Öfke Tuzağı, Troller ve Başkalaşan Sosyallik

Oxford Sözlüğü, "rage bait“i (öfke tuzağı) 2025 yılının kelimesi olarak seçti. Çok açıktır ki bu, epey politik ve tecrübe edilenlere referans verir bir seçimdir. Zira hem sosyal medya günbegün hayatın bir parçası haline geliyor hem de giderek asıllaşan bu mecralar bir süredir hiç durulmayan öfke ihtilallerine muhatap.

Sosyal Medya ve  Sosyal Başkalaşım

Akıllı telefonların hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmeye başladığı 2010‘lu yılların ilk yarısından itibaren sosyal medya platformları da adeta soluduğumuz, yaşadığımız mecralar oluverdiler. Bu süreci Türkiye’den müşahade edenler bizim için bu konudaki kırılma noktasının 2014-2015 civarında olduğunu hissedeceklerdir. Sosyal medya platformlarının tarihi çok daha eskiye uzanmasına rağmen özellikle bu tarihlerde toplumun ciddi bir kısmı akıllı telefonlar vasıtasıyla buralara her dakika kolayca erişebilmeye başladı. Teknolojinin yeni harikaları olan bu telefonlar, yaygınlaştıkça, aşılanan bir topluluğun bir noktadan sonra sürü bağışıklığı geliştirmesini andırır şekilde kitleleri sosyal medya iklimine dahil etti. Bu mecralar; artık daha önceden olduğu gibi içinde yaşanılan günün haricinde bir istirahat, rahatlama, sosyalleşme noktası gibi idrak edilmiyor; aksine günü kaplayarak yaşanılanı şekillendiren bir varlık alanı olarak vücut buluyordu. Bu geçişin yumuşaklığı ve içten içeliği; toplumumuzun yaşadığı radikal dönüşümü, birçoğumuzun tasavvurunda dikkat celbetmeyecek, önemsiz bir olaymış gibi gösterebilir, gerçekliği makyajlayabilir, ama aslında belki de insanlık tarihinin gördüğü en büyük ve en süratli sosyal başkalaşım sürecinin içinden geçtik, geçmekteyiz.

Esasında bu dönüşüm, üstel yükselen dalgalar halinde yaşanıyor. İnsanların sadece yüz yüze iletişim kurduğu devirlerden gazete, radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarına kadar yaşanan medya serüveni, kabaca iletim kabiliyetinin gitgide demokratikleşmesiyle karakterize olur. Eskiden küçük, hakim zümrelerin tesirli silahları olan bazı kıymetli araçların gücüne bugün telefonu olan herhangi bir insan şansı yaver gittiği takdirde erişebiliyor, sesini duyurabilme gücünün arttığını hissediyor. Tabii durup düşünülmesi gereken nokta, bu demokratikleşmenin sahiden tek yönlü olup olmadığıdır. Belki de bu platformların iyice güç kazanıp tekelleşmeleri ve ilerleyen yapay zeka teknolojisinin bu mecraların algoritmalarını namütenahi kontrolle kutsaması, bireyin sanal düzlemde en demokratik günlerini çoktan geride bırakmıştır? Tabii bu retorik soru, içinde süzüldüğümüzün aşikarlığından kaynaklanıyor.

2010‘lu yılların ortalarına doğru, yani işin içine akıllı telefonlar vasıtasıyla gündelik erişim girdikten sonra sosyal medya platformlarının algoritmik yapısının değiştiğini her dikkatli göz fark edecektir. Örneğin, 2008‘in Facebook’unda kullanıcı iradesi dışında maruz kalınacak içerik minimum seviyedeydi, yani arkadaş olarak eklemediğiniz/takip etmediğiniz bir kişinin/sayfanın paylaşımlarını görmeniz çok zordu. Bugünün Facebook’unda ise neredeyse gördüğünüz çoğu şey, algoritmanın size sunduğu içeriklerdir. Bu modelin dehşet vericiliği; artık her kullanıcının sistemde iyi kötü tanımlı olduğu ve dolayısıyla bireyin özgür iradesinin, tercih kudretinin bir noktada fiilen kırıldığı düşünüldüğünde daha iyi idrak edilebilir.

