Amerikanbezi ve Caz Yapmak

O gün tam da Behçet Çelik’e Amerikan kelimesindeki –n ekinin dilbilgisine uymadığını yazmıştım; bu ek Türkçede yoktu. Behçet, Nijat Özön’ün Temel Yazım Kılavuzu'nda[1] bu kelimenin hem “Amerikan” hem de “amerikan” şeklinde bulunduğunu, aradaki farkın da Necmiye Alpay’ın[2] Türkçe Sorunları Kılavuzu’nda belirtildiğini söyledi. Alpay, Amerikan ulusunu gösteren sıfatla karışmaması için “amerikanbezi”nin küçük harfle, ABD’de yaşayan ulusu gösteren sıfat olarak kullanıldığında “Amerikan” olarak yazılması gerektiğini belirtmiş. O zaman dile bu şekilde yerleştiği için Amerikan diyebilirdik. Misyonerlerin on dokuzuncu yüzyıl itibarıyla dört bir yana serpiştirdiği Amerikan Kolejlerini anımsayınca, Türkçeye, 1942’deki İncirlik’le kurulmaya başlanan Amerikan üslerinden de, ellilerdeki malum Marshall yardımlarından da çok önce gelen bu ilginç ek üzerine biraz daha konuştuk. Dile yerleştiğine ikna oldum ama –n ekinin doğruluğuna değil. Yine de, sorarsanız amerikanbezi derim, Amerikan dizisi de ama söylediğimin yanlış olduğuna kesinkes inanarak. Amerikan’sa, Amerikan’dır, yapacak bir şey yok.

Tam bu konuşmadan sonra, sosyal medyada bu haftanın en popüler videolarından birine denk geldim. İçerik ilginç olunca altındaki yorumlara da baktım. Orada da tesadüfün böylesi, yine dilbilgisi tartışılıyordu. Video şöyleydi: Özgeçmişi oldukça parlak görünen bir genç Milyoner yarışmasına katılmıştı. Milyoner, eski ismiyle Kim Milyoner Olmak İster, dünyanın birçok ülkesinde yayınlanan bir yarışma programı. Hatta bizde tam bu isimle gösterilen, Hindistan’da geçen bir filmi de vardı, anımsarsınız. 2005’te yayımlanan Vikas Swarup’un romanı Q&A, 2008’de Slumdog Millionaire adıyla sinemaya uyarlanmış, o yıl kazanmadığı ödül kalmamıştı. Filmde çok fakir ve eğitimsiz Bombaylı bir çocuğun yarışmada oldukça zor soruları talihin garip rastlantılarıyla bilmesi ve en büyük ödülü kazanıp milyoner olmasının hikâyesi anlatılır. Fakirliğin aşamaları kat kattır Hindistan’da, bilen bilir. Bu çocuk sadece yarışmayı kazandığı için değil, dilenci ve fuhuş mafyasından kurtulup, hatta sevdiği kızı da kurtarıp hepimizin gönlünde taht kurmuştu.

En sevdiğimiz hikâyeler bunlar değil midir? Yokluktan gelip başaranlar, bir hiçten hep olanlar. Varlıklı birinin başarısından, hangi alanda olursa olsun o kadar etkilenmeyiz, Nobel bile kazanmış olsalar. İlkel kabilelerdeki ateş üzerinde yürümenin cesaret göstergesi olduğu, Victor Turner’ın[3] geçiş ritüeli dediği törenler, modern dünya için de geçerlidir. Geçilmesi gereken eşikler olmadan “o kadar da” başarmışsınız sayılmaz. Diplomalar, rozetler, unvanlar, satış raporları, kitap sayısı, kitapların baskı sayısı, araba markası, giysi logosu: Hepsi birer eşik ifadesidir.

