Bir Söylemsel Biyografi Örneği Olarak Tanıl Bora’nın Demirel’i

“Meseleleri mesele etmezseniz, ortada mesele kalmaz.” Süleyman Demirel’e atfedilen bu meşhur özdeyişin aslında Demirel’e ait olmadığını Tanıl Bora’nın Demirel kitabından öğrendim. Bora, Demirel’in bizzat yazdıklarını, kayıtlı konuşmalarını ve tanıklarınca aktarılanları kapsayan uçsuz bucaksız bir malzemeyi titizlikle taramasına rağmen, bu ifadeye hiçbir kaynakta rastlamamış. Bunda şaşırtıcı olan, bu sözün Demirel’e ait olduğu yönünde yaygın kanaat. Ünlü kişilere aforizma uydurmanın elbette birçok örnekleri vardır. Hz. Muhammed’e atfedilen fakat hadis literatüründe mevzu veya zayıf olarak reddedilen sözler olduğu bilinir. Benzer biçimde Atatürk’e atfedilen, fakat kaynağı olmayan pek çok uydurma sözün de dolaşımda olduğu herkesçe mâlumdur. İlahî, entellektüel veya kamusal otorite figürlerine atıfla bazı uydurma sözlerin meşruiyet kazanması, kültürel açıdan tanıdık bir pratiktir. Fakat böylesine gündelik, esprili bir “motto”nun eski bir başbakan ve cumhurbaşkanına yakıştırılıyor olması özellikle dikkat çekicidir. Bu söz neden mesela Kemal Sunal veya Aziz Nesin değil de, Süleyman Demirel’in ağzından çıkmış gibi dolaşıma girmiştir?

Bu noktada “mesele etmemiz” gereken, sözün Demirel tarafından gerçekten söylenip söylenmediği de değildir. Günün birinde kenarda köşede kalmış bir gazete küpüründe, unutulmuş bir hatıratta ya da kaybolmuş bir televizyon kaydında bu sözün kaynağına rastlanırsa, bundan herhalde en çok Tanıl Bora memnun olacaktır. Esas “mesele etmemiz” gereken, Demirel’i az çok hatırlayan, yani onun 1950’lerden 2010’lara uzanan siyasal kariyerine tanıklık etmiş, farklı kuşaklardan insanların bu sözü ona yakıştırabilmesindedir. Çünkü Demirel, Türkiye’nin siyasi hafızasında esprili, pragmatik ve çoğu zaman düşündürücü ifadeleriyle yer etmiş bir şahsiyet olarak bilinir. Hatta onu daha iyi hatırlayanlar, iğneleyici karikatürlerin ve acımasız eleştirilerin de hedefinde olmuş olduğu ve bu eleştirileri kimi zaman “mesele etmeyen,” kimi zamansa onlara kendine özgü mizahi ve alaycı üslubuyla karşılık veren bir siyasal figür olduğunu bilir. Bu anlamda, Bora’nın Demirel’i Türkiye’nin kamusal hafızada yerleşik, özgün ve süreklilik taşıyan bir “Demirel söylemi” (veya Bora’nın tabiri ile “Demirel’in ‘kelamı’, sözcesi”) olarak adlandırabilecek bir olguyu analiz eder.       

Dolayısıyla Tanıl Bora’nın Demirel çalışması, kendi sunuş ve sonuç yazısındaki ifadesinin aksine, genelde faillik-yapısallık ikilemi etrafında kurgulanan ve bir politikacının yaşamını durumsal veya nedensel bir silsile içerisinde açıklamaya yönelen, tipik “siyasal biyografi” türlerinin dışına taşmaktadır. Demirel’in bir siyasetçi olarak hangi ilişkileri kurduğunu, nasıl müzakere ettiğini, nasıl karar alma süreçlerini yönettiğini veya hangi yöntemlerle parti ile devlet mekanizmalarını idare ettiğini merak eden okurlar, bu kitapta umdukları analizleri belki tam olarak bulamayabilirler. Fakar bu tarz analizlerin kaynakları konusunda birçok ipucu bulacaktırlar.

