İşçi Sınıfının “Kayıp” Siyaseti

Düşmanlarımız sınırlarımızı geçmediler

Karıncalar gibi zayıflığımızın içinden sızdılar

Nizar Kabbani

 

Şili’de Boriç iktidara geldiğinde sevinmiştik. Neoliberalizmin kalesinde ve sosyalist siyaset için büyük hayal kırıklıkları yaratan bir ülkede, kapitalizmle ve patriyarkayla meselesi olan bir siyasal teklif iktidara gelmişti. Üstelik genç bir ekiple. Boriç önderliğindeki koalisyon iktidara geldiğinde sonunun Podemos ve Syriza faciaları gibi olmaması temennileri de bu sevinçle iç içeydi.

Maalesef yine bir hayal kırıklığı yaşandı. Boriç yönetimi önce yerlilerin topraklarını sermayeye açtı, Boriç’ten önce direnen yerliler yine polisle karşı karşıya geldiler. Bununla kalınmadı, kademe kademe küresel sermayenin işçileri sömürmesini kolaylaştıran kararlara imzalar atılmaya başladı. Son aldığı bir kararla bir Amerikan maden şirketine verdiği izinlerle başkent Santiago’nun su sisteminin kirlenmesine ve kırılgan ekosistemin dengesine yapılacak bir saldırıya onay verdi. Faturasını işçi sınıfıyla birlikte doğaya yazarak… Haliyle böyle kararlar sürdükçe sol-sosyalist kamuoyu bir yenilgi düşüncesine kapılıyor.

Kapitalizmi aşma düşüncesiyle siyaset yapan ve düzenin değişmesi için gayret gösteren herkesin böyle hissetmesi çok anlaşılır. Peki, neden böyle oluyor? Demokratik yollarla iktidara gelinse bile küresel sermayenin ve sermaye dostu organizasyonların ablukasından korunarak halklara umut veren iktidar modeli/yaklaşımı neden tutmuyor? Yoksa göle maya çalmaya çalışan Nasrettin Hoca gibi “ya tutarsa” diyen bir siyaseti mi teklif ediyoruz? Kapitalizmi aşacak bir siyasi projeksiyonumuz yok mu gerçekten? Don Quijote’un, Yoldaş Pançuni’nin sonu bir yere varmayacak trajikomik maceraperestliğinden ibaret mi arzuladıklarımız?

Sorunu literatüre başvurarak ve belki de biraz geçmişe dönerek konuşmak bir yol haritası çıkarmak için anlamlı duruyor.

Gerçek bir işçi sınıf iktidarı için işçilerin önderliğini benimsemiş bir işçi demokrasisi, siyaset yapan yapılar için öncelikle gerekir

Eğer bir ülkede gerçek bir işçi sınıfı iktidarı ve işçi demokrasisi olmazsa kendisine sosyalist diyenler dahil her türlü siyasetin Boriç iktidarının yaptığı gibi şeylere tevessül etmesi kaçınılmaz. Çünkü alınan kararların bütünün çıkarını gözetmek için sermaye saldırılarından kaçınılması için güçlü bir denetim ve öz örgütlülük gerekiyor. Böyle bir durumun oluşabilmesi de ancak siyasetin gerçek bir işçi tabanına ve önderliğine yaslanmasına bağlı. Profesyonel devrimcilerin çıkardıkları haklı sesler, “orta sınıf” birtakım duyarlılıklar, beyaz yakalıların sosyal medya uyanıklıkları ve homurdanmaları yeterli olmuyor. Çünkü sermayenin saldırı enstrümanları her gün daha da çeşitlenirken manipülasyon kabiliyeti de artıyor. Ve saldırı sadece yerel değil, küresel…

Burada izahı temellendirmek için mağara alegorisine tekrar başvurmak yerinde olacaktır.

