmin gizlice yaşamaya devam etmesinin kanıtları olarak anlatılır.

Katovica: Antikomünizm ve bitmeyen düşman

21 Ekim’de Tiran’daki Politeknik Üniversite önünde açılan bir pankartta şöyle yazıyordu: “Yaşasın özgür gençlik! Katovica’ya son! Bugün kararı biz veriyoruz.” Türk okur için “Katovica” sözcüğü pek bir şey ifade etmeyebilir. Arnavutluk siyasetinde ise komünizmden kapitalizme geçişin eski komünist seçkinler tarafından gizlice planlandığı yönündeki yaygın bir komplo anlatısına gönderme yapıyor. Bu iddianın dayandırıldığı belgenin gerçekliği kanıtlanmış değil.

Buradaki çelişki dikkat çekici: 1990 sonrasında kurulmuş düzenin başarısızlıklarına itiraz edenler, bu başarısızlıkları kapitalist yeniden yapılanmaya değil, komünistlerin gizli planına bağlayan bir kavram kullanabiliyor. Toplumsal hayal kırıklığı böylece bir ihanet hikâyesine dönüşüyor. Yaşanan eşitsizlikler, yoksunluklar veya oligarşik ilişkiler, sosyalizm sonrası kapitalizmin değil de görünmez biçimde sürmekte olan komünizmin sonucuymuş gibi yorumlanıyor.

Bu, pankartı taşıyan her öğrencinin söz konusu komplo teorisine inandığı anlamına gelmez. Bazıları için “Katovica” yalnızca eski siyasal seçkinlerin iktidarını sürdürmesinin kısa adı olabilir. Tam da bu çift anlamlılık önemlidir. Toplumun karşı karşıya olduğu sorunları açıkça işleyen ekonomik ilişkiler yerine geçmişten miras kalan gizli bir tertiple açıklayan siyasal dilin ne kadar kökleştiğini gösterir.

Antikomünizm, elbette Arnavutluk’taki tek parti yönetiminin baskılarının meşru hafızasını ve mağdurların adalet talebini de içerir. Ancak antikomünizm, kapitalizme yönelik her eleştiriyi diktatörlüğün geri dönüşü gibi göstermenin aracına dönüştüğünde farklı bir siyasal işlev üstlenir: Ekonomik ilişkilerin sorgulanmasını zorlaştırır, demokratik tartışmanın sınırlarını daraltır. Üstelik Nazi-faşizmin tarihi, saldırgan antikomünizmin tek başına demokrasiye bağlılık anlamına gelmediğini yeterince açık biçimde gösteriyor. Solun ve işçi örgütlenmelerinin tasfiyesi, faşist hareketlerin temel hedeflerinden biriydi.[3]

Günümüzün komplo anlatılarında “Katovica”, “Soros’un Katovica’sı”na da dönüşebiliyor. Bu kez komünizmin sivil toplum kuruluşlarının, azınlık haklarının, çevreciliğin veya kültürel liberalizmin ardında gizlendiği öne sürülüyor. Böylece toplumsal eşitsizliklere ilişkin eleştiri, bitmeyen bir iç düşman arayışına yönlendirilebiliyor.

Liberalizm karşıtlığı neden kapitalizm karşıtlığı değildir?

Bu noktada bir başka ayrımı gözetmek gerekiyor. Aşırı sağın çeşitli akımları “küreselciliği”, George Soros’u, feminizmi veya eşitlik politikalarını krizin sorumlusu ilan ederken özelleştirmeleri, büyük yatırımcıları ve ekonomik hiyerarşileri savunabiliyor. Buna “romantik antiliberalizm” denebilir: Liberal modernliğin kültürel ve siyasal yönlerine gelenek ve otorite adına başkaldırmak, fakat kapitalist mülkiyet ilişkilerine dokunmamak.

