I) Genlerin Irkı
Geçtiğimiz günlerde Sabah gazetesinde “Kıbrıs-İngiltere hattında sahte donör skandalı! Danimarkalı istedi, Türk çıktı” manşetiyle verilen haberin devamı şöyle:
“İstanbul'da üreme hücrelerini para karşılığı satan kadınlara yönelik düzenlenen ‘Doku Ticareti’ operasyonu, Kıbrıs-İngiltere hattındaki sahte donör skandalını deşifre etti. İngiltere'de yaşayan Rachel isimli 39 yaşındaki kadın, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki merkeze başvurup özellikle saç ile göz rengi gibi fiziksel özelliklerini titizlikle inceledikten sonra Danimarka genine sahip yumurta aldı. Doğumun ardından fiziksel özellikleri tutmayınca kadın gen testi yaptırdı. Çocuğun Türk genleri taşıdığı ortaya çıktı.”
Sabah gazetesinin, “Battal Gazi’nin Oğlu” kastrasyonuyla ve “size müstahak” neşesini gizleyemeden yaptığı haberi, Kıbrıs (neden çok sevdiğimiz Türk kesimi vurgusu yapılmıyor acaba haberde)-İngiltere hattında gelişen gayri meşru işleri İstanbul’da tecelli eden adalet tonunda vermesi çağın ruhuna uygun.
Fakat konu 5’ten ve “Türk polisi yakalar” meselesinden biraz daha büyük.
Öncelikle, haberin kendisinde önemsiz gibi görünen ama bence önemli olan bir ‘hata’ ve dahası önemli eksikler var; sosyal medyada da hâlâ Sabah’ın ipiyle kuyusuna inenlere de sabr-ı cemil niyaz ediyorum.
Aslında İngiliz uyruklu ve İngiltere’de meskûn Rachel’da müşahhaslaşan bu durum bir süredir İngiltere-Danimarka-Kıbrıs hattını meşgul ediyor. Örneğin BBC’nin bu konudaki ayrıntılı haberlerinden biri 18 Ağustos 2026. Ayrıca Sabah’ın haberinde ismi geçen Rachel yalnız değil; kendisi gibi Kıbrıs’ın Türk kesiminde IVF teknolojisi satın almış yaklaşık 30 kişi şikâyetçi ve bunlardan en az 12 gebelik/doğum vakasında kullanılan ‘ürünlerin’, hastanenin vaat ettiği Danimarka merkezli Cryos IVF sperm bankasından ‘satın alınmadığı’ (ve hastanenin sitesinden anladığımız kadarıyla, Cryos aracılığıyla, Danimarkalı erkeklerin sperm bağışlarına dayanan spermlerle yaklaşık 18 bin hamilelik/doğum gerçekleştiği hesaplanıyor) Türkiye ve komşularının[1] genetik özelliklerini taşıdığı iddia ediliyor.
Bu yüzden Kıbrıs’ın Türk kesimindeki meşhur bir IVF hastanesi, buranın iki Türk doktoru ve İngiliz kökenli bir koordinatörü uzunca bir süredir birtakım suçlamaların ve şaibelerin odağında. Bu durumdan dolayı hem markaları hem de meslekleri (IVF ve sperm satışı) ağır darbe alan Cryos ise ailelerin şikâyeti üzerine, kimi kaynaklara göre bu hastaneyle ilişkilerini 2016’dan beri dondurduğunu, kimi kaynaklara göre de bahsi geçen hastaneye hiçbir zaman ‘ürün’ satmadığını duyurdu.
Sabah gazetesinin gururla manşete çektiği “Türk genleri” BBC’nin haberinde, Türkiye ve civarı (Turkey and surrounding countries) olarak geçiyor. Oysa, genler ve soylar meselesine öjenizm ve ırkçılıktan arınmış bir biraz da eleştirel sosyal bilimler ile haşır neşir soğukkanlılıkla bakabilenlere göre, genlerin milliyetinden dolayısıyla genetic ırklardan bahsetmek mümkün değil.