Öte yandan Tanıl Bora’nın yaklaşımı, bir “entelektüel biyografi” türünün karakteristik özelliklerini de tam olarak yansıtmıyor. Türkiye’de yakın tarihte belki en bilinen örneği olarak M. Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk: Entellektüel Biyografi kitabı ile karşılaştırıldığında çok daha farklı bir yaklaşım söz konusudur. Elbette Bora, Demirel’in düşünsel evreninin sosyolojik temelleri, ideolojik yönelimleri ve kavramsal referans ağları hakkında önemli tespitlerde bulunuyor (“Demirel, Türk sağının açıortayıdır” argümanı bu bağlamda çok yerindedir; Demirel’in kendi tabiri olan “devlet fikrinin adamı” ifadesinin kapsamlı analizi de siyasi düşünce tarihine önemli bir katkıdır). Fakat, Bora’nın analizi ne Demirel’i bir entellektüel olarak değerlendiriyor, ne de onun okuduklarının, yazdıklarının ya da düşünsel üretiminin entellektüel niteliğini merkezine alıyor.

Bunların yerine Bora, Demirel’in politik dilinin nasıl oluştuğunu, nasıl işlediğini ve kamuoyunda ve elitler arasında nasıl bir etkileşim yarattığını inceleyen, söylem analizi temelli bir yaklaşım benimsiyor. Tanıl Bora’nın sevdiği Almanca diliyle ifade etmem gerekirse, burada her iki anlamıyla bir “Demirelrede” söz konusudur. Yani Bora’nın incelediği Demirel söylemi, Demirel’in kendi sözlü ve yazılı ifadelerini Demirel hakkında söylenen sözlerle diyalektik bir çerçevede ele alıyor. Böylece, Demirel’in kamusal personasını, yalnızca kendi sözlerinin ve söz eylemlerinin toplamı olarak değil, aynı zamanda bu sözlerin alımlanma, yorumlanma, karşılık bulma ve yeniden üretilme süreçleri içinde şekillenen bir söylemsel etkileşim alanı olarak analiz ediyor. Bu nedenle, kavramsal bir adlandırma yapılacaksa, Bora’nın çalışmasını “söylemsel biyografi” olarak nitelendirmenin daha doğru olacağı fikrindeyim.

Kendine özgü bir tür olarak söylemsel biyografi, örneğin İngilizce “discursive biography” karşılığıyla, uluslararası akademik yazında pek yerleşik bir tabir olmasa da, söylem analizinin biyografik çalışmalarda çeşitli biçimlerde uygulandığı bilinir. Bora’nın çalışması bu yaklaşımı daha sistematik ve bütüncül bir biçimde bir hayat hikayesi formatında uygulayarak özgün bir katkı sunmaktadır. Bu sayede, Bora’nın söylemsel biyografi yaklaşımı, bize yöntem konusunda neleri “mesele etmemiz” gerektiğini göstermektedir.  

İlk olarak dikkat çekmek istediğim mesele, bir biyografik çalışmada söylem ile zamansal-mekânsal bağlam arasındaki ilişkidir. Söylemler, her zaman belirli tarihsel momentlerin, hayat tecrübelerinin ve mekânsal etkenlerin içinden doğar. Demirel’in aile geleneği, yerel aidiyet hissiyatı, millî ve dinî inançları, aldığı eğitim ve siyasal deneyimleri onun hem politik fikirlerini hem de politik dilini şekillendirmiştir. Ancak Demirel söylemi yalnızca bu bağlamların ürünü değildir. Bir siyasal aktör olarak Demirel, kendi ifade ettiği söylemleri ve söz eylemleri aracılığıyla içinde bulunduğu tarihsel momentlerin kamuoyunda nasıl anlamlandırılacağını da aktif biçimde etkilemiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin Soğuk Savaş ve sonrasına uzanan dönemleri bağlamında Demirel söylemi, bir yandan belirli bağlamların sonucu, öte yandan bu bağlamları tanımlama, yeniden çerçeveleme ve anlamlandırma kapasitesine sahip söylemsel bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu analitik çerçevede söylemlerin bağlamla kurduğu zamansal yakınlık ve uzaklık ilişkileri kritik bir önem taşır. Söz ile hafıza arasındaki etkileşim, söylem-bağlam ilişkisinin durağan değil, sürekli yeniden kurulan dinamik bir süreç olarak ele alınmasını gerektirir. Söylemler, geçmiş deneyimleri seçerek hatırlatır, yeniden çerçeveler ve böylece hem bireysel hem de kolektif hafızanın içeriğini dönüştüren etkin pratikler hâline gelir. Bu nedenle Demirel’in geçmişe dönük anlatıları ile Demirel hakkında sonradan aktarılan anlatılar, yalnızca “ne söylendiği” açısından değil, sözün anlatıldığı bağlam ile anlattığı bağlam arasındaki ilişki açısından da değerlendirilmelidir.

