Polemik mi, Şimdilerde, Buralarda...?
Derviş Aydın Akkoç

“Kendinizi izah etmeyin” diyordu Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt’te: “bunu size pahalıya ödetirler.” Bir düşüncenin yahut sözün “karşı taraf” addedilen bir söylem alanının tel örgülerinden geçirilip (bazı riskler üstlenip) düşüncenin daha da ilerletilmesi, geliştirilmesi; yerine göre yaban ve ters “girdi”lerle bile olsa düşünce alanında gerilimler, köpürmeler yaratılması anlamında “ideal” bir “polemik”ten bahsediyor Orhan Koçak; “buralar” söz konusu olduğunda geçmişten bugüne bir “adap” kaybına da işaret ederek: polemiklerin muhatapsızlığı, adressiz ve adsız sürdürülen, adına “tartışma” denilen ama esasında “uzmanlaşmış” kimi öznelerin kırgınlık, gücenme ekonomisi uyarınca sataşma, bulaşma ya da tam tersine problemleri hemen ve oracıkta “şahsileştirip” silikleştirmek üzere geri çekilme, içe kapanma hamleleri...[1]

“Filme yarısında girmiş biri olarak” ben değil, Orhan Koçak çok daha iyi bilir: Kötü, yer yer aşırıya kaçan örnekleri olsa da, Lenin geçtiğimiz yüzyılın en sıkı polemikçilerinden biriydi; daha kuvvetli ve donanımlı bir edayla işini yapan Rosa Luxemburg’u saymazsak tabii. “Hasımları” ile bizatihi onların “kendi topraklarında” karşılaşmaktan geri durmayan, onları doğrudan kendi “sıkıntılı” cümlelerinde yakalamaya azmetmiş, masaya yatırdıkları cümleler arasındaki “iç bağlantıları” çözümleyen, aktif ve uyanık bir bakışın failleri olan, “yenilmek” pahasına da olsa hasımlarının söz alanına giren düşünce ve eylem insanları olarak Lenin’in ve sair ustaların polemik tekniklerinin üzerinden elbette çok sular aktı...

Ama şu ya da bu saikle yeniden tedavüle sokulan bir terim kaçınılmaz olarak kendi köklerini, kullanım tarzlarını (Tanıl Bora bu vesileyle polemik kelimesinin bu coğrafyadaki arkeolojisini yapsa!) hatırlatır. Bu itibarla, “polemik” ve onun yarattığı huzursuzluk, esas itibariyle “karşı taraf”ın, eleştirilmesi nispeten kolay olan “egemen burjuva düşüncesi”nin değil, daha ziyade “bu tarafın” öznelerini bağlar. Polemiğin yarattığı kıyamet güya aynı söylem alanında konum aldığını iddia eden özneler arasında kopar. Polemikte ya da “ihtilaf”ta, J. Rancière’nin altını çizdiği üzere, ister estetik isterse politik bir mesele olsun, söz konusu olan önünde sonunda bir “uyuşmazlık” sürecidir; bu uyuşmazlık da sanılanın aksine “siyah ve beyaz arasındaki sınırların” yeniden tartışılmasında değil, siyahtan yahut beyazdan ne anlaşıldığı, içeriklerin nasıl doldurulduğu, beyazın ne kadar beyaz olduğu, Edip Cansever’in dizesini kırarak söylemek gerekirse “beyaz mı, o kadar çok mu beyaz” sorununun gündeme getirildiği ton farkları bahsinde açığa çıkar.[2]