İşçileri, halkları, ezilenleri mağaranın içine hapsedenler mağaranın kapısına gardiyanlar koyuyorlar. Bu gardiyanlara kimler en yakındır ve olan bitene en doğrudan kimler şahitlik eder? Bu soruya verilen muhtelif cevaplar var. Mesela Mihri Belli -bence türedi ve ucube bir yaklaşımla- “zinde güçler” kavramını icat ederek işçilerin mağaranın girişinden uzak olduğunu ve kapıyı zorlama kabiliyetinin olan bitenin farkında olan, sisteme de nüfuz kabiliyeti sergileme imkânı olan memurları, askerleri ve okuryazar kesimi öne çıkarmıştı. Bu siyaset hâlâ çeşitli görüntülerle karşımıza çıkıyor. Ancak bu “zinde” unsurlar gerçekten de kapitalizmin yarattığı tahribatı en doğrudan görebilenler midir? diye sorduğumuzda içimize sinen bir evet cevabını veremiyoruz. Hem tahribatı doğrudan yaşamadıklarından hem de bir düzeyde sistemi taşıyan kolonlara destek sunanlar bu kesimden çıktığından net bir “evet” çıkamıyor. Bu durum zindeliklerini de gölgeliyor.

Sistemin yarattığı tahribatı en yakıcı ve canlı biçimde geçim derdi çeken ve fazla mesailere, iş cinayetlerine, güvencesiz çalışmaya, asgari ücretlere maruz kalanlar görüyor. Beyaz yakalılar ve endişeli modernler olarak tariflenen insanlar ise ezilmemenin yollarını çok daha kolayca bulabiliyorlar. Kimi zaman ailelerinden kalan birikimler, kimi zaman eğitimlerinin sağladığı imkânlar, çoğunlukla da ses çıkarmamayı tercih ederek kendilerine verilen işlerine bakarak… Haliyle profesyoneller, endişeli modernler, beyaz yakalılar bir yere kadar anlamlı unsurlar olmalarıyla birlikte sisteme dair kalıcı bir dönüşüm için güven vermiyorlar.

İşçi sınıfının önderliğini tartışma konusu edenlerin öne çıkardığı en önemli argümanlardan birisi boş zaman sorunudur. Bu argümana göre, işçiler boş zamanları olmadığından örgütlenme için itici güç olma kabiliyetlerini güvencesiz çalışmanın yükseldiği bu zamanda kaybetmişlerdir. Günde 12 saat çalışan işçiler “kendisi için sınıf” olma istidatlarını geliştirmekten yoksun kalıyor, ister istemez… Pek de haksız bir çıkarım değil bu, ancak şu soruyu da ister istemez akla getiriyoruz: Sürekli sermaye sınıfının saldırısı altında olan bir işçi mi hakları ve mücadelesi konusunda zindedir yoksa boş zaman bulabilen birisi mi?

Sistemin saldırılana karşı korunaklı alanlar bulabilme, doğal olarak gerçekleşen yaşlanma halleri ve tekrar eden siyasi “başarısızlıklar”, genç ve “orta sınıf” istidatları olanların zindeliklerini zamanla sisteme teslimiyete ve sisteme karşı çaresizlik görüntülerine bırakır. Gençken kuşanılan rüzgâr ister istemez kaybolur ve zaman ilerledikçe kapitalizmin saldırılarından daha az etkilenmenin yolları bir şekilde geliştirilir. Kapitalizmin sürekli ezdiği ve üstünden yükseldiği işçiler ve ezilen halklar içinse bu durum geçerli değildir. Aslında bir zindelikten çok bıkmışlık ve bir “yorgun demokrat”lık hikâyesi daha olasıdır.

Marx’ı hâlâ haklı çıkaran tespitlerden biri de burada gizlidir. Hem Platon’dan miras kalan mağara alegorisiyle hem de zamanla zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayacağını öngördüğü işçi sınıfının örgütlenme ve mağaranın kapısını tutma kabiliyetine güvenen Marx’ın tespiti, neticeyi olmazlaştıran başka etkenlerle birlikte düşünüldüğünde gayet de doğrudur. Sosyalist devrim işçi sınıfının kendi eseri olacaktır. Mağaranın başındaki gardiyanları ancak örgütlü işçi sınıfı alaşağı edebilir.