Bu açıkladığım söylem-bağlam ilişkisi açısından Bora’nın Demirel çalışması bir yandan son derece başarılı, diğer yandan eksik kalmaktadır. Mikro yapısal ölçekte, yani paragraf ve cümle düzeyinde, Bora söylem-bağlam ilişkisini muazzam bir titizlikle ortaya koyuyor. Bağlamından soyutlanmış bir dilbilimsel çözümleme yerine, Demirel söylemlerini (ki burada bilinçli olarak çoğul ekini kullanıyorum), üretildiği tarihsel, toplumsal, ilişkisel ve kavramsal bağlamlarla sürekli ilişkilendirerek, çok katmanlı bir anlamlandırma yöntemine tâbi tutuyor. Söylemlerin üretildikleri bağlamlara ne kadar yakın veya uzak konumlandığını, nasıl bazı ifade edilmeyen unsurlara atıf yaptığını, ne ölçüde belli bir olaya veya kişiye bir tepki verdiğini ve ne ölçüde tarihsel süreçlerin süzgecinden geçmiş geriye dönük bir tahayyül olduğunu okurlara hatırlatmayı asla ihmal etmiyor. Bora’nın Demirel söylemlerini daima bağlam içine yerleştirme ısrarı, söylemleri toplumsal-tarihsel süreçlerin ayrılmaz bir bileşeni olarak ele alma hedefini son derece berrak biçimde ortaya koymaktadır.

Makro yapısal ölçekte ise, yani kitabın ana bölümlerinin kompozisyonunda ve bu bölümlerin ele aldığı dönemlerin söylemsel olarak resmedilmesinde, Bora’nın bağlama verdiği önemin anlatı ilerledikçe görece azaldığı kanaatindeyim. Özellikle kitabın erken bölümlerinde Bora, Demirel’in çocukluk anılarından yola çıkarak geliştirdiği “köylülük felsefesi” ve laik ve dinî eğitim tecrübelerine ilişkin söylemsel çerçeveyi, dönemin mekânsal ve zamansal yapılarıyla sıkı biçimde örüyor. Özellikle, üniversite ve ilk meslek yıllarının etkisiyle şekillenmiş “mühendislik ethos’u” ve “su ontolojisi” kısımları Soğuk Savaş’a geçiş döneminin modernleşmeci ve kalkınmacı dünya görüşünü şahane bir şekilde ortaya koyuyorlar. Bu sayede daha tekil anlamıyla bir Demirel söylemi, hem toplumsal bir formasyonun içinde yetişen bir insanın dünyasını hem de o insanın kendi yaşadığı yerleri ve dönemleri kendi diliyle nasıl anlamlandırdığını gösteren geniş bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor. Bu bölümlerdeki güçlü bağlamsallık hem anlatının edebî akıcılığını artırıyor, hem de söylem ile bağlam arasındaki ilişkinin, siyasal aktörler tarafından nasıl bir “dünya yaratma” (worldmaking) pratiği olarak işlediğini de etkileyici biçimde görünür kılıyor.

