Ayşe Barım’a ve ID menajerliğe sanat piyasasında tekelleştiği gerekçesiyle, bir kısmı tutuklulukla geçen operasyonun üzerinden tam bir yıl geçti. Bu operasyon, sonrasında değişik dalga boylarında ve değişik mahfillere uzanan, ‘ünlüler’ operasyonlarının ilki oldu ve süreç devam ediyor.
Ocak 2025’te Barım’ın tutuklanması ile başlayan bu operasyonlar silsilesi, rejimin en iyice ustalaştığı ve belki de rejimin 24 yıllık tarihinde opus magnum sayılabilecek bir spin doktorluk icrası. Daha önce anlatmaya çalıştığım üzere, “Bu mesleğin üstadları, haberi/bilgiyi/söylemi bir iletişim meselesi olmaktan ziyade, kitleyi yönlendiren manüple eden ve kitlenin bilgiye/habere/söyleme verdiği tepkiye göre aktörlerin de pozisyon değiştirdiği, yeni pozisyonlar aldığı bir süreç haline getiriyorlar. Burada haberin, aktörün pozisyonunun ve kitlenin karşılıklı etkileşimi, değişkenliği işte hem aktörü, hem haberi/bilgiyi/söylemi hem de kamuoyunu/hedef kitleyi ucu açık, genellikle bitmeyen ama doyum noktasıyla sönümlenip unutulan süreçler ve öznelliklere dönüştürüyor.” Türkiye’deki rejim ve benim ‘büyük ünlü uyumu’ olarak adlandırdığım bu süreç üzerinden düşündüğümüzde buraya birkaç kod satırı daha eklemek gerekli: öncelikle, rejim süreçleri ve nesneleştirdiği özneleri belirli biçimlerde unutturup-hatırlatmakla birlikte, distopik-apokaliptik bir senaryoya yakışır şekilde, onları, günü geldiğinde kullanmak üzere günahlarından, kabahatlerinden yakalayıp, derin dondurucuya atıyor. Zombileşmiş rejimin şimdiki ve gelecekteki ihtiyaçlarını karşılamak için, hatta tarihi bükmek için, bu kabahatleri implant, sıvı, doku, kan, cılk et deposu olarak görüyor ve yeri geldikçe kullanıyor.
Mary Shelley’den ödünç alırsak, Modern Prometheus artık Dr. Frankestein’in ucubesi değil, her operasyonla, ciğerlerinden günah sökülen ‘ünlüler’ güruhu.
Büyük ünlü uyumu’nun tek bir amacı yok, uzak-yakın hedefleri ve katmanları var. İçeriden dışarıya doğru, dışarıdan içeriye doğru, helezonik bir şekilde ilerleyerek, rejimin bugününü ve ihtimalen Bilal Erdoğan’da menzil-i maksuda ulaşacak seyahatini güvence altına almak şu anda asıl hedef gibi görünüyor. Bu amaçla, kamuoyunun algısını kadir-i mutlak bir tecelli olarak, Bilal Erdoğan ‘gerçekliği’ne doğru tesviye ederken, dahili ve harici (Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş başta olmak üzere House of Erdoğan’ın dışında kalan bütün dünya) muhalifleri de tasfiye etmek.
Buradaki en büyük mesele herhalde 2013 bahar-yazında yaşanan Gezi eylemleri ve 2016 yılında yaşanan darbe kalkışması sürecinde yaşanan üç yıllık türbülanslı süreç. 17-25, HDP’nin %13,5 oy oranı, AKP’nin tek başına iktidarı kaybetmesi ve demokrasi kisvesini bir kenara bırakıp, pokerden hileli zarlarla barbuta dönmesi. Selahattin Demirtaş, Ahmet Davutoğlu, Fethullahçılar bu süreçte üzerlerine düşen faturayı ödediler, ödemeye devam ediyorlar (Ahmet Davutoğlu, elbette torpilli, büyükleri ona yer vermediği için, onun ayakta seyahat etmek dışında bir cezası yok ama o bile ona ağır geliyor). Fakat, Gezi’den dolayı yeterince ceza verememiş olmak, rejimin içinde bir ukde, muhatap belirsiz, o yüzden herkes ve hiç kimse Gezi ile ilişkili olabilir ve ilişkilendiriliyor zaten. Ayşe Barım’ın başına gelen aslında biraz bu ve elbette burada TRT’nin (ekseriyetle dış yapımlara yaptırdığı) dekorları, kıyafetleri, senaryoları, cast ajansları ile yeni bir mecra tutturmaya çalıştığı dizi ihracat piyasasının acımasızlığının işlemek zorunda olan çarkları da var. Fakat, ara ara muhalefete destek açıklayan kerhen CHP’li ünlüler rejim için kelimenin birinci anlamıyla ‘gıcık’. Dolayısıyla, Ayşe Barım üzerinden yapılan şey, Cihangir’in şeytanlaştırılması, Gezi’nin hayaletlerinin çıktıkları şişeye geri sokulması çabası ve ünlülerin yerli yersiz muhalefete destek açıklamalarının bir bedeli olduğunu, olacağını onlara hissettirmekti ki Halit Ergenç’ten Serenay Sarıkaya’ya, Rıza Kocaoğlu’ndan Nejat İşler’e kadar, Ayşe Barım ile iş yapmış, çay içmiş kim varsa, ifadeye çağrıldılar. Bu esnada, Ayşe Barım’ın sürekli olarak hapishanedeki hücresinde baygın bulunduğu ve tedavisinin aksadığına ilişkin haberler okuduk. Sonrasında, Barım’ın Olimpos panteonundaki rütbeleri söküldü ve yalnız bir fani olarak tahliye edildi.