Dolayısıyla, BBC’nin Türkiye ve civarı diye başlattığı genetik astrolojiyi Sabah’ın Türk Geni şeklinde işaretlemesi, Battal Gazi destanının kendi kendini doğrulayan kehanetindeki hikmet kadar hikmetli ama lost in translation meselesi burada da bitmiyor.
II) Murdar Spermler Makbul Yumurtalar
Sabah gazetesi, İngiltere’de meskûn ve İngiliz vatandaşı Rachel’in 39 yaşında iken Kıbrıs’ta (Türk kesimini unutmayalım) Danimarkalı olduğu iddia edilen bir donörün yumurtalarını Cryos IVF merkezinden satın almasına aracılık edildiğini söylüyor. Oysa BBC’nin haberine ve Rachel ile yapılan mülakata bakarak anlıyoruz ki Rachel aslında bir yumurta değil, Cryos’un Ditto kod adlı Danimarkalı donörünün spermlerini satın almış. Daha doğrucası, Kıbrıs Türk Kesimi’ndeki IVF hastanesi, yetkililer, Cryos hastanesinden Ditto’nun spermlerini Rachel’in hamileliğinde kullanmayı vaat etmişler ve anlaşılan buna ilişkin bir takım protokoller düzenlemişler (ki Rachel’ın şüpheye düştüğü ilk nokta, tüp bebek tedavisinin ardından, hastane yetkililerinin hiçbir şekilde, Cryos’tan ilgili alışveriş/sertifikaların yapıldığına ilişkin belgeleri ibraz edememeleri olmuş). Peki, sperm (İngilizcede de sperm) nasıl yumurtaya (egg) dönüştü? Bu iki kelimeyi İngilizceden Türkçeye çevirmek için kahveye takıldıktan sonra bakkal alışverişini yapabiliyor olacak kadar Türkçe bilmek yeterli.
Peki neden sperm satın alan Rachel, Sabah’ta yumurta alıcısına dönüşüyor?
Çeviri hatası ihtimalini göktaşı kadar küçük bir ihtimal olarak ihtiyat payıyla cebimizde tutarak biraz spekülasyon yapalım.
Türkiye’de sperm bağışı/bankacılığı yasak; evli olmak şartıyla yumurta, ebriyo ve tüp bebek uygulamaları belirli koşullarda serbest. Diyanet’in evli olmayanlar arasında sperm bağışı/satışıyla ilgili ise net bir yasağı var. Sperm bağışçılığı ülkeden ülkeye değişse de hemen tüm Müslüman ülkeler ve topluluklar Diyanet’in bu fetvasını paylaşıyorlar diyebiliriz. Ancak dinî hüküm, devlet mevzuatı ve klinik uygulama birbirinden farklı düzlemlerdir ve bu bağlamda Türkçemizin güzel deyimi, “paranın dini imanı yoktur”u ünlü Güney Kore atasözü “zenginler kırışıklıkları parayla ütüler”in muadili olarak kullanabiliriz.

Türkiye’nin bilinçaltında sıkışıp kalan homo-necans’ların ve homo-ludens’lerin eskinin İngiliz kolonisi, şimdilerde yavru(m) vatan Kıbrıs’ta (Türk kesimini unutmayalım) gazlarını atıp gazlarını aldıkları dünya alemin malum-u alisi. Öte yandan, burası yalnızca fuhuş ve kumarın değil, biyolojik kırışıkların da parayla ütülendiği yer. Bedenler aracılığıyla üretilen pek çok biyolojik ürünün biyo-değere dönüşmesinin ve biyo-kapital için dolaşıma girmesinin de mümkün olduğu bir yer. Helal organ peşinde koşan Katar sermayesi, fiyat performans peşinde koşan İsrailliler ve hesabını bilen orta-üst sınıf gurmeler hep buralarda. Tıpkı Sırbistan, Bosna, Karadağ, Güneydoğu Asya ve Hindistan’daki organ bağışı ve IVF hastaneleri örneklerinde olduğu gibi, Kıbrıs’ın uluslararası hukukta tanımlanmamış alacakaranlık kuşağında yer alan ülkelerden birisi olması, burayı dünyanın zenginleri için ütopya, hayatta kalmaya çalışan pek çok insan (özellikle genç kadınlar) için distopyaya dönüştürüyor. Hülasa, Kıbrıs’ta her şeyi almak-satmak birtakım etik kodlara bağlı olarak ‘yasal’. Ama belli ki, hastane bu en temel ticari ahlakı ve etik kodları da askıya almış görünüyor.