Demokrat Parti’nin Trumpçılıkla kurduğu yakınlıkta bu dilin izleri görülüyor. Ancak ekonomik düzenin korunmasıyla sağ popülist söylem arasındaki ilişkinin yalnızca ana muhalefete özgü olmadığını da belirtmek gerekiyor. Başbakan Rama’nın protestoları Rusya, İran ve ANTIFA’nın etkisine bağlaması, somut talepleri görünmez kılan benzer bir düşmanlaştırma diline başvurduğunu gösteriyor. Yine de iki partinin aynı ideolojik geçmişe veya birebir aynı siyasal programa sahip olduğu sonucuna varamayız. Asıl dikkat çekici olan, farklı siyasal güzergâhlardan gelen aktörlerin toplumsal muhalefeti gayrimeşrulaştıran benzer araçlara yönelebilmeleri.

Trumpçılığı yalnızca liberal seçkinlere yönelik kültürel bir başkaldırı olarak okumak da yetersiz. Siyasal iktisat açısından, ekonomik durgunluğun toplumsal uzlaşmanın maddi temellerini aşındırdığı koşullarda iktidarı yeniden örgütlemeye çalışan bir “yukarıdan karşıdevrim” olarak yorumlanabilir. Refahı genişleterek rıza üretmek yerine, devletin zorlayıcı kapasitesini güçlendirmeye, emeği disipline etmeye, toplumsal kesimleri dışlamaya ve siyasal iktidarın önündeki kurumsal engelleri zayıflatmaya daha fazla yaslanan bir yönelim söz konusu.

Liberalizmin içindeki gerilim burada yeniden ortaya çıkıyor. Sermaye birikiminin gerekleriyle demokratik talepler arasındaki çatışma derinleştiğinde siyasal özgürlükler, ekonomik iktidarı koruma adına geri plana itilebiliyor. Trumpçı antiliberalizm, kapitalizmin veya sermayenin özgürlüğünün reddi olmak zorunda değil; tam tersine bunları yeniden güvenceye almanın yollarından biri olabilir.

Arnavutluk için buradan çıkan sonuç önemlidir. Sosyalist Parti veya Demokrat Parti, yalnızca Trumpçılığın söylemini değil, siyasal muhalefeti bastırma ve ekonomik ilişkileri koruma mantığını da benimsedikleri ölçüde, farklı geçmişlerine rağmen yukarıdan gelişen gerici bir yeniden yapılanmanın taşıyıcıları hâline gelebilirler. Bunun gerçekleşmiş ve tamamlanmış bir süreç değil, güncel eğilimlere ilişkin eleştirel bir olasılık olduğunu vurgulamak gerekir.

Dolayısıyla mevcut düzeni korumanın tek yolu Rama’nın iktidarda kalması değildir. Aynı mülkiyet ilişkilerini ve servetin paylaşımını tartışma dışında bırakan bir hükümet değişikliği de bu işlevi görebilir. Sol eleştirinin “komünizme dönüş” korkusuyla itibarsızlaştırılması, iktidar uğruna yarışan fakat ekonomik düzenin sınırlarında uzlaşabilen aktörlere yarayabilir. Bunun için gizli bir anlaşmaya ihtiyaç yoktur; ortak maddi ve siyasal çıkarlar yeterlidir.

Bu nedenle protestoların radikalleşmesi demokratik solu, dolayısıyla Birlikte Hareketi’ni kendiliğinden güçlendirmez. Bir hegemonya krizi daha geniş bir demokrasiye alan açabileceği gibi yeni otoriterlik biçimlerini de besleyebilir. Antikomünizm demokrasiyle, liberalizm karşıtlığı da kapitalizm karşıtlığıyla eş anlamlı değildir.

