Eleştirmenlerinin çoğu için şu artık aksi düşünülemez bir önkabul haline gelmiş durumda: ABD Başkanı Donald Trump bir faşist. Gerçekten de bazıları, Trump yönetiminin iç politikalarında, özellikle de belirli anayasal hakların askıya alınmasına olanak tanıyan “istisna hali” doktrininde, Nazilerin “baş hukukçusu” ve siyaset kuramcısı Carl Schmitt’in fikirlerinin yankılarını görüyorlar. Jeopolitik açıdan çalkantılı geçen birkaç haftanın ardından Schmitt’in eserleri, günümüzle olan ilgisi bağlamında yeniden gündeme gelmiş durumda.
2025’te yayımlanan yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, Venezuela’ya düzenlenen operasyon, başkanın Grönland, Panama, Kolombiya, Meksika ve Küba hakkındaki sözleriyle Vladimir Putin’in Rusya’sına karşı sergilediği hoşgörülü tutum sonrasında şu soru daha sık sorulmaya başlandı: Trump, Carl Schmitt’in “büyük mekân” kavramını bazı yönlerden benimseyen biri mi?”
Schmitt, birçok yurttaşı gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’nın yaşadığı aşağılanma ve galip İtilaf Devletleri tarafından sözde “sömürgeleştirilmesi” karşısında öfkeye kapılmıştı. Uluslararası hukuku, Almanya’yı kalıcı olarak boyunduruk altında tutmak ve dünyanın kaynaklarını sömürmeyi kolaylaştırmak amacıyla galipler tarafından kurgulanmış düzmece bir müktesebat olarak görüyordu. Ama en sert eleştirisini Britanya’ya yöneltiyordu. Ona göre Britanyalılar, dünya tarihinin gördüğü en büyük imparatorluğu kurarken, aynı zamanda serbest ticaret ve enternasyonalizm vaazı veren ikiyüzlü “evrenselciler”di. Schmitt, Britanyalıları Amerikalılarla karşılaştırıyor ve bu karşılaştırma onların lehine olmuyordu. Amerikalılar 19. yüzyılda büyük ölçüde kendi kıtalarıyla sınırlı kalmış, yalnızca (Schmitt’in iddiasına göre) kandırılarak Birinci Dünya Savaşı’na sokulmuşlardı ki bu tutumları, o dönemde yeniden gündeme gelen Monroe Doktrini’ne uygundu.
İkinci Dünya Savaşı patlak vermeden kısa bir süre önce, Nisan 1939’da, Schmitt bu meseleye dair çözüm önerisini Kiel Üniversitesi’ndeki Politika ve Uluslararası Hukuk Enstitüsü’nde verdiği ve geniş yankı uyandıran bir konferansta açıkladı. Bu konuşma daha sonra genişletilmiş biçimde yayımlandı. Schmitt’e göre dünya, her birinin merkezinde bir imparatorluk (Reich) olan “büyük mekânlar”a (Großraum) bölünmeliydi. Her büyük mekânın kendine özgü bir kimliği, bir misyonu ve çevresindeki devletleri etkileyecek bir “kuvvet alanı” olmalıydı. Schmitt, bu mekânlara dışarıdan müdahale eden güçleri “mekânsal olarak yabancı güçler” (raumfremde Mächte) olarak adlandırıyor ve bu tür müdahalelerin “yasaklanması” gerektiğini öne sürüyordu. Schmitt’in bu kuramsal çerçevede, Avrupa’daki büyük mekânın merkezine Nazi Almanyası’nı yerleştirdiği ve bu alanı Anglo-Amerikan müdahalesinden korumayı amaçladığı açıktı.
Tüm bunların üzerine, Schmitt’in düşüncelerine bol miktarda antisemitizm de eşlik ediyordu. Çünkü Schmitt –tıpkı Hitler gibi– “Yahudi dünyası”nı; ulus-devletleri ve ulusal ekonomileri yıkmaya kararlı, özünde “evrenselleştirici” bir etki olarak görüyordu. Schmitt’in Großraum (büyük mekân) teorisinin Hitler’e ilham verdiği zaman zaman iddia edilir ama gerçekte Hitler, bu fikirden yaklaşık 15 yıl önce, 1923 gibi erken bir tarihte bir “Alman Monroe doktrini” çağrısında bulunmuştu. Öte yandan, Schmitt’in fikirlerinin, Japon İmparatorluğu’nun “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı” kavramında da yankı bulduğu söylenebilir.
Elbette, Schmitt’in vizyonu hayata geçemedi. Onun deyimiyle “Anglo-Sakson” güçler, Avrupa’dan uzak durmayı reddetti ve sonunda Hitler’le doğrudan karşı karşıya geldiler. Reich yok edildi ama bu, Almanya Avrupa’ya, özellikle de Yahudilere büyük bir yıkım yaşattıktan sonra oldu. Nazi rejiminin önde gelen temsilcilerinden biri olarak tanınan Schmitt, savaş sonrası dönemde sert biçimde eleştirildi ve 1945’ten sonra bir daha akademik görev üstlenemedi. Yine de, hem Almanya’da hem de Almanya dışında, sağ ve sol çevrelerde entelektüel etkisini sürdürmeye devam etti.