Dolayısıyla bu noktada mesele, bir milletin ya da milletlerin ahlaki gevşekliğinden ziyade, hukuk rejimleri arasındaki farkların, ekonomik eşitsizliklerin ve denetim boşluklarının üreme teknolojilerini/hizmetlerini sınır aşan bir pazara, yoksul, kırılgan, dezavantajlı bedenleri de hammadde kaynağına dönüştürmesi.
Bu can pazarında aslında, yumurtadan mı, spermden mi yoksa çeviriden mi malumatfuruşluğu yapmak en son mesele ama; Sabah gazetesi herhalde, “memalik-i küffar’da zuhur eden sperm tacirlerine milli davamız yavru(m) vatan Kıbrıs aracılık eder olmuş” diyerek güruh-u nacinin mayası necip milletimizin kulağına kar suyu kaçırmak istemediğinden Rachel’in haberine gusül abdesti aldırmış diye anladım ben.
Eh, o kadar kusur kadının oğlunda da olur…
III) Neden Danimarkalı, Neden İngiliz Değil?
Devam edelim, soruşturulması gereken yalnızca BBC’nin biyolojik ırkçılığına işmar eden çikın transleyşın görünümlü yerli-milli hassasiyetler değil; haberin işaret ettiği daha büyük dertlerimiz var. Şöyle sorabiliriz: Neden Danimarka, neden Kıbrıs, neden Türkiyeli genler ve neden İngiliz değil?
Ayrıca Lucifer ve Mephisto’nun bile reveranslarla karşıladığı İngiliz kibrine, üzerinde güneş batmayan kolonyalist kibre ne oldu? Kral Arthur’un gürbüz ve yavuz şövalyelerine kıran mı girdi de İngilizler Viking spermlerinin peşine düştü? Peki, Vikingler tarafından öldürülen, Wessex kralı I. Æthelred ve Doğu Anglia kralı St. Edmund’un kemikleri sızlamayacak mı?
Hadi, İngilizliğin kolonyal kibrini ve Angle Terra sakinlerinin Olimpos dağından ötekileri böcek kadar bırakan emperyal bakışlarını bir kenara bırakalım, İngiltere’de sperm almak ve bulmak yasal ve etik kurallarla korunuyor. Yani, İngiltere’de sperm bağışı sıkı kurallara bağlı olmak kaydıyla yasaldır ve bağışçıların kimliklerinin çocuklar açısından erişilebilirliği gibi konularda belirli düzenlemeler vardır. Ve İngiltere’den sperm almak ve bağışlamak için ödeme ve masraf karşılığı uygulamalar da düzenlemelere tabidir. İngiltere’de sperm bağışçısına para ödenmez, yalnızca masrafları (yol, yemek) karşılığında 45-50 sterlin gibi bir para verilir ve dolayısıyla sperm bağışı İngiltere’de kan bağışlamak gibi diğerkam bir kamu hizmeti olarak görülür ve İngiltere’deki sperm bankaları elde ettikleri spermleri 850 ila 1500 sterlin civarında satarlar.
Cryos’tan satın almanın maliyeti ise 45-50 bin Danimarka kronu, yani yaklaşık 5-6 bin sterlindir ve Danimarka merkezli Cryos’tan alınca İngiltere’dekinden yaklaşık 3-4 kat daha fazla ‘maliyet’ ortaya çıkar.
Buradan bakarak, İngiltere’de kalite tartışmasının: “Ben ucuz sperm kullanacak kadar zengin değilim,” şeklinde evrimleştiğini vehmedebiliriz. Öte yandan Kıbrıs Türk kesimindeki IVF sektörü, bir şeyi uyguna satın almaktan utanan orta-üst sınıfların sevdiği harika formülasyonla, tam bir fiyat-performans harikası. Zira, Avrupa Birliği sınırlarında 45-50 bin avro olan bu operasyonlar (elbette, ‘paketler’ ve ‘hizmetler’ bakımından farklılıklar vardır ama asıl ‘hizmet’ tüp bebek ‘asıl ürün’ de embriyo) Kıbrıs’ta 5-10 bin avroya yapılıyor.