Ekim bir kehanet değil, bir soru

Protestolarda duyulan “Rama hapse, Berisha hapse!” sloganı, hem Başbakan Edi Rama’nın hem de eski başbakan ve Demokrat Parti lideri Sali Berisha’nın hesap vermesi talebini dile getiriyordu. Ekimde protestoların sertleşmesiyle bu slogan adeta “Rama Lana’ya, Berisha Lana’ya!” biçimine büründü. Tiran’dan geçen Lana Çayı, protestolar sırasında yaşanan bir arbedeyle siyasal öfkenin ve şiddetin simgesine dönüşmüştü. İşin ironik yanı, Berisha’nın yıllar önce Rama’yı aynı çaya atmakla tehdit etmiş olmasıydı. Böylece siyasal öfke hem iktidarı hem de ana muhalefeti hedef alırken, yalnızca siyasal liderlerin değiştirilmesine odaklanan bir muhalefetin sınırlarını da düşünmeye çağırıyordu.

Çünkü toplumsal öfkenin büyümesi veya protestoların sertleşmesi, mevcut düzenin temellerinin de sorgulandığı anlamına gelmez; hele toplumsal devrim hiç değildir. Rama ve Berisha’nın temsil ettiği siyasal düzen, Arnavutluk’un kapitalist yeniden yapılanmasının ürünü olarak değil de hâlâ varlığını sürdürdüğü varsayılan “komünizmin” eseri olarak görüldüğü sürece, çözüm de bu isimlerin iktidardan uzaklaştırılmasında aranacaktır. Oysa böyle bir iktidar değişikliği, mevcut ekonomik ilişkileri dönüştürmek bir yana, aynı eşitsizlikleri ve sermaye birikimi mekanizmalarını yeni yöneticiler eliyle yeniden üretme riski taşır. Hem iktidarın hem de ana muhalefetin Birlikte Hareketi’ne yönelttiği itibarsızlaştırıcı söylemler bu açıdan anlamlıdır. Çünkü hareketin mülkiyet, emek ve ekonomik demokrasi üzerinden geliştirdiği eleştiri, yalnızca mevcut yöneticileri değil, siyasal rakiplerinin de büyük ölçüde benimsediği ekonomik düzeni sorgulamaktadır.

Nitekim “renkli devrimler” olarak bilinen hareketler çeşitli ülkelerde hükümetleri değiştirdi, bazı durumlarda siyasal rekabet alanını genişletti. Fakat temel ekonomik ilişkileri dönüştürmedi; hatta kimileri neoliberal reformların derinleşmesiyle yan yana ilerledi. Hükümeti değiştirme özgürlüğü, ekonomiyi değiştirme gücüne kendiliğinden dönüşmedi.

Bu yüzden “Arnavutluk’un Ekim’i” kaçınılmaz bir devrimin habercisi olmadığı gibi geçmişteki bir rejime duyulan nostaljinin adı da değil. Değişimin ufkuna ilişkin bir soru: Yaşanan kriz, belki daha otoriter yöntemlerle, yalnızca siyasal seçkinlerin yeniden dizilmesine mi yol açacak? Yoksa hoşnutsuzluk, ekonomik iktidarın demokratikleştirilmesine yönelik kalıcı talepler mi doğuracak?

Birlikte Hareketi bugün ikinci soruyu en açık biçimde ortaya koyan siyasal aktörlerden biri. Fakat yanıtın sahibi tek başına herhangi bir parti değil; toplumun kendi örgütlenme ve mücadele kapasitesi.

Tarih, her isyanın devrime dönüşeceğini vaat etmez. Yalnızca şunu hatırlatır: Sermayenin iktidarının başladığı yerde sona eren siyasal özgürlük, eksik bir özgürlüktür.


[1] Ishay Landa, The Apprentice’s Sorcerer: Liberal Tradition and Fascism, Leiden–Boston: Brill, 2010.

[2] Dylan Riley ve Robert Brenner, “Seven Theses on American Politics”, New Left Review, sayı 138 (Kasım–Aralık 2022).

[3] Ishay Landa, Faşizm ve Kitleler: “Son İnsanlar”a İsyan (1848–1945), çev. Utku Özmakas, İstanbul: İletişim Yayınları, 2023.