Polemik, kanıksanmış sınırlara, düşünceyi kışkırtmak üzere taciz atışlarında bulunmaktır. Fakat polemiklerden gücenmemek, küsmemek, polemikte açığa çıkan yargılara alınmamak, yani meseleleri “şahsileştirmemek” eskilerin bir talihi olsa gerek. Sözgelimi Lenin 1913’te, o sıralarda İtalya’da olan –“aynı mahalleden”– Gorki’ye Dostoyevski hakkında yazdığı bir yazıdan hareketle bir mektubunda hücum eder. Gorki, Reç adlı bir dergide, Dostoyevski etrafında dönen bir tartışmaya katılmış, Tanrı meselesinde “Tanrı’nız yok, henüz” diyen bir “cümle” kurmuş, Tanrı probleminin “şimdilik lüzumsuz” bir mevzu olduğunu dile getirmiş, akabinde de “Tanrılar yaratılır, insanlar yaşamı icat etmezler, yaratırlar” sonucuna varmıştır. Gorki’ye göre, bu lüzumsuz mevzunun sonra, o da ihtiyaç hasıl olursa icabına bakılmalıdır. Lenin bilenen polemikçi tekniği ile Gorki’nin “henüz” zarfını polemik kapsamına alır, cümlelerdeki düşüncenin deyim yerindeyse ümüğünü sıkar; buradaki “şimdilik” ya da “henüz” bir tehlike arz ediyordur Lenin’e göre. Mektubunda Gorki’nin yazısındaki fikirleri didikler ve nihayet “öyle can sıkıcı ki insanın lanet okuyası geliyor” diyerek mektubunu sonlandırır. Ne var ki, bu polemik mektubu kapatırken, “lütfen olabildiğince iyi ‘tedavi’ görün ki, kışın ‘üşütmeden’ seyahat edebilesiniz (kışlar tehlikeli)” diye bir not düşer.[3] Ciddiyette bir azalma, eleştirel düşüncede bir seyrelme yahut düşüş söz konusu değildir burada, zira polemiği “ironi” devam ettiriyordur bu kez. İyi bir polemikteki ikili anlam saklıdır bu müşfik notta: iyi tedavi görün, polemiğin etkisiyle düşünün, muhakeme edin, bedeni olduğu kadar kafayı da üşütmeyin!

İyi örgütlenmiş, “zekâdan” yana donanımlı bir polemik, taşlaşmış düşüncelere ve eğilimlere yüklenir; bu nedenle de mahalle “sakinlerinin” huzurunu bozar. Lenin mahalle sakinlerinin huzurunu bozmada da epey mahirdir; her zaman müşfik olmak zorunda olmadığını bilerek. Nitekim I. Dünya Savaşı sırasında, sosyalist düşünce mahfillerindeki zihinsel kireçlenmenin farkına varıp, özellikle Marksizm’deki “dogmatizm” tehlikesini görüp; yine hayli tozlu dumanlı bir polemik atmosferin içinden, o atmosferin olanca bulanıklığına rağmen, kristalleşmiş düşüncelere varır:

“Hegel’in Mantık’ı hakkıyla incelenip bütünüyle anlaşılmadan, Marx’ın Kapital’ini, özellikle de ilk cildini anlamak imkânsızdır. Hal böyle olunca, aradan yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen hiçbir Marksist Marx’ı anlamış değildir!”[4]

Polemikle ilerleyen, polemiğin içinden sağ salim çıkan eleştirel düşünce bir zorluğun (Marx) karşısına bir başka zorluğu (Hegel) çıkarmıştır: Buna göre, Hegel’in Mantık adlı kitabı derli toplu bir şekilde anlaşılmadığı, tartışılmadığı takdirde Marx’ın Kapital’i hiçbir surette kendini açmayacaktır. Bu durumda “aynı mahalle”den hiç kimse Marx’ı idrak ettim (bu arada, bu topraklarda “idrak” değil, Marx’ı yahut Hegel’i “aşmak” daha revaçta olmuştur!) diye gerdan kırmamalı, poz kesmemelidir...

“Zevk” bahsini askıya almak kaydıyla: Bir metnin kendini açmasının bir başka metnin açılmasına, değerlendirilmesine bağlı olduğu yönündeki eleştirel bakış, öncelikle “kerteriz” noktalarına atıfta bulunur: sabır, çalışma, zorluk göze alınmalıdır. Lenin’in Marx ve Hegel arasında kurduğu denklem, Koçak’ın daha önce “karşılaştırmalı edebiyat” özelinde dile getirdiği, epey huzursuzluk yaratan polemik yazısına, bu yazıdaki “kıstas” vurgusuna pekala uyarlanabilir: Ahmet Hamdi Tanpınar ve Walter Benjamin arasında bir karşılaştırma, bir metnin bir başka metinle ilişkisi, ama bu iki özneyi de içinden kesen çetinceviz Proust da oradadır! Zinde bir polemik zorluklara işaret eder, ama polemiğin muhatabı zayıfsa zorluğa değil, kolaya, kızgınlığa, gücenmeye kaçar...

***

Elbette eskilerin polemik, ihtilaf döngülerinin üzerinden çok ama çok sular aktı, hatta köprüler bile kalmadı. Ne dünya bir devrimin arifesinde gibi hararetli ve çalkantılı ne de yeryüzünün kimi huzursuz zihinleri “düşüncenin namusuna” eskisi kadar bağlı. Kimse polemik yahut tartışma heveslisi değil: bir cümleyi çekmek, onunla cebelleşmek, onu ilerletmek akıl işi değil. Hayatın neredeyse her alanına sirayet etmiş “esneklik” ve “gevşeklikten” düşünce de payına düşeni almış vaziyette... 