Yalnız tam Orhan Kemal’lik bir Tersine Dünya, bizim Milyoner’e çıkan yarışmacı genç, filmdekinin aksine, modern Türk ailesi rüyasının cisim bulmuş haliydi: Her yıl binlerce öğrencinin girmeye çalıştığı Özel Amerikan Robert Koleji mezunuydu. Özel Amerikan Robert Koleji’ni bilirsiniz, kısaca Robert deriz ve bu ismi söyleyince herkes anlar, Amerikan’ı da, koleji de eklememize gerek yoktur: Birçok ünlü oradan mezundur. Öyle ki, zor bir sınavdan geçerek oraya girmek ve mezun olmak başarıya verilmiş bir vize sayılır. Bursla okuyan öğrenciler de vardır orada, onlardan beklenti daha da yükselir. Yarışmacı özellikle belirtmediği için onun Robert’te burslu okumadığını varsayabiliriz. Ama bu onun orayı kazanabilip, oranın diplomasını aldığı gerçeğini değiştirmez.

Milyoner yarışmasını artık yakışıklılığı ve efendiliğiyle kalplere taht kurmuş bir oyuncu, Kenan İmirzalıoğlu sunuyor. Diğer bütün bilgi yarışmalarında olduğu gibi, bu yarışmaya da ta eskiden beri ne zaman rastlasam, “Ben de bilecek miyim?” (işte o Turner, ah hep o Turner) diyerek ekrana kilitlenir, bilirsem de herkes gibi “Şimdi orada ben olacaktım!” diye içimden geçiririm. Ancak artık olmaz, oraya girme şartlarını ve korkarım ki milyoner olma umudumu çoktan yitirdim. Neyse ki, Robert mezunu genç yarışmacı yitirmemiş. Yitirmemekte haklı! İmirzalıoğlu’nun da başarıyla yönelttiği soruları tevazuun süfliliğine düşmeden, Robert’ten sonra Amerika’daki hangi üniversiteye gittiğine, çok ünlü olmayan o üniversitenin biraz daha ünlü olan başka bir üniversiteyle ortak programının da olduğuna, nasıl Matematik, Fizik, sonra da ilgisini çektiği için Makine Mühendisliği’ni ana dal olarak okuduğuna ve tüm bunları sadece beş yıl içinde gerçekleştirdiğine dair detaylı bir özgeçmiş Amerikanvari herhangi bir iş mülakatının ezberlenmiş kalıplarıyla anlatıldı, biz de ağzımız açık dinledik.

Tamam, Robert’i de herkes bitirir canım, ama gitmiş bir de Amerika’da beş yılda üç kallavi ana dal bitirmiş. Amerikan üniversitelerinin bol kepçeden sunduğu bölümler arası ortak derslerin oluşuyla bunun o kadar da abartılmaması gerektiğini, Amerika’da dört bine yakın üniversitenin bulunduğunu ve paranın bu üniversitelerin birçoğunda (hatta bazen Harvard’da bile) kapıları açacağını bilmiyormuş gibi yapıp, böylesi bir gayretin takdire şayan olduğunu not ederek devam edelim. Yarışmacımız, sonra astrofizikle de ilgilenmiş, ama nedense, tüm o eğitimi bir kenara atıp, gitmiş büyük bir yatırım bankasında staj yapmış, sonra da yine nedense finansa ilgisi olduğuna karar vermiş. “Nedense”nin ikincisinin bir kısmı aslında Londra’da bir bankada işe girerek programdaki özgeçmiş faslında cevaplandı: Ailesi Türkiye’de olduğundan onlara yakın olmak istemiş. Ama şu soru orada asılı kaldı: Hâlâ, hâlâ mı alakasız eğitimli parlak gençler bankada iş arıyorlar? Hâlâ, hâlâ mı şu garip, neye uygun olduğunu bilemeden okuma, ne istediğini bilemeden bari para kazanayım modası geçmedi? Amerikan üniversite fabrikaları[4] hâlâ, hâlâ mı bu denli tek tip gaye üreterek üretime devam ediyor? Dünya hâlâ mı aynı yönde dönüyor?