İktisadi dinamiklerinden biliyoruz ki, sosyal medya platformlarının esas gayesi, kullanıcıları mümkün olabildiğince ekran başında tutmak, günlerinden mümkün olan en fazla payı almaktır. Bu gayenin köklerinde, reklam gelirlerinin arttırılması, daha fazla verinin toplanması ve toplumsal yön verme işleminin sağlanması gibi hedefler olabilir. Algoritmanın bu hedeflere ulaşmak için mükemmel bir alet olduğunu vurgulamaya gerek yok; algoritma, her bir kullanıcının temayüllerini tespit edecek, ona göre içerik sunacak ve böylece her kullanıcının dikkat süresini maksimize edecektir. Herbert A. Simon’ın ortaya attığı "dikkat ekonomisi“ kavramı da bununla ilişkilidir. Bilgi toplumunu, sanayi toplumundan keskin bir şekilde ayrımak bana pek mantıklı gelmese de neticede bilginin böylesine bollaştığı bir ortamda kullanıcıların dikkat süresini azamiye çıkarabilmenin, inanılamayacak kadar kompleks araştırmalar ve gayretlerle mümkün hale geldiği ortadadır. Maddi hedeflerden neşet eden ve kullanıcıya yönelmiş olan bu çabalar, temelde insanı anlamak yoluyla işe koyulur, çünkü kullanıcı/tüketici/müşteri insandır. Bu saikle insan hissiyatının detaylı bir röntgeni çekilir ve hangi hislerin tetiklenmesinin daha faydalı olacağı tespit edilir.

Öfke algoritması

Bana kalırsa dijital platform şirketlerinin, tetikledikleri takdirde onları hedeflerine bugün en maliyetsiz ve doğrudan götüreceğine karar kıldıkları his, öfkedir. Çünkü öfke, beraberinde karşılık vermek, mücadele etmek ve savaşmak güdüsünü getirir. Dolayısıyla kullanıcıyı reaktif hale getirmenin en kolay yoludur. Mutluluk, şaşkınlık, üzüntü durumlarında platforma tepki ve veri kazandırma şansı görece daha düşüktür; ama öfke durumunda cevap vererek, kavganın içinde kalmayı seçerek dikkatin daha fazla yöneltilmesi ihtimali yükselir. Bu ihtimal yükseldikçe de kâr maksimizasyonu, kaçınılmaz olarak -ve şirketlerin öngördüğü şekilde- artacaktır. Yani öfke, bu şirketlerin, platformlarında hüküm sürmesini doğal olarak arzu edecekleri bir duygu iklimidir, zira daha çok kazandıracağı kesindir. Bu maksatla, her kullanıcının sosyokültürel, sosyoekonomik ve ideolojik konumu tahlil edilmeli, onları en çok kızdıracak içerikler tespit edilmeli, provokatif bir şekilde önlerine çıkarılmalı ve en sonunda da etkileşim beklenmelidir. Bu, kâr maksimizasyonunun ve beraberinde gelecek olan kitle kontrol gücünün zorunlu bir emridir; tabii olarak eylemlerin toplum ve birey ölçeklerindeki sosyolojik ve psikolojik sonuçları göz ardı edilir, yani regülasyonların yokluğunda şirketlerden bir etik freni beklemek safdillik olacaktır.

Başta Twitter (X dememecilik!) olmak üzere sosyal medya platformlarının, çizdiğim teorik çerçeveyle uyuşur şekilde son yıllarda gitgide sertleştiğini sanırım herkes gözlüyordur. Bu platformlara, uzun zamandır sadece toplumsal cereyanları takip edebilmek için bakan birisi olarak sürekli kimlik politikaları üzerinden teşekkül eden gerilimler görmeye başladım, örüntüyü tespit edebilmek için bunları farklı kollardan inceledim, zira bunlar yalnız bana tesadüf ediyor da olabilirdi. Bugün sosyal meselelere biraz ilgi gösteren ve bunu algoritma nezdinde bir miktar içeriğe bakarak teyit etmiş olan herkes Twitter’a her girdiğinde kanı beynine sıçratacak gönderiler görüyor ve sürekli gündemin çıldırtıcılığından şikayet ediyor.