Hatırlanacağı üzere, geçtiğimiz yıl 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu gözaltına alınıp tutuklandı. Öncesinde başka önemli CHP’li belediye başkanları tutuklanmış ya da gözaltına alınmış, rejimin muhalefeti silkeleme operasyonları kapsamında, pek çok CHP’li ve HDP’li belediyeye kayyım atanmıştı. Sonrasında gene hatırlanacağı üzere, Mart’tan Haziran’a kadar Türkiye CHP’nin öncülük ettiği kitlesel eylemlik dalgası ile Devlet Bahçeli’nin 8 Ekim 2024’te Abdullah Öcalan’ı meclise davet etmesiyle başlayan sürecin çalkantıları arasında savruldu.
Devlet Bahçeli’nin bu davetiyle Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde 8 Ekim süreci olarak da bilinen günün sene-i devriyesinde (belki de tesadüf ama bence değil), gazeteciler bir gün önce akşamdan, Devlet Bahçeli’ye bir yılını dolduran ve çoğunluğu ipe un sermekle geçen sürecin ne durumda olduğuna ilişkin mikrofonları uzatmayı kafada kurup yatmışken, Türkiye sabah haberlerine ‘ünlülere operasyon’ başlığıyla uyandı. Gözaltına alınanların kombinasyonuna bakıldığında, bir kısmı AKP medyasına da yakın, bir kısmı muhalif tweetlerin gediklilerinin olduğu ama ortak noktaları neşeli maddelerle ve sıvılarla araları kötü olmadığı izlenimi olan ünlülerdi bunlar. Engin&Sıla Polat, Demet Evgar, Hadise, Birce Akalay… Böylelikle, Ayşe Barım operasyonu ile ekseriyetle Cihangir’e verilen uyumlanma mesajı, Cihangir’den muğlak görünen ünlülere doğru genişletildi: rejime muhalif gibi görünmeniz zaten doğru değil ama rejim taraftarıymış gibi görünüp, seküler-muhalif dünyaya da göz kırpamazsınız, belki maddi olarak rejimle bağınız yok ama o zaman da reisin arkasında dizilmeyen herkesi, günahlarından eşitleyip, aynı inferno çukurunda muamele edeceğiz.
Bu operasyonun ardından, Can Holding ve Kenan Tekdağ’a yapılan operasyonla birlikte, Haber Türk’ün haber merkezi merkezli ünlüler operasyonu gerçekleşti ve sahabeler gibi yaşadığını iddia eden pek çok ismin Passolini filmlerine konu olabilecek bir asr-ı saadetle yaşadıklarını öğrenmiş olduk. Rejimin ‘bizden de olsa yanlış yapana acınmaz’ şeklinde paketlediği bu operasyon, aslında şu anda rejimin içinde aktif olarak bulunan ama rejim yıkılırken, kendilerini diğer tarafa atmak için hazırlık yapan (Çin kültür devriminden ödünç alınarak) ‘muhalif yolcular’dı. Henüz iktidarın havuzunda güneşlenen ama alttan alta Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere, diğer potansiyellerle müzakere eden, onların gönlünü almak için küçük küçük fonlayan, hatta yerin kulağı var sohbetlerinde ‘reis de artık tadını kaçırdı’ yollu muhabbetler edenler.
Kenan Tekdağ ve Mehmet Akif Ersoy ve hariminin merkezde durduğu bu operasyon aslında daha az bilinen kimi ödeme kuruluşlarına yapılan operasyonlar ve Flash TV’nin kapatılmasına gidecek sürecin başlatılması ile hem İmamoğlu’nun hem de Fidan’ın müstakbel ve muhayyel medyaları, daha fikir aşamasında iken tasfiye edilmiş oldu.
Bu operasyonun hâlâ süren ve kısmen çoktan (en azından kamuoyunca) unutulmuş olan iki hedefi daha oldu. Birincisi Fenerbahçe kulübü başkanı Saadettin Saran ve Fenerbahçe, ikincisi de Ali Koç üzerinden Koç Holding. Rejimin kuvvetler dengesi açısından bakıldığında, bu iki isim belli ki şu anda, karaya çekilemeyecek kadar güçlü, bordaya sığmayacak kadar büyük; rejim bunların sırtındaki zıpkının iplerini bazen sıkarak, bazen gevşeterek, bunlara şimdilik İhtiyar Adam-Hemingway protokolü uyguluyor ve kontrollü seyr-ü seferlerine izin veriyor.
