Karar Zamanı
Ömer Laçiner

AKP’lilerin geride kalmasından pek sevindikleri “Eski dünyayı/Türkiye”yi az çok bilen birine, şu malum “fon rezaleti” o zamanların diktatörlüklerinde bile yaşanmış olsaydı ne olurdu diye sorsanız, hiç tereddüt etmeden “en az birkaç bakan haftasına kalmaz istifa etmiş, büyük ihtimalle hükümet değişmiş; eğer o ülke bir demokrasi sayılıyor ise iktidar derhal seçime gitmesi için sürekli sıkıştırılıyor ve sonunda mecbur bırakılıyordu,” derdi.

Gerçi “Yeni dünya” çağına girildiğinde birçok ülkede hükümetlerle bir biçimde ilişkili mali skandallar için aynı tarife yine de geçerliliğini sürdürüyor ise de; 2010’dan beri Türkiye’yi sadece bu mali rezaletler bahsinde en “yeni” konumuna oturtmakta gayet kararlı ve de “başarılı” olan AKP’nin “Yeni Türkiye”sinde; muktedirler cemaatine dahil olmuşların kasalar dolusu izah edilemez paralarının bile, değil istifaya, en ufak bir adli kovuşturmaya dahi konu edilmediğini; birkaç yıl içinde milyarder olabilmiş belediye başkanlarına bunu nasıl becerebildiğinin sorulmadığını, soranların yaka paça edildiğini gayet iyi biliyoruz.

Burada bu hale gelmenin hukuk devleti kurumlarının çökertilmesi ve çürütülmesi ile demokrasinin eciş bücüş bir şekilciliğe indirgenmiş oluşuyla bağlantısını göstermek gibi sakız olmuş bir açıklama kalıbına girmeyeceğiz. Üzerinde duracağımız nokta, bu rezaletleri ve onlarla eşdeğer kategorideki muktedir davranışları giderek “normal”leştiren zihniyet dönüşümünün mahiyetidir. Çünkü eğer bütün bunlar olabiliyor ve ülke çoğunluğu bunların başrolündekileri defalarca baş tacı edebiliyor ise; ortada büyük ölçüde paylaşılan bir kabuller dünyası, bir zihniyet iklimi vardır. Ve hâkim hale gelecek bir –çoğunluk– iradesi bu iklim ve zihniyeti zıddına dönüştürmek için harekete geçmediği sürece; ne hukuk devleti kurumlarını onarmak ve ayağa kaldırmak ne de demokrasiyi işler hale getirmek mümkün olacaktır. Dolayısıyla da eğer bu zihniyet dönüşümü konusuna odaklanılmadığı, hukuk devleti ve demokrasinin onarımı ile yetinildiği takdirde, AKP iktidar konumunu kaybetse bile; yerine gelecek iktidarın da kısa bir süre sonra kendi şekli farklılığını koruyup, esasta bir başka tür AKP’lileşme sürecine kapılması kaçınılmaz olacaktır.

Nitekim AKP cenahı da; beslendiği –doğa kurallarının, güç hiyerarşisinin ve güce odaklanmanın esas sayıldığı– zihniyet tarzına kökten bir karşı çıkışla karşılaşmadığı koşullarda ve ayrıca öylesi bir karşı çıkışın “bu ülkede” pek de alıcısının olamayacağı kanaatinin güveniyle; bir sonraki seçimde pekâlâ iktidarı kaybedebileceği korkusuna kapıldığı 2024 Mart’ından itibaren; iktidarda kalma stratejisini hemen tamamen, ülke çoğunluğuna “alternatifiniz de benim kadar şaibeli, kirli” fikrini empoze etmek üzerine kurdu. Ve 2025 yılıyla birlikte ön hazırlıklarını bitirmiş olarak en güçlü rakibi CHP’ye karşı kitlesel kavgaların çıkarıldığı ve siyasi cinayet hariç her tür aracın kullanıldığı bir saldırı kampanyası başlattı.