Sperm bankacılığı ve IVF teknolojileri konusunda küresel tekellerden biri olan Cryos, sperm bağışçısı olmayı aylık 6.500 Danimarka kronu kazanç, sağlık ve sperm kalitesi kontrolü, sinema bileti hediyesi, arkadaşını getirene avantajlar, uygulamalardan hediyeler, spor salonu üyeliği ve zor durumda olan insanlara yardım gibi ulvi amaçlarla açıklıyor. Siteyi gezdiğinizde sperm bağışının tıbbi ve ticari bir şey olmanın ötesinde insani ve kültürel bir şey olduğuna ilişkin pek çok anlatı, tanıklık ve reklam karşınıza çıkıyor.
Danimarka’nın küresel IVF merkezi Cryos merkezli oluşturulmuş kamu spotu gibi görünen reklamlar ve bu reklamların kültür katmanında doğallaştırılması sözkonusu. Mesela buraya düzenli olarak sperm bağışlayan bir erkek, “Ne var ki bunda, bu artık bizim kültürümüzün bir parçası; annem babam, hatta sevgililerim bunu bilirler” diyor. Başka haberlerde de sperm ve yumurta bankacılığında Danimarka ve Cryos’un avangart rolü sürekli vurgulanıyor ve bu işi 1990’lardan beri yaptığı belirtiliyor. Aile ve partnerli çocuk büyütmenin giderek gözden düştüğü kuzey ülkeleri için güzel bir seçenek. Bu tanıtım dili, bağışı bir yandan dayanışma ve yardım eylemi, diğer yandan teşvikler ve kalite ölçütleriyle düzenlenen bir piyasa faaliyeti olarak kuruyor. Tam da bu ikili dil, biyo-kapitalin (tıpkı, ATM’den para çektiğimizde makbuz istemezsek küresel ısınma ve diğer ekolojik çöküşün günahlarından kurtulacağımız benzer bir yanılsama yaratması gibi) nasıl meşrulaştırıldığını anlamak açısından önemli.
Danimarka’nın sperm bankacılığı alanındaki ağırlığını yalnızca “Viking genleri” arzusuyla açıklamak elbette yetersiz kalır; sektörün erken gelişimi, düzenleyici çerçeve, uluslararası pazarlama, donör havuzunun büyüklüğü ve kliniklerle kurulan ticari ağlar da bu konumda rol oynuyor ama tüm bunların arkasında da maalesef bir öjenist biyo-politika ve üstün ırkçı yaklaşım var (ve maalesef bu politikalar, Danimarka’nın dünya sosyal demokrasisinin bayraktarlığını yaptığı altın yılları da kapsıyor.)
1930’larda öjenizm, ırkın ıslahı ve fiziksel-manevi “çürük” unsurların ayıklanması Avrupa’da (yer yer Türkiye’yi de içine alan) bir modaydı. Almanya’nın başını çektiği öjenizm uygulamalarına kuzey ülkeleri de kayıtsız kalmadılar. Danimarka hem kendi sınırlarında hem de o dönem egemenliği altındaki İzlanda ve hâlâ egemenliği altında bulunan Grönland’da nüfus politikaları uyguladı. Özellikle Grönland’ın yerli halkı İnuitler, 1970’lerin sonuna kadar gayriresmî, rızasız ve habersiz doğum kontrolü uygulamalarına maruz kaldılar; kadınlara hastanede kaldıkları sırada doğum kontrol araçları takılması ve spiral uygulamaları bu tarihin parçalarıdır.
Bu sayede Nazilerin gürbüz ve yavuz Aryen ırk hülyası Almanya’da gerçekleşmediyse bile, bilhassa Danimarka’da Viking fenotipini aratmayacak bir halk yaratılmasıyla gerçekleştirilmiş oldu. Danimarka’nın öjenist geçmişi, günümüz sperm bankacılığının doğrudan Nazilerin projesini gerçekleştirdiğini tek başına kanıtlamaz, fakat nüfusun niteliğini belirleme, “uygun” özellikleri teşvik etme ve istenmeyen bedenleri dışlama düşüncelerinin tarihsel bağlamını görünür kıldığı da aşikar.