Burada değinilmesi gereken bir nokta da, makro düzlemde direksiyonu öfkenin tetiklenmesine kıran şirketlerin, mikro düzlemde yaratacakları iktisadi değişiklikler ve iş kollarıdır. "Trollük“ diye tabir ettiğimiz "savunurculuk“ ve "damarına basmacılık“, bana kalırsa makro düzlemdeki bu iktisadi tercihin doğal bir sonucudur. Öfkenin dikkat ekonomisinin nadide bir enstrümanı haline geldiği bu iklimde, sanal dünyanın KOBİ‘leri de hayatta kalabilmek için istihdam yaratacaklardır. İşte "trol“ diye nitelendirdiğimiz sosyal medyadaki cevval elemanlar, gündelik iaşelerini fonlayan bu yapıların güdümündedirler.

Bu istihdam ilişkisi, yalnızca iktisadi bir perspektiften de ele alınamaz. İnkâr edilemeyeceği üzere sosyal medyanın yükselişi, imrendiğimiz hayatlara daha sık şahit olmamızı beraberinde getirdi. Eskiden nispeten kendi sosyoekonomik yankı odamızdayken şimdi Hindistan’daki çöplük sakininden Manhattan’daki "Penthouse“ sahibine kadar hepsini görüyoruz, izliyoruz ve onlar hakkında yargıda bulunuyoruz. Sosyoekonomik ilginin çoğunlukla tek yönlü olarak tepeye yöneldiğini kabul edersek bu yankı odası kaybının, geniş kitlelerde duygusal boşluklar yarattığını söylemek yanlış olmayacaktır. Tabii medya her zaman en tepeyi göstermiştir, bu sistemik bir ihtiyacın getirdiğidir. Fakat medyanın geçirdiği dönüşümle birlikte kurgunun, özellikle de ana akım medya eliyle yıllar boyu standardize edilmiş halinin merkez tekelinden çıkması ciddi bir uyanış ve anomi hali yarattı. Bence bu yeni samimi dalga da insanların kendi dünyalarında memnun olmak kabiliyetini yitirmesine yol açıyor. Kanımca trollüğü, bir diğer koldan bu memnuniyetsizliğin ve duygusal yoksunluğun giderilmesi olarak analiz etmek de yerinde olacaktır. Zira günlük siyasi kavga içerisinde trollere yönelik eleştiriler yalnızca bahsettiğim "iaşe“ penceresinden yöneltilmekte, amiyene tabirle "üç beş kuruşa şahsiyetlerini sattıkları“ dillendirilip adeta siyasi stres atılmakta.

Ne var ki  kitleselleşerek kurumsallaşmış olan bir yeni iş kolu bu kadar basit bir siyasi kinin ve öfkenin tenkit tekeline bırakılmamalı, diye düşünüyorum. Kaldı ki bu, zaten trolü fonlayanın esas amaçlarından da birisidir ve bu yüzden trolü ve yaratılan nefret iklimindeki işlevini hakkıyla idrak edebilmek, onun duygusal yoksunluğunu da anlamaktan geçer.

