Büyülü Dilsiz An
Esin, Esrime ve Büyülenme Üzerine

Esin, aşka benzer. Ne zaman, nasıl, neyle geleceği belli olmaz. Bir anda onun hâlesini hissedersin ve birlikte hareket etmeye başlarsın. Dünyaya ve kendine o hâlenin içinden bakarsın. Aşk gibi o da bir duygudurumdur aslında (ya da duygudurum bozukluğu). Her ikisinin altında yatan bu duygudurum da moleküler düzeyde bir değişiklikler silsilesidir belki de. Salt titreşim olan kozmosta olağan varoluşumuzun sürdürülebilirliğini sağlayan hassas dengenin yarattığı fiziksel yaşamın algı bulutlarının üstüne çıkıp oradan bakmaktır.

Görünen gerçeklik, sandığımız ya da çoğu zaman gördüğümüz gibi “yekpare” bir bütün oluşturmaz. Yüzeyinde, orada burada, bizi “oraya” götüren “kanallar”, Huxley’i analım, “kapılar” bulunur. Onun ne olarak var olacağını ya da görüneceğini bilemeyiz. Gelecek zaman kullanımı da onu tam açıklamaz, çünkü o zaten oradadır.

Görünen gerçekliğin yüzeyinde bir delik açılır... Aslında her şey her zamanki gibidir. Belki de binlerce kez baktığımız bir manzara (görüntü) karşısındayızdır ama o delik açılmıştır bir kez ve görünen gerçeğin, “görüntü”nün altına, görünmeyen boyutuna geçilmiştir. Belki de ona fiziksel dünyada olmayan bir boyuttan (açıdan) bakılmaktadır.

Birden “bir şey” görünür...

“Bazen bir şey görünür gibi oluyor / bazen bir şey görünmüyor / bazen bir şey görünür gibi oluyor / bazen bir şey görünmüyor / bazen bir şey görünür gibi oluyor/bazen bir şey görünmüyor” (Lale Müldür).

Bazen, pencerenin önünde, belki de yıllardır var olan bir çam ağacıdır ya da yapraklarını dökmüş, çıplak dallarını göğe doğru uzatmış bir kavak ya da dünya var olduğundan beri görünen ama aslında milyarlarca yıl önce sönmüş bir yıldızın “silueti” ya da pencereyi açtığımızda her gün bizi karşılayan manzaranın kara gömülmüş hali...

Pencerenin önündeki çam ağacı “öylece” durmaktadır. Bu duruş, bir şeye işaret etmektedir. Önce çağırır, sonra içine ya da ardına çeker. Yıldız, karşı çatının tam köşesinden bakmaktadır, düpedüz!.. Kara gömülmüş manzara, tüm sesleri yutar, bir tek kendisi var olur. Yağmurda çam ağacının her iğnesine sıra sıra dizilmiş “öylelik” damlacıkları, üzerine düşen tüm ışığı soğurup dışına üfler. Her şey içlerindeki ışığı saçar. Dünya’nın dili değişmiştir. M. Ponty, “doğal şeyler tarzında görünürün içinde var olan yapıtlar”dan, “Sessiz Varlık'ın gelip kendi anlamını açığa vurması”ndan söz eder.

Esin, esrime, büyülenme, aydınlanma olarak adlandırılan durumlar, aynı ya da iç içe, değişimli olarak birinin diğerini doğurduğu deneyimlerdir. Araç ne olursa olsun, ona neyle ulaşılırsa ulaşılsın, önemi yoktur. İster sanatsal esinle; ister bir mağaraya kapanarak, ister oruçla, ister bir mantra’yı yineleyerek; ister dansla, ritimle; algı açıcılarla (Huxley gibi meskalinle) ya da Baudelaire'in söylediği gibi “şarapla, şiirle ya da erdemle”...   

Sanatı görünen gerçekliğin değil, “görünmeyen”in bilince çıkışı (ifadesi değil) olarak tanımlarsak, o bir “görme”dir. Rilke, bu tür bir “görme”nin ve uyumun poetikasını arar. Onun “açıklık” kavramı (daha sonra Heidegger felsefesinin temel kavramlarından biri olan), gerçekliğin içinde dolayımsız varoluşun adıdır. “Bilincin” eklemelerinin olmadığı, iç ile dış arasında tüm sınırları etkisiz ve anlamsız kılan tam bir uyum ve kusursuz eşleşmenin yeridir; bütünlük ve içkinlik uzamıdır. Rilke'nin “görüş”ünü değiştiren, Rodin'in ve Cezanne'ın çalışmalarıdır. Cezanne'ın görüşünü, “köpek görüşü” olarak niteler Rilke. Bir başka ifadeyle, bu tür görmeyi, dünyayı dilin ve bilincin aracılığı olmadan kendi özünde gören hayvanlarda bulmuştur. Bergson, bu görüşü, yazarın kendini aniden “konunun yüreğinde” bulmasını sağlayan esin ile karşılaştırır. Bu, “zihnin zihin tarafından doğrudan görülmesidir, kendiliğinden bilinçtir, gördüğü nesneden güçbela ayrılan bir görüş”tür.

