Türkiye’nin demokratik geleceği ile Kürt meselesinin demokratik çözümü, ilişkili üç kritik soruyu gündeme getiriyor: Yerel olan nasıl siyasallaşacak, müşterekler nasıl büyütülecek ve itirazın ötesine geçen bir inşa siyaseti nasıl geliştirilecek?
Diyarbakır uzun yıllardır yerelleşme tartışmalarının, hak mücadelelerinin, siyasal itirazın ve toplumsal dayanışmanın önemli merkezlerinden biri. Fakat şehrin bu tarihsel birikimi, tek başına demokratik bir gelecek kurmaya yetmiyor. Bu birikimin şehrin değişen toplumsal yapısıyla nasıl ilişki kurduğu, kimleri kapsadığı, kimleri dışladığı, toplumsal müşterekleri ne düzeyde büyüttüğü ve ortak bir siyasal kapasiteye dönüşüp dönüşmediği önem arz ediyor.
Diyarbakır’da yerel kamu hizmetleri izlemeye yönelik devam eden bir proje kapsamında ve sivil toplum aktivistlerinin katılımıyla yaptığım saha araştırması, bu sorular için anlamlı bir başlangıç sunuyor. Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (DİTAM) liderlik ettiği Diyarbakır Yerel Hizmetleri İzleme Ağının Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar Yolunda Diyarbakır: Sivil Toplum Saha Araştırması Raporu bulguları bütün sivil toplum çevresini temsil etme iddiasında değil; ancak alanın güçlü yanlarını ve gerilimlerini tartışmaya açacak bir fotoğraf veriyor.
Bu fotoğrafta, deneyimli ve kıdemli bir sivil toplum çevresi, insan hakları ve dil-kimlik hakları etrafında biriken güçlü bir mücadele geleneği var. Bununla birlikte, genç katılımcılara erişim, sınıfsal ve toplumsal cinsiyet bazlı eşitsizliklere yönelme, farklı toplumsal deneyimleri ortak bir gündemde buluşturma gibi birçok alanda sorular ve sorunlar da bulunuyor.
Kök Salmak Temsil Etmeyi Sağlar mı?
Diyarbakır sivil toplumu kıdemli, deneyimli ve oldukça yerli. Aktivistlerin yüzde 78’i yirmi yılı aşkın süredir Diyarbakır’da yaşıyor; yüzde 72’si kentte doğmuş. Katılımcıların yüzde 69’u en az on yıllık sivil toplum deneyimine sahipken yalnızca yüzde 13’ünün deneyimi bir ila beş yıl arasında. Bu veriler, sivil toplumunun önemli bir tarihsel ve toplumsal hafıza taşıdığını gösteriyor. Kentin dönüşümünü, çatışma ve baskı dönemlerini, hak mücadelelerini ve yerel siyasetin değişen imkânlarını uzun yıllar deneyimlemiş bir çevreden söz ediyoruz. Ancak aynı tablo, sivil toplumun kendisini yenileme kapasitesini yitirmeye başladığına ve sivil toplumla sınırlı olmayan bir krize işaret ediyor.
Yerellik elbette belirli bir yerde uzun süre bulunmayı ya da o oranın geçmişiyle bağ kurmayı, onun bir parçası olmayı gerektirir. Bununla beraber, yerellik, özellikle siyasal anlamda, farklı kesimlerinin deneyimlerini, ihtiyaçlarını ve çatışmalarını siyasal olarak temsil edebilme kapasitesine de işaret eder. Bir yapının bir yerde köklü olması, oranın bütününü temsil ettiği anlamına gelmez. Hatta eleştiriye kapandığı ve yeni toplumsal kesimlerle ilişki kuramadığı durumda, tarihsel birikim yenilenmenin önünde aşılması zor bir engele, içinden çıkılması zor bir patikaya da dönüşebilir.
Diyarbakır’da sivil toplum alanında yeni aktivist katılımının sınırlı olması gelecek açısından bir krize işaret ediyor. Kuşkusuz buradan doğrudan bir kuşak çatışması sonucu çıkarmak mümkün değil. Fakat sivil toplumun deneyimli kadrolarıyla yeni katılımcılar arasında geçmişte daha güçlü kurulan bağ ve süreklilik bugün yeterince kurulamıyor.
Burada ilk akla gelen soru şu: yeni kuşaklar yalnızca mevcut örgütlerin çalışmalarına eklemlenecek kişiler mi olacak, yoksa gündemlerini, örgütlenme biçimlerini, alanlarını ve karar alma süreçlerini değiştirebilecek özneler olarak mı görülecek? Soru şu şekilde de formüle edilebilir: açık, kapsayıcı ve çoğulcu bir yerelliğin inşasıyla bu bağ/süreklilik yeniden kurulabilir mi?
