6 Ekim günü, Murat Özdan’ı kaybettik. Resmiyette soyadı Özdan’dı, fakat kamu âlem önünde hep, mensup olduğu Adıge boyunun adıyla anıldı: Bjeduğ.
Murat Bjeduğ Birikim’de, bianet’te fakat son yıllarda en ziyade T24’te yayımlanan yazılarıyla bilindi. Meslekten yazar-çizer zümresinden değildi. Edward Said’in kavramıyla “amatör” bir kalem sahibiydi: heyecanı hep taze kalan, ‘iş için’ değil, kendi merakından ötürü yazanlardan... Dünyada anlam arama, dünyaya müdahil olma cehdinin bir parçası olarak, yürekten yazanlardan…
O, 1990’lardan 2000’lerin başlarına kadar, o sıralar henüz “marjinal” addedilen çevre-ekoloji düşüncesinin bir emektarıydı. 1992-2003 arasında yayımlanan Ağaçkakan dergisine düzenli katkı verdi. Derdi, hevesi, sosyalizmle ekolojik duyarlılığı bağdaştıran bir yeşil-kızıl sentezdi.
2000’lerin ikinci on yılında, Murat Bjeduğ’un bir THKP-C arkeoloğuna dönüştüğünü gördük. THKP-C’lilerin, özellikle de Kızıldere’de katledilenlerin hayatlarından kalan izlerin peşine düştü; varını yoğunu döktü, aylarını verdi, saatler süren telefon konuşmaları yaptı, kilometrelerce yol tepti, envai çeşit insanla görüştü. Bu muazzam emeğin kitaplaşmış iki ürünü var: Sabo – Sabahattin Kurt Kitabı (Ayrıntı, 2017) ve Devrimci Bir Subay – Saffet Alp Kitabı (Ayrıntı, 2021). Bu konuda yayımlanmış bir yığın yazısı da cabası.
THKP-C arkeolojisi dediğim çaba, Murat’ın “bu topraklarda” nadiren bulunan bir meziyetinin tescilidir. İnsana kahraman şöhreti getirmeyen sebat emeği… Bir konuya, bir meseleye gömülüp, tam da o çok alay edilen, “işgal kapıdayken meleklerin cinsiyetini tartışan rahiplere” mahsus bir dünyadan geçmişlikle, adanmışlıkla, sabırla, o konunun peşinde, o meselenin izinde, çalışmak, çalışmak, çalışmak…

Murat Bjeduğ’un tipik bir âhir ’68 nostaljisti ve romantiği olduğunu söyleyebiliriz. Sadece “Kızıl Rudi,” Daniel Cohn-Bendit falan değil, Beatles, John Lennon, Ravi Shankar da onun dünya ahret kardeşleri gibiydi – hep zihninde, hep gönlünde…Mersin’de KHK ile ihraç edilen akademisyenlerin kurduğu Kültürhane’de, son nefesine kadar, bu konularda sunumlar yaptı.
Bir ’68 fenomeni olan THKP-C’nin Murat’ı cezbeden, bu kısa ömürlü tecrübenin ‘standart’ büyü hâlesi dışında (ve içinde), özel bir karakteristik vardı. O da, dar silahlı öncüler örgütü çerçevesinden halka halka yayılan kapsayıcılık… Sadece serdengeçtilerin değil, aydınların, işçilerin, esnafın, ‘sıradan’ insanların da yeteneğine göre, meyline göre, meşrebine göre dahil olduğu, katkı verdiği geniş ve esnek bir ilişki ağı… Somut gerçekliğin bu tasavvura uygunluk derecesini tartışmayalım; Murat Bjeduğ’un orada gördüğü değerli bir vasıf, buydu.
Bu tasavvur, Murat Bjeduğ’un yine “bu topraklarda” maalesef nadirattan olan bir başka meziyetine de mükemmel uyuyordu. O meziyet, Murat’ın solu-sosyalistleri bir geniş aile gibi görmeye yatkınlığı idi. En “keskinlerden” mutedillere, o cenahtan bu cenaha, sol-sosyalist yelpazenin hemen her köşesine, (yeşil-)kızılın her tonuna açıktı. Elbette ayırdığı sempati payları farklı farklı olsa da, hemen hepsine asgari bir dostlukla, asgari bir sevgiyle, asgari bir krediyle yaklaşırdı. Memleket solu içerisindeki ayrışma-bölünme haritasını en iyi bilenlerden biriydi, asla bunun gafili değildi, fakat sanki gafiliymiş gibi davranmaya amadeydi.
Onun bu kalender ve yüce gönüllü tutumunda “Çerkes nezaketinin” payı olabilir mi? Belki. Antakyalı (Reyhaniyeli) olmanın verdiği, kudretten çoğulcu terbiyenin payı olabilir mi? Belki. Fakat onunkisi, siyaset ile beşerî münasebeti ayırt etme özeninin ve kemâlinin ötesinde bir tavırdı; bizzat siyasî bir tavırdı. Onun içselleştirdiği ahlâkta, siyaseten doğru olanın ölçüsü, zaten solculuğun hiçbir ‘şubesinden’ o asgarî sempatiyi, asgarî dostluğu esirgememekti.
Öfkeyi, nefreti, buğz etmenin tahsis edilmesi gereken asıl kötülerin kim olduğunu hiç unutmayan ve oraya tahsis edilecek öfkeyi, nefreti, buğzu sol içinde tüketmeyi ziyanlık sayan bir idrak vardı bu tavırda. (Kendi camiasında –sanırım tanışmadığı– Murat Bjeduğ’un mizacına belki en yakın olan L. Doğan Tılıç, “dağ gibi düşman varken…” diye ifade eder bu hassasiyeti…) O, Barış Bıçakçı’nın ilk romanının adıyla, herkes herkesle dostmuş gibi ütopyasının canlı emsali idi. Bıraktığı eserler bir yana, hatırası timsali olduğu bu ahlâkı yaşatsın isterim.