YouTube’da yayımlanan bir videoda felsefeci Ömer Aygün bu konu hakkında konuşuyor ve trol prototipinin esasında anlam kaybından ve yaşam standartlarından memnuniyetsizlikten doğan bir psikoloji ile böylesine saldırganlaştığından söz ediyordu. Buna katılmakla beraber bu psikolojinin hasıl olmasındaki ilk nedenin, tekrarlayayım, sosyal medyanın yapısı itibariyle maddi yankı odalarını yıkması olduğunu düşünüyorum. Bugünkü manzarada artık halinden memnun olmayan birçok insan, büyük sistemlerin stratejik bir tercihi olan öfke iklimi içerisinde irili ufaklı siyasi sistem parçalarına meşruiyet kazandırmak için ucuza dolgu malzemesi oluyor ve olacaktır. Çünkü emeğin yapısı tek boyutlu, arzı neredeyse sınırsız, talep ise kısıtlıdır. Sosyoekonomik memnuniyetsizliğin ve öfkenin bilinçli kullanımının ayyuka çıktığı bir toplumsal sistemde bu bir tercih değil, ancak yapısal gerçekliğin kuytudaki bir tezahürü olabilir. Tüm ekonomik gerekçelerin yanında işverenler tarafından trole anlam enjeksiyonu da yapılır (belki bu hizmet içi eğitime benzetilebilir!), böylece eylemleri ve savundukları varlığını anlamlı kılmaya başlar. Yani trol kısaca, içinde nefes aldığı devasa yapının kendi kârını gözeterek aldığı kararları, yine o yapının emrindeki algoritma tarafından gözüne sokulmuş sosyoekonomik hiyerarşideki konumundan memnuniyetsiz olduğu için uygulamaya razı olmuş/ikna edilmiş bir taşeroncuktur. Burada trajikomik ama anlaşılır olan şey ise trolün memnuniyetsizliğinin, dışlandığı sistem eliyle onu yine daha memnuniyetsiz kılacak bir gelir dağıtımının gereci olarak kullanılmasıdır. Bu da insanlık tarihinde sık sık gördüğümüz talihsiz bir tablonun günümüzdeki yansımalarından birisidir.

Öfke nosyonunun, dijital platformların idaresinde ne denli manalı olduğuna kabaca değindik. Şimdi akla yatar sebep-sonuç ilişkilerinden kopmayarak, fakat bir miktar da komploculaşarak daha derin düşünelim. Şunun farkındayız ki; bahsettiğimiz platformlar iktisaden devamlı olarak büyüyen, hakimiyet ve kontrol alanlarını genişleten oligopolleşmiş yapılardır. Platformlar üzerinde yüksek etki gücüne sahip olan Musk ve Zuckerberg’ün toplam servetleri de yakında 1 trilyon doları bulacak gibi gözüküyor ki dünyada resmen kaydedilmiş olan 3028 milyarderin toplam serveti toplam 16 milyar doları biraz geçiyor. Hem Musk ve Zuckerberg’ün toplam servetinin büyüklüğü hem de geri kalan milyarderlerin, milyonerlerin ve başka yapıların kontrolündeki milyarlarca doların nispeten hantallığı göz önünde bulundurulursa ve tabii bu ikilinin çekirdeğinde konumlandığı yapıların periferik güç potansiyeli de hesaba katılırsa, dünya gündemi üzerindeki belirleyiciliklerinin yalnızca bu ikilinin insafına kalmış olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Kâr ve güç maksimizasyonu hedefiyle öfkeyi araçsallaştıran bir yönetim anlayışının bundan da fazlasını elde etmek için daha radikal yöntemlere başvurmayacağını kim söyleyebilir?