Sınırlar yok olur... Aslında yok olmaz; “gerçekte” bir sınır olmadığı “görülür” hale gelir. Beden nedir ki? Belki de aynı temel elementlerden ve parçacıklardan oluşan ve bu anlamda homojen olan bir evrende, tıpkı Zodyak’taki burçların bize “göründüğü” gibi görünen bir form. Evet, sınır diye bir şey yok. Masa, koltuk, ağaç, kedi, Ay... Hepsi Bir ve aynı... Yalnızca bir bütün içinde görülen, duyulan, her ne ise, birlikte devinimi ya da aynı devinimin içinde olduğunu; Ay, ağaç, çiçek, ışık, sesle bir ve aynı olduğunu hissetmek. “Bir”, oradan geliyor ya da o demek...  Sınırlar silinir. Benlik erir. Bu, kozmosla bütünleşme halidir. Çam ağacı ve sen.... Yıldız ve sen... Yağmur damlacıkları ve sen... Bir’sindir.

Bir tapınaktır doğa, sütunları canlı
Anlaşılmaz sözler duyulur zaman zaman
Sembol ormanları içinden geçer insan
Tanıdık bakışlar süzer gibidir sizi

Bir derin, bir karanlık birlik içinde
Aydınlık kadar sonsuz, gece kadar geniş
Uzaktan söyleşen uzun yankılar gibi
Renkler, sesler, kokular karışır birbirine

Kokular vardır çocuk tenlerinden taze
Obua sesinden tatlı, çayır gibi yeşil
Kokular da vardır azgın, zengin, gürül gürül

İnsana sonsuz şeylerin tadını veren
Misk, amber, aselbent, buhur gibi kokular
Duyuları, düşünceyi alıp götüren

(“Çoklukta Birlik”, C. Baudelaire, çev. Sabahattin Eyuboğlu)

***

 

M. Ponty, “bir kavşaktaymışçasına, Varlık'ın bütün yanlarının buluşması” olarak tanımladığı bu görüşün evrensel birlikle bağlantısını vurgular: “Bir tek görüştür bize öğreten, farklı, 'dışsal', birbirine yabancı varlıkların yine de mutlak bir şekilde beraber olduklarını, eşzamanlılığı...” Borges'in “doruk coşku” olarak adlandırdığı deneyimde de vardır bu:

Sonra unutamayacağım, iletemeyeceğim o şey oldu. Tanrısalla, evrenle (bu sözcüklerin anlamlarında bir ayrım var mı, bilmiyorum) birlik gerçekleşti. Doruk-coşku, simgelerini yinelemez; Tanrı, bir yalazda, bir kılıçta ya da bir gülün halkalarında görülmüştür. Ben çok ulu bir Çark gördüm, gözlerimin önünde değildi, arkamda da değildi, iki yanımda da değildi ama her yerde aynı andaydı.

Sanatsal, ilahi, kozmik ya da evrensel haz. Kozmik haz ya da kozmik hüzün... Sınırların silindiği yerde doğan kozmik haz... İmgeler de orada doğar. Esin ya da vahiy, aynı şey... İmge dediğimiz, işte o sınırların yok olduğu anda kozmozla konuşmaktır. M. Blanchot imgeyi açıklarken, “görme biçiminin bir tür değme olduğu, görmenin uzaktan bir dokunma olduğu zaman”dan, “görülen şeyin görüşü kavradığı, sonu gelmez kıldığı ve bakışın ışıkta donduğu”ndan söz eder. Onun imge kavramı, esriklik, büyülenme, gerçeğin sorunsallaşması, sınırların ortadan kalkması ve adsız bir bütünlükle kurulan evrensel birliği içerir.