12 Mart yükselen ve örgütlenen işçi ve köylü önderliğini bastırmak için yapılmıştı. 15-16 Haziran eylemlerinin rüzgârının neden doğru bir izlek sunduğunu darbeden pekâlâ çıkarabiliriz. Bu işçi eylemlerinin 12 Eylül Darbesi’ne giden süreçte sistemin muhafızları için ne denli tetikleyici olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Bir diğer örnek de 89 Bahar Eylemleri’dir. Bu eylemlere kadar cesareti ve özgüveni kırılmış sol siyasetlerde kayda değer bir kıpırdanma yaşanmamıştı. Özal, Bahar Eylemleri ve neticelerinden dolayı iktidarını kaybetti. Erdal İnönü’nün başbakan olmasında da bu eylemlerin payı büyüktür.

Maalesef sosyalistlerimiz patron düzeninin gözünü korkutan kalkışmalarla romantik bağlar kurmaktan öteye geçmiyorlar. İşçi önderliğini ve demokrasisini genelde dillerine bile almamayı tercih ediyorlar.

Önce değişsin, sonra dönüştürürüz olmuyor, sermaye sınıfı aptal değil!

Devamla, Boriç, Syriza, Podemos gibi siyasetlerin düştükleri hatanın bir diğer boyutu da “önce bu baskıcı iktidar değişisin, ondan sonra elimizdeki kadroya sosyalizmi öreceğiz” yaklaşımıydı.

Parlamentoyu ve bazı devlet aygıtlarını burjuva siyasetinin elinde almakla düzenin değişeceği düşüncesi pek de anlamsız değil. Devlet aygıtlarında belirleyici olmak büyük bir imkân, ayrıca sosyalist siyasetleri rahatlatacak her dönüşümün içinde bulunduğumuz bu bıkmışlık çağında anlamlı olduğunu düşünmek birçokları için normal. Velev ki biraz rahatladık, iktidar zayıfladı ve korku duvarı aşıldı. Sonrasında kapitalizme karşı mevzi kazanabileceğimize gerçekten emin miyiz? Bunun örnekleri oldu ve maalesef sol-sosyalist siyasetlerin ya da toplumsal dönüşümü arzulayan siyasetlerin yenilgilerini, sönümlenmelerini çokça gördük. Mısır’da, Yunanistan’da, Ekvator’da, Brezilya’da, hatta sosyalizmin daha çok kök saldığı bazı ülkelerdeki dönüşümlerde bile zafer sonrası rüzgârın artık arkamızda olmayabileceğinin örneklerini gördük. Çünkü sermayenin saldırısı sadece içeriden olmuyor. Küresel birtakım müdahalelerle de karşımıza çıkıyor.

Mesela Yunanistan AB’nin (Almanya’nın) saldırılarına karşı direnememişti. Brezilya’da Lula gibi bir figür hapsedilerek siyasetten uzaklaştırıldı ve Bolsonaro gibi bir faşist iktidara gelebildi. Yunanistan Syriza hezimet sonrasında toparlayamadı ancak Brezilya’daki sosyalist hareket organik bir işçi örgütlenmesiyle yükselmişti ve geri gelmekte ve faşist provokasyonlara karşı örgütlü bir tepki verme kabiliyeti sergileyebildi.

Başka bir örnek olarak, Arap Baharı döneminde Mısır’da etkili olan ve orta sınıf refleksler sergilenen -ancak arka planında işçilerin yarattığı bir muhalefet rüzgârına yaslanan- Kifaye Hareketi, Hüsnü Mübarek devrildikten sonra güçlü bir işçi örgütlenmesine yaslanmadığından önce kapitalizmle pek meselesi olmayan Müslüman Kardeşler iktidarına engel olamadı, daha sonra liberal anlatının rüzgârına kapılarak dönüştü ve darbeciler tekrar iktidara geldiler. Tunus’ta ise güçlü bir sendikal muhalefete yaslanıldığından iktidar dönüşümü sermaye sınıfına karşı daha küçük bir yenilgiyle şekillendi. En azından darbeciler iktidarda değiller ve işçilerin müdahaleleri ülke siyasetinde daha ve hâlâ belirgin.