Bu kampanya için AKP cenahının somut kanıtlar toplamak gibi bir zahmete de katlanmadığını; hatta bundan bilhassa kaçındığını; daha çok “şüyuu vukuundan beter” tespitinin belki de tarihte hiç olmadığı kadar dünya ölçeğinde geçerlilik kazandığı yaşadığımız çağın “ruhu”na çok daha uygun olan düzmece bile denemeyecek iddialara, yalancı, gizli tanık ifadelerine ve tehditle, şantajla alınmış itiraflara dayandırılmasını özellikle tercih ettiğini ileri sürebiliriz. Çünkü bu gibi yöntemlerle rakibini geriletmek, onu hukuken kendini temize çıkaracak kanıtlarının kaale alınmadığı resmi mahkemelerde mahkûm ettirmek; adil bir yargılamada yeterli kanıtlar üzerinden aynı mahkûmiyeti sağlamaktan çok daha elverişli sayılır AKP açısından. Benimsediği “Yeni Türkiye”ye mahsus zihniyetin temelindeki mantığa dayalı iki ana gerekçesi vardır bunun. Birincisi, güce nasıl elde edildiğinden, edinildiğinden bağımsız olarak bizatihi olumluluk atfeden bu düşünüş tarzı, o gücün rakiplerinde ürküntü, korku veya şaşkınlığa da yol açan türünün çok daha tercih edilir olduğuna kanidir. İkincisi de kanıt ve haklı gerekçe olmaksızın, dahası kanun metinlerini açıkça çiğneyip hiçe saydırarak istediği sonucu alabilme yolunun sadece en “güçlü” olana özgü bir imtiyaz oluşudur. AKP cenahı, özellikle de liderliği bu imtiyazı kendine tescilleyerek rakiplerini yıldırmak, alternatifsiz olduğu algısı vermek ve bunu pekiştirmek için hızlı davranmak zorunda kaldığından tercihini o yönde yapmıştır.

Malum “Yeni dünya düzeni”ne uyarlanmış bir “Yeni Türkiye”nin baş temsilcisi olarak AKP ve ortaklarının düşünüş ve davranış tarzını şöyle özetleyebiliriz: başta “hak” olmak üzere pek az istisnası ile bütün değerler ve nitelikler sadece kendileri olarak somut bir varlık olamıyor ve ancak onları temsil eden veya destek veren bir güç ile mümkün olabiliyor iseler; buradan onların da güce içrek oldukları hükmüne varabiliriz. Bir diğer ifadeyle örneğin haklılık ve güçlülük iç içedir ve dolayısıyla istediğini yapabiliyor olma oranı hem güçlülüğün hem de haklılığın ölçüsüdür. Ve bundan dolayıdır ki AKP cenahının muktedirleri ve ilk destek halkaları, kendilerinden daha güçlü olanların buyrukları karşısında yeminlerini bozmaktan asla utanmazlar ama cezalandıracakları kadar güçsüz olanlara insaf sınırlarını çok geride bırakmış muameleleri pekâlâ reva görebilirler.

Bu yaklaşımın “herkes için aynı derecede ve aynı ölçülere tâbi kurallar, yasalar” ilkesini kabullenmesi haliyle çok zordur ve içselleştirmesi ise hemen hemen imkânsızdır. Çünkü bu ilke onun temel belirleyici saydığı güçlülük derecesini kaale almamaktadır ve onun açısından olması gereken ise bu ilkeye uyulma zorunluluğunun güçlülük derecesi ile ters orantılı olması; yani “güçsüz, az güçlü” olanın bu ilkeye sarılması ne kadar doğal ise “güçlü” konumdakilerin de onu geçersiz kılmaya yönelik eğilimlerinin ve gayretlerinin de o kadar doğal-meşru sayılmasıdır. Bundan ötürüdür ki; sırf bir gizli tanığın somut kanıtsız iddiası gerekçe gösterilerek bir Yeni Partili belediye başkanının sabaha karşı yaka paça göz altına alınması ile hakkında gayet güçlü suç karineleri olan örneğin bir Melih Gökçek’in bilhassa sakız çiğneyerek ve lütfetmiş bir edayla ifade vermeye gidişi arasındaki insaf sınırlarını zorlayan muamele farkı, bu zihniyet/yaklaşım sahiplerini asla rahatsız etmez; çünkü onlara göre aralarındaki güçlülük derecesi farkı nedeniyle fiili uygulamanın böyle olması “normal” sayılmalıdır.