Danimarka, 20. yüzyılın ilk yarısında kabul ettiği öjenist yasalar kapsamında kendi ülkesinde ve egemenliği altındaki bölgelerde “sosyal yük” veya “engelli” olarak nitelendirilen insanları zorla ya da baskıyla kısırlaştırdı. Bu korumacı ve ayrımcı bakış, Danimarka devletinin Grönlandlı İnuit halkının nüfus yapısını ve sosyal dokusunu kendi çıkarlarına göre şekillendirme çabalarının da parçasıydı.
Bu politikaların en somut ve yıkıcı adımlarından biri, 1966-1975 yılları arasında yürütülen ve “Spiral Skandalı” (Spiralkampagnen) olarak bilinen kitlesel doğum kontrol programıdır. Grönland’daki doğurganlık çağındaki İnuit kadın ve kız çocuklarına, kendi rızaları veya ailelerinin bilgisi dışında, rahim içi araçlar takıldığı; uygulamanın binlerce kişiyi etkilediği bildirilmektedir. Nüfus artışını kontrol etmeye yönelik bu müdahaleler kadınların bedenlerinde kalıcı hasarlara ve kimi vakalarda kısırlığa yol açmıştır.
Sosyal asimilasyonun bir diğer acı ayağını ise 1951 yılında başlatılan ve “Deney Çocukları” (Eksperimentbarn) olarak adlandırılan proje oluşturmuştur. Bu proje kapsamında seçilen İnuit çocukları, “modern Grönland elitleri yetiştirmek” bahanesiyle ailelerinden koparılarak Danimarka’ya götürülmüş, burada dilleri ve kültürleri unutturularak Danimarkalı gibi yetiştirilmeye çalışılmıştır. Yakın dönemde ortaya çıkan bu ihlaller karşısında Danimarka hükümeti geçmişteki sistematik ayrımcılıklar için resmen özür dilemiş ve spiral mağdurlarına yönelik tazminat süreçleri başlatmıştır.
Yani dünyaya sperm ve yumurta ihraç eden Danimarka firmaları, bir şekilde, kolonilerde ve kendi soydaşları arasında fiziksel ve ruhsal “çürük yumurtaları” ayıklamak için oldukça metodik bir öjenizm ve nüfus ıslahı politikası uygulamış durumda.
Bir dönemde kendisinin ve kolonilerinin nüfusunu devlet eliyle düzenlemeye çalışan bir toplumun, bugün üreme hücrelerini küresel piyasada dolaşıma sokması, elbette tarihin bir ironisi ama biyo-sermaye, patriyarka, öjenizm ve Avrupa merkezci Aryen üstünlükçülüğünün de bir özeti.
Dolayısıyla Rachel da Cryos’un kataloğundan seçtiği, üstün zekâlı, yetenekli, bedensel olarak sağlam, teni ve göz rengi “Aryen” Ditto ile, 20. yüzyılda kaldığını düşündüğümüz öjenizmin harika bir prototipiyle karşılaşıyor; biyo-sermaye/patriyarka işbirliğiyle piyasalaştırılan şey de Nazilerin yarım kalan rüyalarının teknogenez aracılığıyla mümkün olduğu fikri. Burada Nazizm’in öjenizm aracılığıyla hortlamasından ve donörün gerçekten “üstün” olup olmadığından ziyade, zekâ, yetenek, sağlık, ten ve göz rengi gibi özelliklerin katalogda ölçülebilir, karşılaştırılabilir ve satın alınabilir ürün/metalara dönüştürülmesi sözkonusu. Bu nedenle günümüz üreme teknolojileri, tarihsel öjenizmin bire bir devamı olarak değil, arzu edilen özelliklerin piyasa aracılığıyla seçilmesini mümkün kılan yeni sürüm bir biyopolitik alan olarak görülebilir.
IV) Peki Kıbrıs (Türk Kesimi)?