Daha detaylı bir tartışmayı hak etse de şimdilik meselenin bundan ibaret olmadığını, geleceğe dair karamsarlığın ülkenin genelinde olduğu gibi Diyarbakır’da da hâkim olduğunu, sivil alana (ve siyasal alana) duyulan güvenin, umudun büyük bir darbe aldığını not edelim. Belki daha da önemlisi müşterek olana dair hissiyatın dağıldığı, fikriyatın zayıfladığı, ufkun karardığı bir dönemden geçiyoruz.
Hak Taleplerini Müşterekler Siyasetine Dönüştürmek
Müştereklerden devam edersek, araştırmada katılımcıların yüzde 56’sı insan hakları, yüzde 39’u dil ve kimlik hakları alanlarında çalıştığını belirtiyor. Bu ağırlık, Diyarbakır’ın tarihsel ve siyasal koşulları düşünüldüğünde şaşırtıcı değil. Kürt meselesinin çözümsüzlüğü, devam eden hak ihlalleri ve siyasal temsil üzerindeki baskılar, sivil toplum alanında hak temelli mücadelenin önemini korumasına neden oluyor.
Bununla beraber, araştırma sonuçları, insan hakları, dil ve kimlik hakları alanındaki mücadelelerin kentteki maddi eşitsizliklerle ve gündelik hayatın ortak sorunlarıyla yeterince birleştirilemediğini gösteriyor. Kentin büyük bir bölümünün ağır yoksulluk ve yoksunluk içerisinde yaşadığı, uyuşturucu ağlarının kentin sokaklarını kuşattığı bir bağlamda, bu sorunlar sivil toplumun gündeminin gerilerinde kalmaya devam ediyor.
Oysa son dönemde söylemsel düzeyde öne çıkan kent hakkı, yalnızca planlama süreçlerine katılmak ya da kamusal alanların kullanımını savunmak değildir. Gıda güvenliği, barınma, enerji, iletişim, ulaşım, temiz çevre, eğitim ve sağlık gibi temel kamusal hizmetlere erişim ve kentsel kaynakların adil dağılımı da kent hakkının parçasıdır. Bu meseleler kimlik siyasetinin dışında değil; kimlerin kentte nasıl yaşayabildiği, hangi hizmetlere hangi koşullarda erişebildiği ve kentin geleceğine kimlerin karar verdiği, kimlerin dışarıda bırakıldığı sorularının tam merkezinde yer alıyor.
Müşterekler kavramı, burada bir siyasal imkân sunuyor. Müşterekler, yalnızca herkesin kullandığı ortak alanlar veya kamu hizmetleri değildir; insanların bu kaynakları birlikte koruma, yönetme ve karar süreçlerine katılma kapasitesidir. Bu açıdan müşterekler siyaseti, hakları talep etmekle yetinmeyip hakların gündelik hayatta kullanılabileceği ilişkileri, alanları, imkanları ve kurumları kurmayı hedefler. Dil ve kültür kadar, ekmeği, suyu, gıdayı, okulu, hastaneyi, parkı, yolu, çarşıyı ortaklaştırmayı gerektirir.
Ancak müşterekler kendiliğinden ortaya çıkmaz. “Kent hepimizin” demek, kentteki sınıfsal, toplumsal cinsiyet bazlı ya da kuşaklar arası ayrımları ortadan kaldırmaz.
Örneğin, araştırmada kendisini alt sınıfta tanımlayan katılımcılar insani yardım, yoksulluk ve bağımlılıkla mücadele alanlarında orta sınıf katılımcılardan daha fazla yer alırken; orta sınıf katılımcılar kent hakkı alanında daha güçlü bir ağırlığa sahip. İnsan hakları ve dil-kimlik hakları ise her iki grupta da önemli.
Bu farklılaşma, sivil toplumun ortak bir kent gündemi kurarken sınıfsal deneyimleri nasıl bir araya getirdiği sorusunu doğuruyor. Diyarbakır’da yoksullukla karşı karşıya kalanların deneyimi çoğu zaman acil ihtiyaçlar ve insani yardım üzerinden görünür hale geliyor. Buna karşın, kent hakkı daha kurumsal ve uzun vadeli politika tartışmalarıyla ilişkilendiriliyor. Bu ayrım mutlak değil elbette; ama ortak bir gelecek ufkunun ve siyasal dilin kendiliğinden oluşmadığını gösteriyor.
Dil ve kimlik haklarını aşan yeni bir müşterekler siyaseti, bu noktada yoksulluğu yönetmekle yetinmeyip yoksulluğu üreten ilişkileri, sınıfsal eşitsizlikleri tartışmaya açabilir, yapısal dönüşüme kapı açabilir. Daralan sivil alanı (ve siyasal alanı) yeniden genişletebilir.