Yeri gelmişken işaret edilmelidir ki; herkes için aynı derecede geçerli kurallar, yasalar fikrini düşünüş/davranış dünyasına başlıca ilkelerden biri olarak eklemleme çabası –şimdilerde “eski” diye yaftalanan– modern zihniyetin ayırt edici vasıflarından biridir ve onun başlıca değerlerinden biri olan eşitlik kavramından mülhemdir. Bilindiği üzere modern öncesi zihniyet dünyasının çeşitli versiyonlarında yer alan adalet kavramı içinde sadece zayıf kökler bulabilmiş bu kavram ve değer, ilk kez modern zihniyetin yükselişi ile birlikte olabildiğince geçerlilik kazanabileceği alanlar bulma imkânlarını edinmiştir. Modern zihniyetten doğma akımlardan biri olan liberalizm bu imkânların sadece belirli alanlara ilişkin kural ve yasa setleri ile sınırlı olarak geçerli olabileceği fikri ile konumlanmayı yeterli sayarken; diğer modern akım, sol-sosyalist düşünüş ise, onun geçerlilik alanının sınırsız olabileceği fikri üzerine kurulmuştur. Oysa buna mukabil, oluşumlarının birincil güdüleyici faktörü modern zihniyet karşıtlığı olan din kökenli siyasal ideolojiler ile milliyetçiliklerin en fazla, hatta esas reaksiyon gösterdikleri modern değer/ilke, kavram eşitliktir. Ve tam da bu nedenledir ki; modern zihniyetin ilerleyişinin esasta kendi iç arızalarından dolayı tıkandığı ve krize girdiği eşikten fırsat bulup “postmodern düşünüş” etiketi altında bir yükseliş dönemi yaşayan bu “yeni muhafazakâr” ya da “yeni milliyetçi” akımların ilk tahrip hedefleri, modern dönemde teşekkül etmiş eşitlik temelli kurum, kuruluş ve kural-teamül setleri olmuştur.  

AKP’nin temsilcisi ve ürünü olmaktan övünçle, kibirle söz ettiği o “yeni” dünyanın/Türkiye’nin birincil özelliğinin, eşitliği gözeten bütün ilişki ve işleyiş normlarını tasfiye etmek ve yerlerine güç mücadelelerinin sonuçlarını, yani bu mücadelelerden “güçlü”, “kazanan” konumuyla çıkabilmiş olanların dikte ettiği –ve elbette yine değişebilir– koşulları ikame etmek olduğunu öncelikle dikkate aldığımız takdirde; o çok sözünü ettiğimiz “kurumların çöküşü”nün bir başarısızlık alameti değil, tam aksine özellikle amaçlanmış olup, AKP’nin marifet listesine kaydettiği bir sonuç olduğunu görürüz. Geçerken işaret edelim ki; “Yeni Türkiye”nin bayraktarı AKP, “Eski” –yani modernleşmeye çabalayan– Türkiye’den devraldığı, seçimlerin olabildiğince eşit koşullarda yapılmasını gözeten seçim yasalarını da ilk fırsatta değiştirip iktidar partisi lehine işleyecek maddeler koydurtmuştu. Bu konuda girişimlerini hâlâ sürdürmekte, örneğin illerdeki seçim komisyonlarının bileşimini kendi lehine kararlar verecek biçime sokacak yasa teklifini hazır tutmaktadır.

Partiler arası ilişkilerde de AKP tarafı “Eski Türkiye”den kalma tartışma kültürünü, yani kendi tezlerini ilan ve açıklamanın yanı sıra karşıtlarının iddialarına cevap verme geleneğini terk edip, “yeni” –hükümdar ve aşağıdakiler kültüründen mülhem– bir söylem tarzına sarınmıştır. AKP ve hele de liderliği muhalefet partilerine muhatap alınamayacak düşüklükteki bir konumda imişler gibi davranmayı esas alıp, eleştirilerine cevap vermeye tenezzül etmeyerek bunları bir itham konusuna, gerekçesine çeviren bir tutumu kural haline getirmiştir.