Aslında bu durum Kıbrıs’ın Türk kesimi için yeni bir şey değil. Malinowski’nin büyü ile bilim metodolojik olarak aynı şeyi arzuladığı yönündeki tespitini hatırlatan biçimde, “çocukbulduran”, nefesi kuvvetli cinci-muskacı taifesinin rolüne Kıbrıs’ta soyunan doktorlar daha önce de olmuştu. Ama bu sefer işler karışık, çünkü İngiltere-Danimarka-Kıbrıs hattında ihlal edildiği iddia edilen şey yalnızca tıbbi etik değil, biyo-kapital ve biyo-değerin mülkiyet ilişkileri.
Zira, bir sperm hücresinin kökeni, niteliği ve patentler kimin mülkiyetindedir? Donörün mü, biyolojik ebeveynlerin mi, çocuğun mu, kliniğin mi, yoksa bu hücreyi uluslararası pazara sokan şirketin mi? Dini inanışlar, aile, hukuk ve yasa yapıcıların yaklaşımlarını ne yapacağız bu ilişkiler içinde?
Bu sorular bizi yazının başlığındaki “çirkin ördek yavrusu”na geri götürüyor. Andersen’in masalında sorun, yavrunun yanlış türden olması değil, çevresinin onu hangi ölçütlerle değerlendirdiğidir. Buradaki hikâyede ise çocuk, görünüşü katalogdaki beklentiye uymadığı için bir skandalın merkezine yerleştiriliyor. Çocuğun kendisi bir yanlışlık ya da sahtekârlık kanıtı değildir; varsa yanlışlık, yetişkinlerin ve kurumların ticari vaatlerinde, bilgilendirme süreçlerinde ve denetim mekanizmalarındadır.
Dolayısıyla mesele “Danimarkalı istedi, Türk çıktı” başlığının ima ettiği gibi bir ulusal kimlik sürprizinden ibaret değil. Asıl mesele, biyolojik kökenin satın alınabilir bir özellikler paketine dönüştürülmesi; beyazlık ve belirli fenotiplerin tercih edilebilirlik ölçütü olarak sunulması; üreme hizmetlerinin sınır aşan piyasalarda dolaşıma girmesi ve çocukların bu piyasanın vaatleriyle damgalanmasıdır. Biyo-kapital, bedeni yalnızca emek gücü olarak değil, hücreleri, dokuları, genetik verileri ve üreme kapasitesiyle değer üreten bir kaynak olarak kurar. Öjenizmle kesiştiği yer de tam burada, yani hangi özelliklerin seçilmeye değer olduğuna karar verildiği noktadadır.
Burada işte neden Kıbrıs sorusunun yanıtına yani kapitalizmin ve modern dünyanın alacakaranlık kuşağında duran zombi formların, bilinçaltı canavarlarının, homo-ludens’lerin, homo-necans’ların yurdu "Hic sunt dracones”[2] olarak Kıbrıs’a geliriz ve burada Cyros’tan sertifikalı sperm getirmek yerine çürümüş bir doktorun, günün birinde kendi kumarhanesini açma hayaliyle çalışan bir krupyenin, bir hademenin eline bir tas verip, porno film oynayan bir ekranın karşısına oturtmanın arasındaki fark tümüyle silinmiştir.
Bu nedenle tartışmamız/düzeltmemiz gereken haberin dili ve çeviri hatalarından ziyade ama aynı zamanda bunları da içkin olarak; biyolojik materyalin ticaretini ve bu ticaretin hangi bedenleri arzu edilir kıldığıdır. Çünkü burada “yanlış çıkan” yalnızca bir donör bilgisi değil; insanın kökenini, bedenini ve geleceğini katalog mantığıyla düzenleyebileceğini varsayan piyasanın kendisidir.
[1] BBC’nin haberindeki cümle tam olarak şu şekilde: “Eleven of the 30 children have now taken commercial DNA tests which show they have inherited genetic ancestry from Turkey or surrounding countries.”
[2] Antik haritalarda bilinmeyen toprakları işaretlemek için kullanılan deyim: (Dikkat) Burada ejderhalar yaşıyor.