Ne var ki Demirel’in aktif siyaset sahnesine girişiyle birlikte bu bağlamsal temellendirmenin daha çok mikro ölçekli bir düzeye çekildiği kanısındayım. Bu noktada, büyük ihtimalle Bora’nın hızlı ve özlü yazma alışkanlığının ağır basmış olabileceğini düşünüyorum. Oysa Demirel söyleminin Soğuk Savaş ve sonrasının ulusal ve uluslararası siyasal düzenleriyle kurduğu ilişki, kitabın ilk kısımlarında olduğu gibi daha geniş bir kadrajla resmedilebilseydi, eserin söylemsel biyografi yöntemi çok daha güçlü ve bütüncül bir anlatısal tutarlılığa kavuşabilirdi. Nasıl çocukluğu, ailesi, eğitimi ve mesleği üzerine olan söylemi onu değişen (ve bazen de değişmeyen) bir dünya düzeninde konumlandırıyorsa, Demirel’in anti-komünizmi, liberalizmi, milliyetçiliği, Nurculuğu ve devletçiliği de kendisini ve Türkiye’yi Soğuk Savaş’ın dünya düzeninde konumlandırıyor olmalı. Bunun cevabını arayanlar kitabın farklı kısımlarına serpiştirilmiş pek çok bilgi bulacaktır elbette. Fakat Demirel’in kariyeri ilerledikçe ister istemez çoğalan, çeşitlenen ve karmaşıklaşan Demirel söylemlerini Bora, çeşitli alt başlıklar altında, kısa fragmanlar hâlinde, kesit kesit ele alıyor. Bence bu yaklaşım, Bora’nın düzenli kısa analitik yazılar yazma alışkanlığını kitaba taşıyor ve spesifik unsurlar arayan okuyucuyu da kolayca yönlendiriyor. Ne yazık ki ama kitabın Demirel söyleminin makro ölçekli bağlamı ancak mikro ölçekli bağlamların yan yana gelmesiyle ifade edilmiş oluyor. Her ne kadar “bütün, parçalarının toplamından fazlasıdır” ilkesine içtenlikle katılsam da, bunun yanında daha kapsamlı bir bağlamlandırma çerçevesinin de analizi güçlendirebileceği kanaatindeyim.   

İkinci olarak dikkat çekmek istediğim “mesele” söylem ile eleştiri arasındaki ilişki üzerine. Genel olarak Tanıl Bora’nın kitap boyunca kullandığı üslup ile Demirel’in kimi zaman oldukça problemli olan siyasal mirasına yaklaşımı hem dengeli hem de eleştirel bir çizgi izlemektedir. Sol gelenekten gelen ve uzun yıllardır sağ siyasetin düşünsel dünyasını inceleyen bir araştırmacı olarak Bora, konuya her açıdan son derece hâkimdir. Bazı yerlerde, Demirel’in garipsenecek ya da eleştirilecek sözlerine ve söz eylemlerine şaşırtıcı derecede mesafeli ama aynı zamanda anlayışlı bir tutum sergileyerek, özellikle Demirel’e tepkisel yaklaşan okurlarda bir miktar kafa karışıklığı yaratabilecek pasajlar kaleme aldığı görülüyor. Ancak bunlar beni fazla rahatsız etmedi, çünkü kamusal alanda tanınan bir yazarın böylesine titiz ve analitik bir çalışma yürütürken gerektiğinde kendisini geri çekmesi ve okuru metnin aktardığı söylemle baş başa bırakması bana göre yerinde bir tercihtir. Zira Bora, Demirel söylemini bu düzeyde derinlemesine analiz ederek, Demirel’in eksiklerini ve çarpıtmalarını zaten büyük ölçüde kendi ifadelerinin bariz çelişkileri üzerinden görünür kılıyor. Nitekim Bora’nın Demirel’e merak ve ilgiyle yaklaşan bir “Demirelolog” olarak eleştirelliğinden de asla vazgeçmediğini teslim etmek gerekir.

Beni kitap boyunca daha çok rahatsız eden nokta, Bora’nın yer yer parantez içinde verdiği ya da ünlemle bitirdiği anlatıcı müdahalelerdir. Bu müdahalelerin Bora’nın genel anlatıcı tonu ile tam olarak örtüşmediğini hissettim. Söz konusu kısa ve vurgu yüklü açıklamalar, anlatının akışı içinde zaman zaman dışarıdan gelen bir uyarı izlenimi yaratmakta ve çalışmanın genel üslubuyla tam bir yeknesaklık oluşturmamaktadır. Okurken, akademik kitaplar yazan Tanıl Bora ile haftalık siyasi analiz yazılarını kaleme alan Tanıl Bora arasında bir tür çift seslilik varmış gibi bir etki oluşuyor.