İmgenin oluşturduğu bu kendinden geçme içinde, kendimizin dışında olduğumuz andan başlayarak, “gerçek” kaypak bir egemenlik altına girer, orada artık ne sınır ne ara ne de an kalmıştır ve orada yansımasının boşluğu içine çekilmiş her nesne kendini adsız bir bütünlükle doldurmaya bırakmış olan bilince yaklaşır. Evrensel birlik böylece yeniden kurulmuş gibi görünür.

Ne yazık ki bu deneyimin sonuna kadar gidilemez, anlık bir çakıştır o... Geçiciliktir. Ruhta yanıp sönen yıldızlar. Ayışığının şekil verdiği ağaç gövdeleri... Yaklaşılabilir, bakılabilir, göz ucuyla görülebilir ama dokunulamaz. Bergson'a göre bu son derece firari bir deneyimdir, yakalanması mümkün değildir, çünkü “Eğer biri ardında hissettiği uyarımı yakalamak için arkasına dönerse, o kaçıp gider”. M. Blanchot'da esin, Orpheus'un bakışıdır. “Şarkıyı dert etmeksizin, yasayı unutturan arzunun sabırsızlığı ve sakınımsızlığı için Eurydike'ye bakmak, işte esin budur.”

Esin, büyülenme, esrime, işte o yakalanamayan, yakalanamaz olan, bu anlamda da aslında olmayan ânın içine yuvarlanmaktır. Yuvarlanmak, çünkü o istemdışıdır. Kaygandır. Salt duyumdur. Tüm duyular, bedenin sınırlarını yok etmiştir. Dağılıştır. Mesafesizliktir. Salt özdeşliktir. Tekilliktir.

Düşünmek, düşünce, söz değildir, yazı hiç değildir. Düşünce ile, söz ile işgal edilmemiş zihindir o. Yazı ise çok uzaklardadır. Dil'e gelmeyendir. Hayatta kalma dürtüsünden de, bellekten de azadedir. İkinci kişilere gerek duymaz, iletişime ve anlatıya da... Tarih öncesine, dil öncesine götüren ândır. Zamanı delip geçer. Tek bir ândır. Zamansızdır. Gerçek ev'dir. İlkseldir, ilk'tir, Başlangıç'tır, Köken'dir. O, geri dönülemez olandır.

Dilthey ve Bergson, daha sonra da Husserl ve Scheler'in “yaşamı saf bir deneyimde” kavramaya yönelik felsefelerinde bilinç, dolaysız deneyimde ortaya çıkar. Bergson'un “saf süre”si (bilincimizin akışında fark ettiğimiz yekpare, bölünemeyen heterojen akış), Dilthey'ın Erlebnis'i... Husserl'in bilincin betimleyici teorisi için başlangıç noktası da “saf deneyim”dir, henüz dilsiz olan deneyim; ancak içsel zamansallık ve onun özneyle ilişkisi için şöyle der: “Bunun için elimizde adlar yok.” Agamben'e göre öznede deneyimin ilk durumuna, “saf deneyime, hâlâ dilsiz olan deneyime” asla ulaşamayız. “İlksel deneyim”, insanda özneden önce, yani dilden önce ortaya çıkan şeydir. Bu, dilin ötesinde bir yerde doğan deneyim, Deleuze'da “içkinlik düzlemi” kavramıyla birçok yönüyle açımlanmaktadır. Deleuze, “düşünülemeyen şey, düşüncenin içindeki düşünce-olamayan” şeklinde tanımladığı içkinlik düzleminin felsefe-öncesi olduğunu, henüz kavramlarla iş görmediğini, bir tür el yordamıyla ilerleyen deneylemeyi içerdiğini söyler. Bu deneyimin ise “düş, sayrıksı süreç, ezoterik deneyler, esriklik ya da aşırılık türünden pek akılcı ya da akla yakın olmayan araçlara başvurduğunu” belirtir.