İktidarın Katmanları

Bu soruyu cevaplayabilmek için iktidar mefhumunun katmanlarını kavrayabilmek; kimin, ne seviyede iktidar sağladığını bilmek gerekir. Dahl’a göre iktidarın tanımı basittir. A, B’nin normalde yapmayacağı bir şeyi yapmasını sağladığı ölçüde güçlüdür, kolayca anlaşılabileceği üzere bu tespiti en kolay seviyedir. Direkt, gözle görülebilir ve ölçülebilirdir. Arendt’in, şiddeti; iktidarı yaratmak ve sağlamaktaki yetersizliği üzerinden eleştirdiğini biliyoruz, şiddetin iyi bir iktidar yaratma aracı olmadığı genel bir kabul görmüştür. Bu yüzden Dahl’ın tanımı olan "decision-making“ (karar alıcılık), iktidarın birinci yüzü olarak tanımlanır. Bachrach ve Baratz ise gücün düzensizliğine ve tabakalaşmışlığına atıf yaparak iktidarın yeni bir tanımını yaptılar; bu, "agenda-setting“, yani gündem belirleme gücüdür. Hangi meselelerin gündeme taşınıp hangilerinin taşınmayacağını belirlemek çok daha derin bir iktidar alanına işaret eder ve bu da iktidarın ikinci yüzüdür. Steven Lukes içinse bu tablo, gücü yalnız davranışsal bir açıdan ele aldığı için yetersizdir. Bu fikrine binaen "preference-shaping“ denilen başka bir iktidar yüzü daha tanımlar; bu artık iktidarın çok kuvvetli bir yüzüdür, hem gözle görülerek tespit edilecek bir hali yoktur hem de gündemi belirleyip belirlememekle uğraşmaz. Muhatabı olan kitlelerin doğrudan tercihlerini, isteklerini ve hayallerini şekillendirir. Bir noktada kültürel iktidardır, "fikirleri iktidarda olmaktır."

Gücün bu üç yüzüne ek olarak Foucault’nun bakışına da değinelim. Foucault’ya göre ruh, gücün icrasının kurbanıdır. Bu tanım, esasında gücün artık bireyler arası bir ilişki olmaktan çıkıp topluluğun ruhu üzerindeki hegemonik bir kırbaç olduğunu anlatır. Bu açıdan bakıldığında artık güce odaklanılmaz ve tesir ettiği özneye odaklanılır, çünkü gereken güç mefhumunun ruha nasıl sızdığını tespit etmektir. Foucault’nun tanımı bu yüzden disipliner-doktriner bir bakış sunar ve toplumsal normalin içselleştirilmesine değinir. Özneye, herhangi bir baskı altında kalmaksızın okul, hapishane yahut aile gibi kurumlar tarafından güç uygulanır ve bu iktidardan şikayet edilmez. Şimdi az evvelki soruya dönelim. Menfaatini bu platformlar üzerinden şekillendiren kuvvetli aktörlerin öfkeyi araçsallaştırmanın da ötesinde daha radikal yöntemlere başvurmayacağından emin olabilir miyiz?

Öncelikle dijital platform şirketlerinin iktidarın birinci yüzünü çoktan içselleştirdiğine şüphe yoktur. Hem platform içi yasal uygulamalarla hem de gücün ve iktidarın doğası gereği gayriresmî kanallardan bunu yapabilirler, kişilere ve kurumlara açıklanabilir bir doğrudanlıkla müdahale edebilirler. İktidarın ikinci yüzü açısından ise, biliyoruz ki algoritma, bu mecraların gündemini belirlemekte esas unsurdur ve aksi yönde ne kadar gayret etsek de artık belirlenmiş olan gündemden bütünüyle kaçmamız mümkün değildir. Bana göre öfke ve dikkat ekonomisi ilişkisi, tesir altındaki özneler olarak iktidarın bu yüzüyle iletişimimizin bir parçasıdır. Platformlar; seks gibi öfkenin de sattığına, etkileşim kazandırdığına kanidirler ve bunu algoritmik bir strateji haline getirmişlerdir. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken nokta, iktidarın ikinci yüzünün yalnızca „gündem belirleme“ olarak adlandırılmamasıdır, o bir yandan da ilk yüzün zıddı olan "non-decision-making“dir – yani "karar al(dır)mama“. Zira gündem belirlenince gündeme getirilmeyenler ve dolayısıyla "konuşulmayacaklar“ da otomatikman belirlenmiş olur. Bu bakımdan mevzubahis mecraların kimlik politikaları üzerinden öfkeyi araçsallaştırmasının, kendileri açısından çok daha verimli olduğu söylenebilir. Çünkü bu platformlara sırtını dayamış olan yüksek gelir gruplarının giderek gürbüzleşen ve kristalizasyon tezgahından geçen servetlerinin global gelir eşitsizliğindeki yadsınamayacak rolü en şık haliyle bu şekilde konuşulmaz, tartışılmaz olur.