Burada mesele ettiğim husus, eleştirel uyarıların içeriğinden çok, metin içindeki uyumla ilgilidir. Hiç şüphe yok ki, bu müdahaleler içerik bakımından Demirel söylemindeki çelişkilerin, örtük anlamların ve siyasal iletişim stratejilerine içkin boşlukların altını çizme amacı taşıyor. Özellikle karmaşık alıntıların tartışıldığı bölümlerde bu kısa ama sert müdahelerin pratik bir çözüm olduğu da yadsınamaz. Ancak yine de, özellikle monografi formatında, bu parantezli ya da ünlemli uyarıların kitabın anlatısal ve analitik tonu ile nasıl daha uyumlu biçimde bütünleştirilebileceği sorusu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu meselenin çözümüne dair hazır bir cevabım yok. Ancak sözünü ettiğim ton farklılıklarının en azından redaksiyonel düzeyde daha uyumlu biçimde formüle edilebileceği kanaatindeyim.

Bu iki ufak eleştirime rağmen Tanıl Bora’nın Demirel’i, yöntemsel açıdan yenilikçi bir katkı niteliği taşımakta ve Türkiye siyasetinin söylemsel evreninin incelenmesine yönelik güçlü bir model sunduğunu vurgulamak isterim. Bora’nın yaklaşımı, siyasetçilerin yalnızca hayat hikâyeleri, siyasal eylemleri veya düşünsel birikimleri üzerinden değil, aynı zamanda kamusal alanı şekillendiren söylemsel özneler ve nesneler olarak da analiz edilebileceğini ortaya koyması bakımından önemli. Söylemsel biyografi olarak adlandırılabilecek bu yöntem, Menderes’ten İnönü’ye, Ecevit’ten Erbakan’a, Evren’den Özal’a, Türkeş’ten Yazıcıoğlu’na, Çiller’den Yılmaz’a, Baykal’dan Erdoğan’a, Kılıçdaroğlu’ndan İmamoğlu ve Özel’e kadar Türkiye’nin yakın tarihinin çeşitli siyasal liderlerine uygulanabilecek geniş bir potansiyele sahiptir.

Abdülhamit Kırmızı’nın dile getirdiği gibi (Otur Baştan Yaz Beni: Oto/Biyografiye Taze Bakışlar, Küre Yayınları, 2012), biyografik çalışmalar Türkiye’nin seçkin üniversitelerinde ve uluslararası Türkiye Çalışmaları alanında uzun yıllar “büyük adamların tarihi” olarak terslenmiş ve küçünsenmiştir. Bu nedenle çoğu zaman taşra üniversitelerindeki tez çalışmalarına emanet edilen biyografi çalışmaları maalesef talihsiz sonuçlar doğurmuştur. Bugün hâlâ Türkiye’nin yakın tarihindeki önemli figürler hakkında nitelikli ve kapsamlı biyografilerin sayısı yok denecek kadar azdır. Varolan eserlerin birçoğu da övme ve yerme ikilemi arasına sıkışmıştır. Birleşik Krallık’ta Winston Churchill üzerine defalarca yeni biyografi yayımlanabilirken, Türkiye’de benzer bir birikimin ortaya çıkmamış olması üzücüdür. “Mükerrer” çalışmadan bu denli sakınan Türkiye tarihçiliğinde, İletişim Yayınları’nın, biri Tanıl Bora’nın bu kitabı, diğeri ise Murat Arslan’ın değerli çalışması olmak üzere, iki ayrı Süleyman Demirel biyografisini arka arkaya yayımlamış olması umarım olumlu bir gelişmenin habercisidir.

Süleyman Demirel’in bir diğer meşhur özdeyişine atıfla söylemek gerekirse: Eğer Tanıl Bora’nın Demirel kitabını tek kelimeyle değerlendirmem gerekse “iyi”, iki kelimeyle değerlendirmem gerekse “pek iyi” derim.