Bu anlamda o, sanattan öncedir. Çünkü, sanatsal olanlar da dahil “ifade”ye gerek duymaz. Aynı zamanda sanatın kaynağı, kökeni olan şeydir. Ona en yakın duran şey, müziktir, danstır, şiirdir, belki resimdir; doğaçlama metin, otomatik yazı, bilinçakışı ve benzerleri sonra gelir. Müzik, dans, şiir, resim, onun dokunulmamış haline en yakın türler/biçimlerdir. Çünkü onlar, bağlantının kurulma yolunu izler. Ses, çizgi ve renk, bedenin devinimi, onunla eşzamanlıdır, onunla eşzamanlı doğar ya da doğabilir. Nietzsche'de her şeyin kökenindeki birliğe, hiçliğe götüren esrime olarak Dionysosça yaratı, içgüdü, beden ve müzikle birlikte anılır. Şiir, sesiyle onu yakalayabilir. Otomatik yazı, doğaçlama metin, bilinçakışı ise bundan sonraki aşamadır. Çünkü onlarda yine de “dil” devreye girer, belki dilin ilksel hali. Otomatik yazının yazan eli kökensel bir şeyle ilişkiye soktuğunu belirten Blanchot, “Bizi birdenbireliğe yönelttiği için de ona şiirden daha yakın hiçbir şey yok gibidir,” der. Ancak şiir, müzik, resim de çağlar boyunca dönüşüm geçirmiş ve belirli örnekler dışında bu kökenlerinden uzaklaşmıştır. Örneğin şiir, artık çoğunlukla bir tür “öğrenilmiş imge dilinin” çeşitli “durumlara çevrilmesi gibi durmaktadır. Bunların tümü de Köken'deki şeye, kökene ek'tir. Doğal olandan kültürel olana geçişin ilk ân'dır. Şeyler dünyasından kavram dünyasına giden geçidin girişidir. Duyumun, herhangi bir nedenle (hayatta kalma, iletişim vb.), im ile, imge ile, kavram ile “zaptedilmesi”dir. Bilincin ilk adımlarıdır. Oysa o bir düştür.

Azot sarhoşluğu gibi derinlere çeker. Bu yüzden de ardından hemen her zaman melankolinin gelmesi kaçınılmaz belki de. Çünkü onu bir kez gören, duyan ruh onu görmediği, duymadığı zaman huzursuzlaşır (can sıkıntısı), o esrikliği ister, bedeninde o “kara safra”nın dolaşmasını özler, yeniden, bir daha, bir daha... Sanatın kalp atışlarıdır melankoli, rahmidir ya da ülkesidir ama o gökkuşağı(yla)(-nda) dans gibidir.

S. Zweig, Nietzsche için şunları söyler: “Bu esin dolu süratin girdabında, esrik düşüncelerin bu dinmeyen şelalesinde ayaklarının altındaki düz ve sert zemini kaybetmesi, Nietzsche’nin, zihnin bütün şeytanlarınca parçalanmış olanın artık kim olduğunu bilmemesi, o sınırsızın kendi sınırlarını artık tanımaması şaşırtıcı bir şey midir?” Yine benzer bir sonu yaşayan Hölderlin içinse, “Onun esriklikten uyanışı her zaman bir tür ruh ölümüdür; geri düşmüş olan bu adam, hassaslığının verdiği aşırı bir kırılganlıkla, gerçek hayatı yine derhal boğucu ve bayağı olarak algılamaya başlar, Onun melankolisi esrimeye verilen bir tepki halinden başka bir şey değildir,” der.

Ruhu sınırlarından çıkaran, o sınırların dağılışıyla salt duyumdan ve hazdan oluşan başka bir âleme çeken bu bir tür dansın ardından çöküntünün gelmesi, aslında o şahane renk halkalarının aniden kaybolup yerini ışıksız gri (kara-gri) bir gökyüzüne bırakması ve kişiyi sınırları dağılmış (ortadan kalkmış) bir ruhla oracıkla öylece yakalayıvermesi (bırakması) yüzündendir. Kusursuz bir âlemden, “gerçeklik” denilen hata ve kötülük dolu bir dünyanın kendini zorla göstermesindendir.

Aşk, sanat ve ölüm neden bu kadar yakın birbirine ya da birbirinin aynı? Çünkü dağılıştır tümü. Sınırlar bozulur, parçalar tüm evrene dağılır. Ne fark eder ki? Orada ya da burada... Yaşamda ya da ölümde evrene ait olmaklığımız değişir mi?


Kaynaklar

Maurice Merleau Ponty, Göz ve Tin, çev. Ahmet Soysal, Metis Yayınları, [1996], 2012.

Giorgio Agamben, Tarih ve Çocukluk, çev. Betül Parlak, Kanat Kitap, 2010.

Maurice Blanchot, Yazınsal Uzam, çev. Sündüz Öztürk Kasar, Yapı Kredi Yayınları, 1993.

Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Felsefe nedir?, çev. Turhan Ilgaz, Yapı Kredi Yayınları, 1993, 2001.

Stefan Zweig, Kendileriyle Savaşanlar, çev. Nafer Ermiş, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1989.

Lale Müldür, Saatler / Geyikler, Yapı Kredi Yayınları, [2001], 2008.