Mutlak İfade Özgürlüğü

İfade özgürlüğünün pratikte sınırı yoktur. Söylenecek söz, dile gelecek düşünce; kovuşturmaya konu olabilecek kadar yanlış, muzır, aykırı da olsa, illaki mecrasını bulur. En azından, konuşulmasın diye kovuşturulan, kovuşturuldukça konuşulan, konuşuldukça filizlenen söz ve düşünceler vardır. Öte yandan, soldan sağa bütün siyasi konumlara sirayet etmeye meyyal bir muhafazakârlık, sözü ve düşünceyi kendi suretinde sabitlemeye koyulur. Gelgelelim, hayat bu gayreti bütünüyle boşa çıkarmasıyla meşhurdur. Hele iletişim devrimiyle (big tech’in tekelci tahakkümünü hesaba katarak, karşıdevrim mi demeli?) sınandığımız bu çağda, bu, ziyadesiyle böyledir. Ağız torba değildir, büzülmez, dilin de kemiği yoktur.

İfade özgürlüğünün sınırı, salt bir teorik varsayım olarak bile, bir türlü iki ayağının üzerinde duramaz. Sınır, adı konulduğu andan itibaren, bir geçiş rejimiyle gözetlenip düzenlenen, geçilmemesi kâh telkin kâh icbar edilen, geçildiği takdirde başımıza kötü şeyler gelebileceği söylenen, haliyle bir şekilde, bir cüretle geçilebileceği ima edilen, neticede varlığıyla bizatihi yokluğuna işaret eden bir olgu olarak karşımıza çıkar durur. Ve sınır hep geçilir, geçildikçe de buharlaşır. Sahile çektiğiniz çizgileri, diktiğiniz kumdan kaleleri düşünün. Özgürlük, dalga dalga, karayı örseleyen tehlikeli sularla gelir.

Konuşanı susturma çabasının kalbinde, zaten söylenebilmiş olanı söylenemez kılmaya çalışmanın yaman çelişkisi yatar. Hedef, en azından, meşum sözün tekrarlanıp yayılabileceği koşulları ortadan kaldırmaktır. Bu, mümkündür. Doğumuna engel olunamayan bir sözün veya düşüncenin serpilemeden katli, totaliter dürtü ve olanaklarınızın ne kadar etkili olduğuna bakar. Mesela, Çin Halk Cumhuriyeti gibi bir ülkeyi yönetiyorsanız, zararlı bulduğunuz bir fikrin serbestçe dolaşmasına belki çabucak, en azından bir süreliğine mâni olabilirsiniz. Ancak, yasakçılığa bu denli elverişli koşullarda dahi, insanlara varlığını unutturduğunuz bir fikir, berisinde bir boşluk bırakacaktır. Dil, çekilmiş diş misali kaybedilenin izini sürer. Hele “burada” olmayan —diyelim ki, daha cömert bir hürriyet anlayışı— “orada, bir yerlerde” varsa, sansürün tek işlevi, devlet erkânına yönelik palyatif bir anksiyete tedavisinden ibaret kalır. Dayattığınız şekil ve içerikte konuşmayanı susturmak, hep geç kalmaya mukadder bir hamledir. Öncesinde, susturacak olanın da muaf tutulamayacağı, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir vazife vardır: Susturulacak olana kulak vermek, hatta dikkat kesilmek. Söz kanatlarını çırpmasa, avcının vurabileceği hedef de kalmaz. Duymak istemediğinizi böylece duyarsınız. Zaten duymak zorundasınız.

Bastırılan, nezaketle değil, ısrarla geri döner. Uygurlara yapılan zulüm saklandıkça sızar, örtbas edildikçe ifşa olur.[1] Salman Rushdie öldürülmeye çalışıldığında, Şeytan Ayetleri çok satar.[2] Gülşen ettiği bir laf yüzünden tutuklandığında, laf da, lafa takılanlar da, lafa takılanların muradı da bin bir tartışmaya konu olur, bin bir soruya maruz kalır.[3] Ama en mühimi, bu taarruz karşısında henüz umudunu ve aklını (ilki olmasa, ikincisi nasıl olsun) yitirmemiş olanlar, bir kez daha “Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorum?” sorusunu sorarlar ve muhtemelen, umutla, bu kadim soruya evvelkilerden daha cüretkâr bir yanıt ararlar.