Ekrem İmamoğlu ile mücadele etmek, AKP rejimi açısından elbette daha kolay, çünkü o ‘öteki’. Fakat, Hakan Fidan aileden ve üstelik üvey Karamazov. Paşalık ona artık yetmiyor, payitahtı istiyor ve kendisi için küçük küçük çalışmalar yapıyor, Davutoğlu kabinesi için atmış olduğu adım belki erkendi ama yaşının geçmekte olduğunu hissediyor ve hamle yapmaya çalışıyor, Bahçeli’nin 8 Ekim açılımına karşı Suriye’de sürekli savaş tezini canlı tutuyor ve 28 Eylül’de üstelik Amerika-Trump seyahatinde Kaan Motoru’nun aslında hiç olmadığını ve bu yüzden Kaan uçağının hiç olamayabileceğini ağzından kaçırıverdi (8 Ekim’de ünlüleri aynı torbada adliyeye getirmek için bir sebep daha). 9 Aralık 2025’te Mehmet Akif Ersoy merkezli operasyon yapıldı, sonra 22 Aralık 2025’te Hakan Fidan’ın müstakbel iktidarının amiral gemisi olarak düşündüğü Ekol TV (ve buraya kaynak aktardığı iddia edilen kimi ödeme kuruluşları) kapandığını açıkladı…
O esnada Bilal Erdoğan zaten Kütahya’da harika bir okçuluk organizasyonuna imza atmış ve yılbaşı sabahı Galata Köprüsü’nde Gazze için yapacağı yürüyüşün hazırlıklarına başlamıştı.
5 Ocak’ta Kızılcık Şerbeti’nden bildiğimiz Doğukan Güngör gözaltına alındı, testi pozitif çıktı ve diziden ayrılmak zorunda kaldı.
13 Ocak 2026’da, Oktay Kaynarca ve Emel Müftüoğlu’nun dosyanın ağır topları olduğu yeni bir ünlüler operasyonu oldu ve gene çoklu mesajlar içeren, çoklu hedefleri olan bir dosya olarak kullanıldı. Oktay Kaynarca, 28 Şubat’tan rejime miras kalmış, son derece kullanışlı olmuş, deyim yerindeyse dizi sektörünün 25 yıllık mafya babası sefiri. Muhtemelen ona "7 Tepe İstanbul günleri geride kaldı, 25 yıldır tekrar ettiğin ucuz, fason replikleri tekrar etmeye devam et, yoğurdunu kaşıkla," dediler.
Emel Müftüoğlu üzerinden ise Ekrem İmamoğlu ile ilişkili bir tür Türk Epstein yaratılmaya çalışıldı. Geçtiğimiz güzün açıklanan 4 bin sayfalık Ekrem İmamoğlu dosyasının önemli bir kısmının yapay zekaya yazdırıldığı ve dosyadaki itirafçıların birer ikişer tornistan yaptıkları duyuldu. Dosyanın tutarsızlıkları ve Havuz Medya’nın artık herhangi bir ikna yeteneğinin de kalmamış olmasıyla, "iddianame gelecek Ekrem bitecek" efsanesi de kâğıttan kaplana dönünce, İmamoğlu’na yolsuzluğa ek olarak ahlaksızlık up-grade’leri de yapılmak istendi. Emel Müftüoğlu'na burada, Epstein’in Ghisela’sı rolü verildi ve voleybolculardan, sanatçılara jetlerde harem kurmuş bir İmamoğlu portresi hazırlandı.
Kabineye biri hafız olan, iki yeni bakan atanmasının hemen ardından, 17 Şubat tarihindeki gözaltılar ile rejim ağzındaki baklayı çıkarmış oldu. Murat Dalkılıç, Kemal Doğulu, Kaan Tangöze, İsmail Hacıoğlu (ve şu anda yakalama kararı bulunan Edis).
Bu sanatçıların ortak özelliği (TRT’nin kimi işlerinde bulunmuş İsmail Hacıoğlu hariç) rejim ile çatışmasa da özel bir mesafede durmaya özen gösteren sanatçılar olmaları. Hatta Kaan Tangöze, hem beyanatları, hem canlı performansları hem de yaşam tarzı itibariyle rejimin inşa etmeye çalıştığı TÜGVA gençliğine karşılık, yerli ve milli Kurt Cobain olarak can sıkıyor, Gezi sonrasında yaptığı ‘Eyvallah’ ve ‘Kufi’ yatay sokak eylemlerinin, özellikle 19 Mart sonrası Ekrem İmamoğlu eylemlerinin gayri resmi marşı gibi.
Dolayısıyla, rejim artık para ve imtiyaz ile elinde tutamadığı ünlülere iki seçenek gösteriyor, ya Rahibe Teresa gibi sonsuz manastır hayatı ya da Metin Külünk’ün bahsettiği endüljans: “günah işleme özgürlüğü”.