Bir vakitlerin parlak ama şimdilerde yıpranmış unutulmuş “polemik” kelimesi, gevşeklik ve esneklikle kayıtlı zihinsel konformizm düzleminde uzak durulması gereken bir edime göndermede bulunur: “polemiğe tutuşmak” ya da “polemiğe girişmek.” Bugünün şartlarında polemikten önce “tutuşmak” ya da “girişmek” fiillerinin yerinde yeller esiyor. Polemik bahsinde “tutuşmak” ya da “girişmek” fiilleri bir düşüncenin (yorumun) başka düşüncelerle münakaşaya, çatışmaya yönelmesine, bu çatışmalardan hareketle de yenilenip zenginleşmesine vesile olur, ama sorunsuz ve maliyetsiz bir süreç değildir bu, Koçak’ın belirttiği üzere kımıldatılmak istenen düşüncenin “tatlı” finallere bağlanması pek de mümkün olmayan, susulan yahut geçiştirilen alanlara sevk edilmesine de neden olabilir polemik. Düşüncenin kendi hareketlerinin sonuçlarını kestiremediği, kestirmek zorunda da olmadığı ancak razı olabileceği ama her durumda bir uzlaşmazlık mecrasında devinen bir polemik süreci, çatışmayı sürdürme, daha da geliştirip zenginleştirme “enerjisini” şart koşar. Argüman öne süren bir düşünceden bir diğerine sıçramak: sıçrayışa eşlik eden protokoller, yakıt ikmalleri... 

Polemik karşı tarafla sevimli “diyaloglar kurma” (modernlik!), farklı dünyaların kendi aralarında dil ve söylem ticaretinde bulunması (pragmatizm!) değildir. Fransızcadan İngilizceye intikal eden, bu intikal esnasında Antik Yunan’daki anlamlarından olan “polemics” terimini Yunanlılar bir “söz sanatı” katında değerlendiriyorlardı ama kökeninde hasımla/düşmanla girişilmiş bir münakaşa sanatıydı bu: “savaşta gösterilen yetenekler”, “savaşa girişme” anlamında polemik. Bu işi icra eden insanlar da tahmin edileceği üzere “dövüşçü” yahut “savaşçı” adlarıyla anılıyorlardı.[5]

Moderniteye geçişle birlikte birbirini alt etmeye ayarlı, yol kesen, baskın düzenleyen, taciz eden, rahatsızlık yaratan, kılıç kuşanan düşüncelerin eylemi olarak polemik terimi yerini görece “nötr” bir terim olan “tartışma”ya bırakır. Fakat polemik terimindeki arkaik anlamlar hâlâ titreşim halindedir. Nitekim hasarlı bile olsa “tartışma” olumlu içeriklere sahipken “polemik” negatif ve sinir bozucu içeriklerle yüklüdür. Polemik, genellikle berbat ve kötü pratiklerinden ötürü “hakaret”le, “küfürle”, “dalaşmayla”, “aşağılama” ile eşdeğer görülmüş, zamanla da itibar kaybetmiş terimlerden biri...

Hakarete karşı “duyarlı” olunduğundan değil, bizimkisi gibi toplumlarda diğer pek çok şey gibi, polemik de hiç ama hiç sevilmez zira dövüşken, yerine göre kendini de tasfiye edip boğazlayan, ters köşeye yatıran, provokatif ve dinamik düşünce hareketleri sevilmez: “polemik yapma” diyerek polemiğin yaratacağı olası tahribatlara (Orhan Koçak “alınganlık” olarak taşı gediğine koymuş) karşı bağışıklık geliştirilmiştir bura kültüründe. Yarım yamalak da olsa polemikler, buralarda fikirleri, zihni değil, öncelikle reaksiyon olarak duyguları (haset, kin, üzüntü, gücenme) harekete geçirir. Yazık.