Salman Rushdie de hayat memat meselesi olduğunu bildiği, her gün ölümle yüzleşme pahasına imtihan edildiği bu soruya, şükür ki, hep cüretkâr cevaplar verdi. Bir emsali de şu: Ayetullah Humeyni’nin 1989 yılında Rushdie hakkında ölüm fetvası çıkarması akabinde, Rushdie’yi bir nefret nesnesine dönüştürme amacı taşıyan, International Gorillay adlı, 1990 yapımı, Pakistan menşeli filmin Britanya’daki gösteriminin yasaklanmasına, bizzat Rushdie itiraz etmişti. Filmin sonunda, “Rushdie” adlı karakter kutsal kitaplardan çıkan yıldırımlarla çarpılıp yanarak ölüyordu.[4] Gerçek hayattaki Rushdie ise, yıllar sonra yazdığı anılarında, sansüre karşı o günlerde keşfedip sahiplenegeldiği tutumunu şöyle özetlemişti: “En menfur ifadeye bile geçit vermek, onu hasıraltı etmekten yeğdir. Nefret uyandıran bir şeye herkesin gözü önünde itiraz etmek, hatta onu aşağılamak, ona tabu ihtişamı bahşetmekten yeğdir.” International Gorillay, Rushdie’nin ifadesiyle, “meydana çıktığında, piyasanın muhakemesine tabi kılındığında, güneş görmüş vampir gibi pörsüdü ve yok olup gitti.”[5]

Her zaman böyle olmaz tabii. Dracula’dan biliyoruz; vampir, gün ışığında, birden toz kesmez, güçlerini ciddi ölçüde yitirerek var olmayı sürdürür. Rushdie’nin sergilediği türde bir mutlak ifade özgürlüğünün sağlayacağı umut edilen aydınlık ve ferahlıkta, nefret söylemlerinin, iyiliğin söylemleri karşısında mutlaka dağılacağının hiçbir garantisi yoktur. Bir kere, iktidarın uzantısı olmakla oyuna avantajlı başlayan nefret söylemleri vardır. İfade genelde serbesttir belki ama, bazı ifadeler diğerlerinden daha serbesttir. Yine de bu dengesizliği iyi niyetlerle gidermek amacıyla, sansürün cazibesine kapılıp ifade özgürlüğüne “iyilik, doğruluk” adına sınır çekmeye çalışmak, yenmeyi, etkisizleştirmeyi amaçladığınız söylemlere can katma ve “tabu ihtişamı bahşetme” riskini artırır.[6]

Salman Rushdie, yoldaşı müteveffa gazeteci Christopher Hitchens gibi, günümüzde ifade özgürlüğü mutlakçılığının (free speech absolutism) bayrağını taşıyanlardan sayılır. En tahammül edemediği şeyin, “Evet, ifade özgürlüğü olsun, ama...” diye başlayan cümleler olduğunu söyler.[7] Mutlak ifade özgürlüğü anlayışı, bu özgürlüğe getirilen herhangi bir sınırlamanın yalnızca söyleyeni değil, dinleyeni de fikirlerin serbest dolaşımından mahrum bırakacağını tespit ederek, sınırı belirleyecek otoritelerin iyi ve kötü söylemleri ayırt etmede faziletli ve yetkin olacaklarını varsaymamayı salık verir. Bu anlayış, otoriteye güvensizliğin bazen anarşizme de selam çakan en liberal tasavvurlarındandır. İfade özgürlüğü mutlakçılığında, ABD Anayasası’nın birinci ek maddesi, ABD’yle sınırlı kalmayıp başka ülkelerdeki siyasi-hukuki savlara da ilham verecek bir düstur olarak işlev görür: “Kongre ... ifade veya basın özgürlüğünü kısıtlayan ... herhangi bir yasa yapmayacaktır,” der madde.[8] Bu hükmün en geniş biçimde yorumlanması ve kayıtsız şartsız uygulanması talep edilir. Bu bakışta, ifade özgürlüğünün lâmı cimi yoktur. Hitchens, bir adım öteye gider ve diğer bütün özgürlüklerin membaını da ifade özgürlüğünde bulur.[9]

Şiddete çağıran söylem meselesine gelince, mutlakçı cenahta açıkça yorumlandığını göremesem de izlenimim şudur: Mutlakçı görüş, şiddete çağıran söylemin (mesela, bir “katli vaciptir” fetvasının) hatip ve icracılarının mutlak ifade özgürlüğünün yarattığı ve yaşandığı medeniyet havalisinden kendi rızalarıyla çıkarak ceza hukukunun sahasına girdiklerini söyleyebilecektir. Şiddete çağrı, hürriyet değil, takibat konusudur. Diğer taraftan, “şiddeti, düşmanlığı, kini teşvik/tahrik”, “kamu güvenliği açısından tehlike” gibi nispeten müphem kategorilerin, doğrudan şiddet çağrısında bulunmayan söylemlere teşmil edilerek istibdat uğruna suiistimal edileceği, yine mutlakçı görüşün en isabetli uyarılarından olacaktır.

Dünyanın hâl-i pür-melâline, her gün uyandığımız haberlere bakacak olursak, ifade özgürlüğünün sınırını düşünmeye ve belirlemeye zorlanacağımız şartlardan kaçamayacağımız aşikâr. Sınırı çekmeye her davet edilişimizde, Rushdie ve Hitchens kadar cesur olmayı seçebileceğimizi unutmamalı. Keza sınırın hep kuma çizildiğini ve özgürlüğün, dalga dalga, bütün sınırları silebileceğini de...