Yani kısacası bu platformlar iktidarın ikinci yüzünü savunma refleksiyle gayet akıllıca kullanmaktaktadırlar. Peki ya iktidarın üçüncü yüzü olan "preference-shaping“? Dijital platform şirketleri sahiden bu kadar güçlüler mi, tercihlerimizi de şekillendirebilirler mi? Her şeyden önce bu şirketlerin algoritmalarının ve reklam güçlerinin zaten bu konuda öncü nitelikte olduğunu söylemek gerekir, en basitinden normalde almayacağınız bir çikolatayı sevdirerek tüketim alışkanlığı kazandırabilirler, yumuşak müdahalelerle tatile gideceğiniz lokasyonu belirleyebilirler yahut toplumsal bir olaya vereceğiniz reaksiyonu biçimlendirebilirler. Fakat vurgulamak istediğim asıl nokta; tercihlerin daha köklerinden değiştirildiği ve yeniden üretildiği bir ihtimalin sesidir.

Peki ya kavga da o kadar gerçek değilse?

Nefretin bu denli görünürleştiği ve aşikar olduğu bir ortamda bazı tespitler ve tahminler yapıyoruz. Gerçekliğin, bu platformlar tarafından bütünüyle yansıtılmak yerine, belirlenen sübjektif önceliklerin optimizasyonu amacıyla gölgelendiğinden söz ediyoruz. Öfkenin haddinden fazla göz önüne getirilmesinden, kavganın belirli taşeron güçler kullanılarak gündelik bir norma dönüştürülmesinden bahsediyoruz. Bu noktada benim sorum şu olacaktır: "Peki ya kavga da o kadar gerçek değilse?“ Biliyorsunuz; şu ana kadar tamamen gerçekte var olan bir şeyin ağırlığının, su taşıyacağı değirmen hesap edilerek bilinçli olarak arttırıldığı varsayımına dayandık. Bu doğru ya da yanlış olabilir - ama sadece bir miktar doğru da olabilir. Sosyal medyadaki kavgaların gerçek sorunlarımızdan neşet etmediği düşüncesi yeni değil; özellikle de kimlik politikalarının güç kazandığı bir iklimde bu, akla yatar bir sorgulamadır. Benim takıldığım nokta ise, tüm dünya sathında kimlik politikalarının yükselişiyle finansal elitin yükselişinin eşzamanlılığıdır, özellikle son on seneye bakacak olursak bu ortak yükselişi daha net bir şekilde saptarız. İllaki bir komplo aramaya gerek yok; gelir dağılımının etkisiyle tabanın iktisadi taleplerine cevap veremeyen siyaset kurumu, belki de rotayı mecburi olarak kimlik politikalarına kırmıştır. Tabii bu finansal elitin ellerinin armut ağaçlarına uzandığı senaryo için daha makul bir izah olabilir, gerçeklik bundan daha kompleks ve girift olmalıdır. Dünya çapında etkinlik gösteren siyasi organizasyonların finansal elit tarafından doğrudan fonlanması mümkün değildir; fakat bu, dolaylı yoldan gayet tabii yapılabilir. Gündem oluşturmak, gündemde ağır basacak olanları saptamak, gündemin nereye ve nasıl sirayet edeceğini organize etmek ve tabii bunun akabinde oluşacak kavgaya bir bütçe ayırmak. Bu mesai; finansal elit tarafından mevcudiyetini korumanın ve genişletebilmenin küçük bir bedeli olarak da idrak edilebilir. Buna mukabil yönlendirdikleri, yönelttikleri ve fonladıkları kitleler sahiden samimi bir şekilde mücadele edebilirler; ama daha geniş açıdan baktığımızda neredeyse iktidarın tüm katmanları tarafından rafine edilmiş, şekillendirilmiş ve tamamen öngörülebilir hale gelmişlerdir. İnsanlık tarihinin gördüğü en kapsamlı kitle kontrol cihazı üzerine, küçücük bir akıl yürütme...