Orhan Koçak düşünceleri karşılıklı olarak taciz ettirmeyi, birbirlerine kırdırmayı seven polemikçi bir yazar, ama polemik hususunda toprak (kültür) yanlış sanki, yer yer retoriğine bulaşan “kara ironi” alıcıları tarafından hasıraltı edildiğinden ya da zihinsel tembelliklerden ötürü görülmediğinden olsa gerek, geri adımlar atmak zorunda kalıyor, bu geri adımların tezahürü de “kendini izah” şeklinde vuku buluyor, son yazısında olduğu gibi:

Vereceğim örnek, sanırım burada yakındığım durumu da (“öbür tarafın ne dediğinden bihaber olmak”) özetliyor. Burada değil de başka bir yerde (K24) çıkan bir polemiğin sonunda mingayrihaddin demiştim ki, “hayatımda çok Tanpınar yazısı okudum, Nurdan Gürbilek’inki kadar dişe dokunur, şu halde huzursuz edici bir başkasına rastlamadım.” Şunu söylüyor değildim: Çok Ahmet Hamdi yazısı okudum, Gürbilek’inkinden daha iyisini, daha kavrayışlısını görmedim. Hayır, sadece söylediğimi kasdetmekteydim: belki Tanpınar’ın kendisi için bile rahatsız edici olacak bölgelere Gürbilek sokuldu. Ama bu Hamdi’yi başka yerlerinden belki daha iyi anlamış insanların çabalarını değersizleştirmek midir, bu kadar alıngan olmaya gerek var mı? Belki Gürbilek de Oğuzertem’in Tanpınar tahlillerinden çok şey öğrenmiştir (tıpkı benim gibi) – ama Oğuzertem yeni ve yenileştirici bir hamleyle Gürbilek’in Hamdi yorumlarından herhangi bir kımıldatıcı “girdi” almaya razı mıdır?


Alınganlıklardan, yanlış anlaşılmalardan ya da hiç anlaşılmamalardan ötürü, daha önce kurulmuş bir cümleye geri dönmek zorunda kalmak, “sadece söylediğimi kast etmekteydim” ya da “şunu söylüyor değildim” diyerek polemikçinin kendi cümlelerine kendisinin açıklık kazandırması: “polemikçinin şefkatidir” bu. Vasatta karar kılmış, herhangi bir polemiği-eleştiriyi layıkıyla ilerletmektense sürekli “cevap” bekleyen, polemiğin tetiklediği düşüncelere yeni düşünceler değil, çoğun “söz yetiştiren”, otorite-tanınma ilişkileri içinde, “kurumsal reflekslerle” kayıtlı gümrük yahut pasaport kontrol memurlarının kulaklarının yetersizlik yahut taviz vermek olarak değerlendirebilecekleri bir şefkat...

Walter Benjamin sadece edebiyat eleştirisi ile sınırlı kalmayan, genel anlamda düşüncenin bir veçhesi olarak polemiğin “mahvetme” niteliğine ışık tutuyordu, Antiklerin sesinin de kulağında yankılandığını belli ederek: “Gerçek polemik, bir kitabı, yamyamın bir süt bebesini beslerken gösterdiği sevgiyle eline alır.”[6] Süt bebesini, yani kitabı, kitaptaki düşünceleri “mahvetmek” üzere eline alan bir polemikçi olarak eleştirmen... Gaddarlık değildir bu; bir yamyamın elindeki süt bebesi olarak polemiğin nesnesi: Kitap ya da değil, her şeyden önce güzel ve leziz bir parçadır, bu durumda polemik de bir damak (zevk) meselesidir, polemikten tat alamayan, istifade edemeyen damaklara da yapacak bir şey yok galiba...

***

Polemik, eleştiri, tartışma... Keşke şu çocuk kalmış toplumumuz biraz büyüse de, bizim İhtiyar da yazılarına artık “ ‘Çocuklar İçin’ : Haset ve Siyaset” gibi başlıklar atmaktan, işleyen bir zihnin diyetini ödemekten kurtulsa...

[1] Orhan Koçak, “Polemik Derken...”, Birikim Haftalık, Ekim 2018.

[2] Jacques Rancière, Dissensus: On Politicis and Aesthetics, çev. Steven Corcoran, London: Bloomsbury, 2015.

[3] Vladimir I. Lenin, Din ve Devrim, çev. Ferit Burak Aydar, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2016, s. 134-138. 

[4] Lenin’den aktaran: Lawrence Wilde, “Logic: Dialectic and Contradiction”, The Cambridge Companion to Marx, (haz. Terrell Carver), New York: Cambridge University Press, 1991, s. 275-295.

[5] Polemiğin etimolojisi için bkz., https://www.etymonline.com/word/cambridge.com

[6] Walter Benjamin, Tek Yön, çev. Tevfik Turan, İstanbul: YKY, 2005, s. 38.