İmirzalıoğlu, bu satırların yazarı kadar kuşkucu olmayıp, yukarıdaki konuların üzerinde durmadı ve yarışmacıya boş zamanlarında neler yaptığını sordu. Yarışmanın videosunu birlikte izlediğim on üç yaşındaki kızımın ilk itirazı tam da orada, yarışmacı “hiking” cevabını verdiğinde geldi. O âna kadar İngilizcesever olarak bildiğim kızım, “Bunun Türkçesi yok mu?” diye sordu, tam da o anda yarışmacı genç, “Dağa tırmanma” diyerek ilk söylediğini düzeltti.

Kızım bilmez ama birçoğumuz bunun ne olduğunu biliriz: Kültürümüzdeki Ajda Pekkan sendromudur bu. Küresel turizmin henüz başlamadığı, yurtdışına gidip gezmenin şimdiki gibi sıradan kabul edilmediği yetmişlerde, seksenlerde Ajda ikide bir “dışarı çıkar”, özellikle Fransa’ya gider, döndüğünde de gardırop yenilenmiş, imaj değişmiş, illaki Türkçesinin bir kısmını kaybetmiş olurdu. Buna herkes bayılırdı, Ajda Avrupai olur, Küçük Hanımefendi Avrupa’da nesli artık gerçekleşmemiş hangi rüyaları varsa, Ajda’nın kisvesinde, o hayale dalarlardı. Her “megastar” gibi Ajda’nın bu numarası uzunca bir süre taklit edildi, işe de yaradı. Avrupa’yla yetinilmedi, Amerikalara gidildi, sonra daha spesifik işlere soyunuldu, filanca stüdyodan oyunculuk dersi, filandan da şan dersi alındı. Ama onlar da bitti. Çünkü parayı bastıran herkes artık dünyanın istediği yerine gidebiliyor, arzu ettiği oyunculuk dersini alabiliyor ve evet ne yazık ki, dilediği üniversitede okuyabiliyordu. Yurtdışının, malum ülke koşullarıyla kaçmak için bir yer olma hali baki kalsa da, havalı olmak için geçerli tek akçe olma özelliği ne yazık ki çoktan yitti, bol ilaveli etkinlikler yapıştırılmadan işe yaramaz hale geldi.

Yarışmaya dönecek olursak, program oldukça uzun ve parası olmayanlara yine Ajda faktörünü formüle sokan yurtdışındaki üniversitelerdeki başarının söz edildiği epeyce uzun bir entrée ile başladı. İlk soruyu biraz gecikmeyle aldık ve şuna karar verdik: Bu soru böyle bir eğitim için fazla kolaydı. Ama bunda şaşıracak bir şey yok, izleyenler bilir, ilk soru, bazen de ilk iki soru zaten çok kolay olur, gelme-gitme masraflarının karşılanacağı bir miktar yarışmacıya ve refakatçisine âdeta hibe edilir, gönüller alınır. O ilk soru şuydu: “Caz yapmak nedir?” Cevap şıkları da şu şekildeydi:

a) Yüksek sesle şarkı söylemek

b) Boşa konuşmak, gevezelik etmek

c) Israr beklemek, isteksiz görünmek

d) Hüzünlü müzikler dinlemek

Yarışmacı c’yi neredeyse tereddütsüz sözle işaretledi. O sihirli iki kelimeyi söyleyip, “Son kararım” deyince, sunucunun da yapacağı bir şey kalmamıştı: Ne yazık ki, c şıkkı yanlıştı ve yarışmacı ilk soruda elendi; joker dahi kullanmaya gerek duymadığı bu talihsiz yanlış bilgisi sadece kendine ve serinkanlılığını bozmayan sunucuya değil, hepimize âdeta bir şok oldu. Sosyal medya hop oturdu, hop kalktı ve yine bir sosyal bilim laboratuvarı ortaya çıktı.