AKP’nin bir diğer “yeni” özelliği de; padişahların hangi suçu işlemiş olursa olsun “aff-ı şahane” bahşettiği kişilere, daha izi kaybolmamış olanlar da dahil tüm günah ve yanlışlarından arınmış statüsü vermesine pek benzer bir uygulamayı epeydir yürürlüğe koymuş; son dönemlerde ise büsbütün hızlandırmış olmasıdır. Hatta ilham alınan otantik uygulamayı uç noktalara taşıdığı, aff-ı şahane edinmiş olmanın AKP içinde üst mevkilere tırmanma kozu gibi işlev gördüğü bile söylenebilir. AKP dışındayken bu parti ve Erdoğan hakkında hakaret eşiğinde sözler etmiş, ağır ithamlarda bulunmuş bir Süleyman Soylu’nun, Numan Kurtulmuş’un AKP’ye Erdoğan’ın tensibi ile katıldıklarında nasıl mükafatlandırıldıkları zaten biliniyor. Şu son dönemde ise bu uygulamanın, haklarında soruşturma açılacağı, hapse atılacağı söylentileri yaygınlaşmış muhalif partilere mensup kamusal görevlerdeki kişilerin bir biat töreni ile AKP’ye geçtiklerinde, bütün o tehditlerden arınmış sayıldıkları genel bir kampanya çapında yürürlüğe konulduğunu görüyoruz.

Şu fon rezaleti patlak verdiğinde dahi o padişahlıktan miras uygulama devam ettirilebiliyor. Devletin borsayı denetlemeyle yükümlü aygıtlarının –en hafif deyimiyle– ihmali olmaksızın gerçekleşmesi mümkün olamayacak bu çaptaki bir rezaletten birinci derecede sorumlu tutulacak yetkililerin hiçbirinin aradan bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen istifa etmemeleri ya da görevden alınmamaları bunun kanıtıdır. Çünkü “Yeni Türkiye”nin devraldığı miras nasıl padişahın atadığı “kul”ların resen istifa edememeleri, ancak padişah tarafından onun karar verdiği zamanda ve biçimde görevden alınmaları geleneğini içeriyorsa; “Yeni Türkiye”de de bu geleneğin çok benzerinin çoktandır yürürlükte olduğunu zaten biliyorduk ve bu olayda da bir kez daha tanık olduk. Rezalet patlak verdiğinde AKP’de örgütlenmiş “kul taifesi” içinden bile yükselen sorumluların görevden alınması yönündeki çağrılara uymuş görünmek “zat-ı şahane”nin şanına yakışmayacağı için; çok muhtemeldir ki sorumluları görevden alalım mı sorusuna hayır, ben uygun gördüğüm zaman denilmiş ve böylece de güç mantığına, güç hiyerarşisinin en tepesinin gölgelenmesinin önlendiği varsayılmıştır.

Bu yazının ortalarında özetlediğimiz fikri, yaklaşımı hatırlatarak bitirelim: Ortada milyonlarca insanın alın terinin bedeline mal olmuş, aylar öncesinden dahi fark edilip önlenilebilecek bir soygun gerçekleştirildiğinde bile önceliği kendine vehmettiği “en güçlü” konumuna toz kondurmamaya veren bu zihniyet, bir zihniyet dönüşümü amacının gerektirdiği söylem, davranış ve araçlarla doğrudan hedef alınmadıkça; ortam ve kamuoyu bu amacın platformuna dönüştürülmedikçe; bu toplumun AKP’den ve onunla türdeş iktidarlardan kurtuluşu da –en iyimser ifadeyle– belirsizliğe terk edilmiş olacaktır. Dolayısıyla geleceğimizi de her şeyden önce buna razı olmayacak iradenin niteliği, yaygınlaşabilme ve etkinlik kapasitesi belirleyecektir.