[1] John Sudworth, “The faces from China’s Uyghur detention camps”, BBC, Mayıs 2022, https://www.bbc.co.uk/news/extra/85qihtvw6e/the-faces-from-chinas-uyghur-detention-camps.

[2] “Saldırıya uğrayan Salman Rüşdi'nin 'Şeytan Ayetleri' kitabının satışları arttı”, Gazete Duvar, 18 Ağustos 2022, https://www.gazeteduvar.com.tr/saldiriya-ugrayan-salman-rusdinin-seytan-ayetleri-kitabinin-satislari-artti-haber-1577917.

[3] Berza Şimşek, “Gülşen'in 3 yıla kadar hapsini isteyen iddianame kabul edildi, ilk duruşma 21 Ekim'de”, BBC Türkçe, 6 Eylül 2022, https://www.bbc.com/turkce/articles/cw0n6gzr7ggo.

[4] International Gorillay, https://www.youtube.com/watch?v=KAQlYGeprhk.

[5] Salman Rushdie, Joseph Anton, Jonathan Cape, Londra, 2012, s. 256. Rushdie’nin “piyasanın muhakemesi” (judgment of the market) vurgusu, John Stuart Mill’e, hatta John Milton’a uzanan liberal ve cumhuriyetçi düşünce cereyanlarında izi sürülebilecek “fikirler piyasası” (marketplace of ideas) mefhumuna göz kırpar. 20. yüzyılda bu mefhuma somut anlam kazandıran, ifade özgürlüğü konusundaki —en hafif tabiriyle— ikircikli yaklaşımı nedeniyle ayrı bir yazıda incelenmeyi hak eden ABD Yüksek Mahkemesi yargıcı (Gülşen Bayraktar Çolakoğlu’nun üç yıla kadar hapsini isteyen iddianamede kayıtlı “kamu güvenliği açısından açık ve yakın tehlike” kriterinin mucidi) Oliver Wendell Holmes Jr. olmuştur. Holmes, Abrams v. United States kararındaki muhalefet şerhinde, “fikirlerin serbest ticareti”nden dem vurur ve “Hakikat için en iyi test, bir düşüncenin piyasada rekabet ederek kabul görme gücünde ortaya çıkar,” buyurur. Türkçeye “meydan, çarşı, pazar yeri” manasındaki Venedikçe piàsa ve İtalyanca piazza kelimelerinden geçen (bkz. Nişanyan Sözlük, https://www.nisanyansozluk.com/kelime/piyasa) “piyasa” sözcüğünün liberal düşünce tarihi içerisinde salt iktisadi bir kategoriye indirgenemeyecek yönlerine bakmanın, zihin açıcı olabileceği notunu düşelim.

[6] Jacob Mchangama, Nazilerin, iktidara gelmeden önce sansürlenmiş olmanın “mağduriyet”inden, iktidarları devresinde fazlasıyla nemalandıklarını, bilendiklerini anlatır. “Even noxious ideas need airing—censorship only makes them stronger”, The Economist, 31 Ocak 2020, https://www.economist.com/open-future/2020/01/31/even-noxious-ideas-need-airing-censorship-only-makes-them-stronger.

[7] Bkz. “Salman Rushdie on Charlie Hebdo: Freedom of speech must be absolute”, https://www.youtube.com/watch?v=dqMPyIHdgqc.

[8] Tamamı şöyledir: “Kongre, dinî bir kuruma ilişkin olan veya serbest ibadeti yasaklayan; ifade veya

basın özgürlüğünü kısıtlayan; ya da halkın sükûnet içinde toplanma ve şikâyete neden olan bir halin düzeltilmesi için hükümetten talepte bulunma hakkını kısıtlayan herhangi bir yasa yapmayacaktır.”

[9] İfade özgürlüğünde mutlakçılığın “net” bir savunusu için bkz. Christopher Hitchens, “Why Even Hate Speech Needs to Be Protected”, Reader’s Digest, 7 Nisan 2021, https://www.rd.com/article/freedom-speech-most-important-first-amendment-right/. Hitchens, “ifade özgürlüğü mutlakçılığı” yakıştırmasının hoş bir ironi barındırdığına dikkat çeker, çünkü despotizme, mutlakıyetçiliğe (absolutism) savrulmayı imkânsız kılabilecek kuvvet, ona göre, zaten mutlak ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğüne dair tartışmalar hakkında güzel bir özet ve nüanslara önem veren liberal bir sınırlama argümanı için bkz. Nigel Warburton, Free Speech: A Very Short Introduction, Oxford University Press, 2009.


Görsel: Michael Dziedzic