Sivil toplumun demokratik iddiasıyla örgütlenme pratikleri arasındaki mesafeyi düşündüren bir diğer önemli kırılım toplumsal cinsiyet. Araştırmada kadın aktivistlerin yüzde 70’i kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalıştığını belirtirken erkeklerde bu oran sadece yüzde 7,9. Kadınlar çocuk çalışmaları alanında da daha fazla yer alıyor; erkeklerin çalışma alanlarında ise dil ve kimlik hakları, insan hakları ve kent hakkı daha belirgin. Burada önemli bir soru gündeme geliyor; Diyarbakır’da kadınların deneyimleri sivil toplumun belirli çalışma alanlarına mı sıkışıyor, yoksa kurumların gündemini, yapılarını, ilişkilerini ve karar alma biçimlerini de dönüştürüyor mu?
Araştırmanın kuşak analizi de yerellik ve müşterekler tartışmasına yeni bir boyut ekliyor. Otuz-kırk yaş grubundakiler kadın hakları, çocuk çalışmaları ve bağımlılıkla mücadele gibi alanlara daha fazla yönelirken, altmış yaş ve üzerindeki katılımcılarda yoksulluk, kalkınma, din ve vicdan özgürlüğü daha fazla öne çıkıyor. İnsan hakları ile dil ve kimlik hakları ise her iki kuşak için de ortak çalışma alanları olmayı sürdürüyor.
Bu farklılıkları basitçe eski ve yeni siyaset ayrımına indirgemek doğru olmaz elbette. Daha çok, farklı tarihsel deneyimlerin ve gündelik hayatla kurulan farklı ilişkilerin sivil toplumun önceliklerini çeşitlendirdiğini gösteriyor. Mesele, bu farklılıkları ortadan kaldırmak değil, onları ortak bir siyasal üretimin parçası haline getirmek. Kuşaklar arası aktarım yalnızca geçmiş mücadelelerin hafızasını korumakla sınırlı kalırsa, yeni sorunları ve yeni mücadele biçimlerini tanımakta zorlanabilir. Buna karşılık yeni gündemler de tarihsel birikimle bağ kuramadığında süreklilik ve toplumsal hafıza zayıflayabilir.
Müşterekler, bu iki yönü buluşturabilecek bir zemin olabilir: Ne geçmişin deneyimini sorgulanamaz bir otoriteye dönüştürmek ne de yeni talepleri tarihsel bağlamından koparmak. Ortak siyaset, farklı deneyimlerin eşitlikçi bir zeminde karşılaşabildiği süreçlerde kurulabilir.
İtirazdan İnşaya
Kürt meselesinin demokratik çözümü, yalnızca kimliğin tanınması ve siyasal hakların güvence altına alınmasıyla sınırlı düşünülemez. Eşit yurttaşlık, aynı zamanda insanların yaşadıkları yerde kamusal hizmetlere, kaynaklara ve karar süreçlerine eşit erişebilmesini gerektirir. Türkiye’nin demokratik geleceği de yerel yönetimlerin ve sivil toplumun bu kapasiteyi nasıl geliştirebildiğiyle yakından ilişkili. Bu nedenle Diyarbakır’daki sivil toplumun önünde yalnızca hak ihlallerini izlemek veya talepleri ilgili kurumlara iletmek değil, yerel hayatın nasıl örgütleneceğine dair somut alternatifler üretmek, uygulamalar geliştirmek gibi daha büyük bir meydan okuma duruyor.
İnşa siyaseti, itirazın önemini azaltmaz; itirazı ortak bir hayat kurma iradesiyle tamamlamayı gerektirir. Bunun için yerel yönetimlerle ilişki kurmak, onların politikalarını izlemek ve eleştirmek elbette önemlidir. Fakat sivil toplumun rolü belediyeye öneri sunmakla ya da kararları değerlendirmekle sınırlı kalırsa, demokratik katılım kurumsal süreçlere görüş bildirmeye indirgenebilir. Asıl mesele, kent sakinlerinin kararların oluşumuna, kaynakların paylaşımına ve uygulamaların denetlenmesine sürekli biçimde katılabileceği mekanizmaları birlikte kurmaktır.
Diyarbakır sivil toplumunun tarihsel birikimi bir yandan krizlere işaret ederken bir yandan da önemli bir imkân sunuyor. Sivil toplumun demokratik gücünü koruması ve büyütmesi, bu krizlerle yüzleşmesine, geçmiş mücadelelerin haklılığına dayanmakla birlikte yerellik, müşterekler ve inşa siyaseti alanlarında kendini yenileyebilme kapasitesine bağlı.