Son olarak, şayet hal ve gidişat böyle ise karşılaşabileceğimiz muhtemel sonuçları, gelecekte bizi bekleyebilecekleri sorgulayalım. En başta, bendini aşarak çoktandır gerçekliğin ta kendisine dönüşmüş olan sosyal medyanın içerisinde vuku bulacak herhangi bir hadisenin, dışında kalan "reel“ hayatı etkilemeyeceği, gerçek dışı bir tahmin olacaktır. Artık tesir seviyesi neredeyse bire birdir. İnternette gündem olan şey, okulda da, işte de, metrobüs durağında da gündemdir. Bundan yola çıkarak söyleyebiliriz ki, dijital platformlarda yaşanacak öfke patlamaları; toplum psikolojisine için için yerleşme potansiyeli ve gücüyle, şakası olmayan tehditlerdir. Gününün en az 7-8 saatini bu platformlarda geçirerek bin bir kavgaya, nefret söylemine maruz kalmış bir kişi, hangi derecede olgun olmalıdır ki bu iki ekosistemi birbirine karıştırmasın ve reel hayatın sahici dengelerine uygun hareket edebilsin? Zaten sosyal medya etkisinin gerçekliğin dengelerini saptırmasına giderek daha fazla şahit oluyoruz; bunlardan aklıma gelen en absürdü, yaklaşık 2 sene önce birisinin (E.A.) Beyoğlu’nda kılık kıyafetinden ve elindeki bayraktan hoşlanmadığı bir adama yumruk atması idi. İlk dikkat çeken şey; failin, savunduğu siyasi çizginin sosyal medyada kalıplaşmış olan ifadelerini bire bir kullanıyor olmasıydı, öyle ki sanki E.A, bir fabrikada üretilmişti! Elbette „bir Arap sevici“ karşısında vatan müdafaasında olduğuna samimiyetle inanıyordu ve sahiden de „samimi“ bir davranış sergilemişti. Oysa bu davranış, yani sadece siyasi gerilim yüzünden kendisinden yaşça büyük bir adama saldırıp onu hırpalamak, gerçek hayatın dengeleri içerisinde bakabilecek olsak, manasız ve hoş karşılanmayacak bir hareketti.

Bu ve bunun gibi olaylar da bize gösteriyor ki, sosyal medyadaki öfke iklimi; bize yan mahallelerimizi önceden planlanmış bir formatta sunarken aslında bir yankı odasına da hapsetmiş olur. "Düşmanlarımızı“ görebilmemizle kendimize korunaklı bir köşe seçeriz; bu köşe, öfkenin yol göstericiliğinde idealize edilmiş konforlu bir köşedir. Burada istediğimiz gibi olabilir, istediğimiz kadar özgür ve rahat şekilde hükümler verebiliriz – ve işte gerçeklik de bu köşede bulanır. Nicel ve nitel verinin istismar edilerek yansıtıldığı bir sanal meydan kavgasında kendilerine yeni bir anne karnı inşa eden bireyler; mecburen gerçek dengelerin hüküm sürdüğü reel toplumsal alanlarda bulunduklarında sağlıklı kalabilecekler midir? Tabii ciddi toplumsal kutuplaşma ve nefretin yaşamlarımıza sinmesi, yalnızca dijital platformların mevcudiyetiyle açıklanamaz. Siyasi elit, sosyal koşullar, bir sosyal yapının benimsediği kaideler ve birçok şey var bunun kaynağında.

Velhasıl toplumumuzun akışında kaybolduğu bu sistematik uyaran bombardımanına dikkat etmek, minimal ölçütteki tesirleri tarafından efsunlanmadan/alıkonulmadan yapısal eleştiri getirebilmek, toplumsal çehrede meydana getirdiği çukurları fark edebilmek ve buna karşı her daim tetikte olmak gerekiyor.