Bu “önce değişsin, sonra bize sıra gelecek” yaklaşımındaki teslimiyetçilik -pekâlâ mesihçilik de diyebiliriz- ve çaresizlik düşüncesi büyük oranda işçi sınıfıyla siyaset yapma arzusundan ümit kesme ile ilişkili. Eğer sınıfa güvenmiyorsanız ya da bu işçilerle olmaz diyorsanız teslimiyetçilik ve siyaseten büyük bir çaresizlik düşüncesine kapılmanız kaçınılmazlaşır.

Siyasal alanın doğal neticeleri olan halkla temas kurma ve gerçek bir siyaseti örme zahmetine girmeden ve konfor alanlarını terk etmeden politik doğruculuğu oynamak düpedüz dışarıdan gelecek bir kurtarıcıya bel bağlamaktır. Bu hiçbir burjuva siyasetini de rahatsız etmeyecek bir apolitiktik örneği… Sadece parlamentoda nutuk atmakla, sosyal medya homurdanmalarıyla, Facebook fenomenliğiyle ve gündeme gelme kabiliyetiyle hiçbir kalıcı siyaset örülemez.

Peki, önceliğimiz ne olmalıdır?

İşçi sınıfını, halkı, ezilenleri sermaye düzenine, devletin sermaye için kullanılan tekelleşmiş şiddet aygıtlarına, gelirden ve iaşeden mahrum bırakma tehditlerine karşı koruyan mekanizmaları ihdas etmek gerekir. Çünkü kalıcı dönüşümler için aşılması gereken merhaleler bir günle ya da birkaç ayla sınırlı değildir. Bazı kritik engeller aşılsa bile devrimci durumun kemale ermesi zaman alır. Takati kalmayan bir sınıfın siyasal arzusunu sürdürebilmesi mümkün değildir.

Haliyle adına ister komünler deyin, ister komiteler, şûralar, işçi meclisleri, kooperatif dayanışmaları deyin, kapitalizme ve sermaye saldırılarına karşı işçi sınıfını koruyabilecek ve tepki gösterebilecek mekanizmalar ihdas edilmeden alınan hiçbir zafer bizi bir yerlere taşımayacaktır. Sermaye sınıfının elinde bulunan enstrümanlar devlet dışı aktörleri ve müdahale imkânlarını aktifleştirmelerini de kolaylaştırıyor. Sermaye hem aptal değil hem de hayli kabiliyetli...

Özetle “önce devrim, sonra bir işçi demokrasisi/iktidarı” değil, devrimci duruma hazır ve işçi demokrasisine hazır bir örgütsel yapı önceliktir. Malumunuz sermaye sınıfı tarihten ders çıkarmayı çok iyi biliyor. Kimse işçi sınıfına devrimci bir durumda iktidarı tepsiyle sunmayacak.

Bitirirken…

Girişteki epigrafa selam vererek kapatayım. İşçiler ve ezilenler her zaman ve durumda kendiliğinden bir sınıf olmaya devam edecekler. Eğer sermaye sınıfı sömürme arzusunu dizginlemeyecekse, -ki tarih bunun imkân dahilinde olmadığını söylüyor- sermaye sınıfıyla bir şekilde çatışan bir işçi sınıfı olmaya devam edecek. Bu bir uzlaşmaz çelişki olarak sürecek. İşçi sınıf ise ancak bir kimlik olarak kanıksandığı ölçüde örgütlenme ve kendisi için sınıf olma imkânına kavuşacak. Siyasal teklifler bir kimlik olarak işçi sınıfını gözettiklerinde ancak doğal olarak gelişmesi gereken bu siyaset yükselebilecek. Ama gelin görün ki bunun pekâlâ farkında olan sosyalist siyasetler böylesine teveccüh göstermiyorlar.

Sermaye sınıfının karşısında aldığımız yenilgileri, bizim adımıza siyaseti ördüğünü iddia edenlerin tutumlarında ve açtıkları gediklerde arasak mı artık?