Yerli ve milli duygular zedelenmişti, “Sen git o kadar oku ama kendi kültürünü bilme,” diyenler de, farklı düşünenler de oldu: “Kız senelerce yurtdışında yaşamış ve Türkçe terimlerden uzak kalmış, uzanamadığınız ciğere pis diyorsunuz”, “Helal olsun kıza, başarıları bizi gururlandırdı”. Milliyetçilik bir yara almıştı ama olağan refleksiyle kendini şıpın işi onardı, daha da güçlenerek yarışmacıya arka çıktı.

Diğer taraftan da, “Londra’da sokak dilini bilmek işe yaramayacak, siz daha caz yapın!”, “Siz istediğinizi söyleyin, o kız bir sene sonra Londra’da beş çayını içerken, sizler 2.300 TL’ye çalışmak için metrobüse bineceksiniz,” diyen sosyal medya ulemalarıyla, ekonomi inişte, yargı yokuşta, zaten bozuk olan morallere gerçekler bir kez daha hatırlatıldı.

Yarışmanın yayınlandığı kanal özellikle bu bölümü kırpıp sosyal medyaya dağıtmasaydı, çoğumuzun gözünden kaçacaktı, bunda da art niyet arayanlar oldu, kanalın iktidara yakın durduğunu bilenler, “Bu yarışma eğitimi itibarsızlaştırmaya çalışan bir AKP projesidir,” ya da “Sırf bu ülkede cahiller biraz daha cesaretlensin ve üç lisans programını beş yılda bitiren birinden daha çok şey biliyorum diyebilsinler diye ayarlanmış bir algı propagandası olmuş,” diyerek duruma farklı bir perspektif kazandırdılar. Argo yerine neden düzgün bir deyim sorulmadığını sorgulayanlara cevap Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne bakanlar tarafından verildi: Caz yapmak argo değildir.

Ben en çok faka bastırma potansiyeli olan bu sorunun bir art niyetle sorulup sorulmadığını merak edip, biraz sordum soruşturdum: Meğer caz yapmak, sadece benim değil, kızım dahil, onun yaş grubunun bile çok iyi bildiği, popüler bir deyimmiş. Kızımın takıldığı yer, soru ya da bilinmemesi değil, şuydu: “Bu kadar eğitimden sonra insan neden böyle bir yarışmaya katılır?” Sahi neden katılır? Her bildiğim sorudan sonra, “Orada ben olacaktım” diye düşünen milyonlardan biri olduğuma göre, benim çok iyi bilmem gerekiyor bu sorunun cevabını: O yarışmaya insan neden katılır? Neden hep ne çok bildiğimizi kanıtlama ihtiyacını duyarız, geçiş ritüellerimiz neden hiç bitmez?

Kızımın takıldığı diğer bir konuyu yazmayı unuttum, yarışmacının neden “Amerikan” aksanıyla Türkçe konuştuğunu merak etti. Bunda şaşıracak bir şey olmadığını, zaten "Amerikan" Robert Kolejli olduğunu söyledim ama yine de benim yerli ve milli duygularım okşandı: Kızım kendi diline, kültürüne sahip çıkmayı öğrenmişti. O vakit Amerikan’daki –n ekinin yanlışlığı üzerinde durmama da çok gerek yoktu, amerikanbezini ayrı yazmama da.


[1] Nijat Özön (1999), Temel Yazım Kılavuzu, 1. Basım, Kabalcı Yayınları: İstanbul.

[2] Necmiye Alpay (2000), Türkçe Sorunları Kılavuzu, 1. Basım, Metis Yayınları: İstanbul.

[3] Victor Turner (1986), The Anthropology of Experience, University of Illinois Press: Illinois.

[4] Taçlı Yazıcıoğlu (2018), “Üniversitenin Piyasa ve Fabrikaları”, Birikim (sayı 355, Kasım), s. 108-116.  https://www.birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-355-kasim-2018/9191/universitenin-piyasa-ve-fabrikalari/9193 (şans eseri matbu dergideki yazı internete de konmuştu).