Son yıllarda Schmitt’in fikirleri yeni destekçiler buldu ve özellikle Batı’ya “meydan okuyan” devletlerde –başta Rusya olmak üzere– yeniden gündeme getirildi. Batı evrenselciliğine karşı çıkışı ve dış müdahaleden azade “büyük mekânlar” anlayışı, Moskova ve Pekin’de kolayca alıcı buldu. Örneğin, Putin üzerinde büyük etkisi olan, Ukrayna’ya yönelik saldırının entelektüel mimarlarından ve ünlü Avrasyacı ideolog Aleksandr Dugin, Schmittçi düşüncelerin hararetli bir savunucusudur. O da, tıpkı Schmitt gibi, Rusya’nın muhafazakâr ve Ortodoks Hıristiyan ilkelerini komşu ülkelere yaymasını ve Batı etkisini –özellikle de Anglo-Saksonları– “mekânsal olarak yabancı” sayarak dışlamasını savunuyor. Schmitt gibi, Dugin ve onunla aynı çizgideki pek çok Rus milliyetçisi de Britanya karşıtı; İngilizleri liberalizmin, uluslararası kapitalizmin ve sözde evrenselci ama gerçekte Rusya karşıtı zararlı fikirlerin başlıca taşıyıcısı olarak görüyorlar.
Trump’ın Ukrayna’ya toprak kaybı dayatma isteğiyle birlikte değerlendirildiğinde, bazı yorumcular artık dünyanın Trump, Putin, Şi Cinping ve belki de Narendra Modi arasında paylaşıldığı, yani Schmitt’in öngördüğü türden “büyük mekânlar”a bölündüğü bir döneme girdiğimizi öne sürüyorlar. Bu yorum ilk bakışta makul gibi görünebilir ama büyük ihtimalle yanlış. Üstelik bu yanlışlık yalnızca Trump’ın Carl Schmitt’ten doğrudan etkilenmiş olmasının ihtimal dışı olmasından değil daha temel bir yanlış anlamadan kaynaklanıyor.
Trump yönetiminin Batı yarımküreye öncelik verdiği ve 200 yıllık Monroe Doktrini’ni açıkça sahiplendiği doğru. Ama Monroe’nun bu doktrini ilk ortaya koyarkenki amacı, Avrupalı güçlerin Amerika kıtasında yeni sömürgeler kurmaktan vazgeçmesi karşılığında ABD’nin de Avrupa’nın işlerine karışmamasını sağlamaktı. Ne var ki bu anlayış zamanla tamamen tek taraflı bir hal aldı: Washington, “kendi” kıtasına dışarıdan hiçbir müdahaleyi –Küba gibi bazı istisnalar dışında– kabul etmedi ama aynı zamanda başka kıtalarda, özellikle Avrupa ve Asya’da da nüfuzunu yaymaktan geri durmadı. Amerikalıların tavrı adeta şunu diyordu: “Sizin olan da benimdir, benim olan ise yalnızca bana aittir.” Bu tutum birçok kişi tarafından ikiyüzlülükle eleştirildi; Asya’daki pek çok çevre ABD’nin bölgedeki varlığına sert şekilde karşı çıktı. Öte yandan Norveçli tarihçi Geir Lundestad’a göre, Avrupalıların önemli bir kısmı ABD’nin bu şekilde etkili bir güç olarak kıtaya yerleşmesini, dış müdahaleye karşı bir koruma olarak gördü ve bunu memnuniyetle karşıladı. Lundestad bunu, “davetle gelen imparatorluk” şeklinde tanımlamıştı.
Trump, bugüne kadar –kendine özgü tarzıyla da olsa– Amerikan yayılmacı siyaset geleneği içinde kararlı bir biçimde yer alıyor. Ukrayna’nın bazı bölgeleri dışında, başka hiçbir nüfuz alanını tanıdığına dair bir işaret yok. İran’a ağır darbeler indirdi, Venezuela’daki Rus hava savunma sistemlerini yok etti, İngiltere’nin desteğiyle Avrupa sularında Rus tankerlerini durdurdu ve onun döneminde CIA, Ukrayna ordusunun Rusya’nın petrol altyapısını hedef alan yıkıcı saldırılarını planladı. Bütün bunlar hakkında ne düşünürsek düşünelim, ortada ne bir stratejik ittifak ne de nüfuz alanlarına dayalı bir anlayış var. Trump bir faşist değil, bir narsisist. Kendi yanında başka hiçbir tanrının varlığını kabul etmiyor ve Putin ile Şi bunu gayet iyi biliyorlar. Schmitt, Trump’ı görse mezarında ters dönerdi ama aynı zamanda, Anglo-Saksonların “ikiyüzlülüğüne” dair inancının da doğrulandığını düşünmekten memnuniyet duyardı.
İlk olarak Guardian'da yayımlanmıştır.
İngilizceden Çeviren: Barış Özkul





