Bu kısa yazıda şöyle bir hat işleyeceğiz: Öncelikle gerçek sorununu ele alacağız ve problemi gerçek gerçek olarak ikinci dereceden bir düzleme taşıyacağız. Öyle ya, madem ki gerçek diye bir şey var, ve aynı zamanda da pek çok gerçek var, o halde gerçeklik rejimi ya da ekonomisini kuran asıl gerçekten söz etmemiz gerekecek. Bu asıl ya da gerçek gerçek fikri, bizi güncel ya da çağdaş sanat veya somut şiirin gündelik hayatı veya somut olanı gerçek diye kodlamasını sorgulamaya götürecek.
Bu sorgulamayı yaparken Nietzscheci gerçek eleştirisi ve Platon’un idealar dünyası kavramı bize yol gösterecek ve gerçeğin kısa bir tarihini sunacak. Bu tarih bize gerçeğin kuruluş ve değersizleşmesine dair bir içgörü sunacak ve bu içgörüyle güncel sanatın nihilizmi sergilenmeye çalışılacaktır. Buradaki temel nokta güncel-somut şiirin şiirden imge, müzik, düşünce vb. şeyleri atarken poetikaya sıkı sıkıl sarılı olarak kalması. Böylece, şiirden pek çok şey çıkarılırken, poetikanın neden egemenliğini sürdürdüğüne dikkat çekilmiş olacak.
Burada, poetikayla değil ama poetikalarla ilgili olarak derdimizi anlatması açısında iki de gönderme yapmak gerekiyor. Birincisi Pessoa’nın sandığından çıkan ve hepsi de farklı imza ve üsluplar taşıyan eserleri. Pessoa, görünen o ki, tek bir ses ve tek bir özneyle yetinememiş, bütün özellikleri kateden bir poetikalar çoğulluğuna ulaşmıştır. Michel Foucault ise bir kitabı başka biri olmak için yazdığını belirttikten sonra, “mesele[nin] birisi olmak değil, olduğumuzu reddetmektir” olduğunu söyler.
Öyleyse başlayabiliriz: Aksiyom şudur: Mesele gerçeği değil, gerçek gerçeği anlatmaktır. Gerçek yüzeyde olandır, görünen, kullanılan, parçası olunan, maruz kalınan şeydir. Peki o halde gerçek gerçek nedir? Konuşurken asıl gerçeğin ne olduğunu sorarız bazen. Bu gerçek gerçeğin peşinde olduğumuz anlamına gelir. Platon’a göre gerçek gerçek idealar dünyasıydı, kimine göre akıl, kimine göre emek hareketiydi. Belki de aynı anda var olmayı sürdüren pek çok gerçek vardı. Ama o zaman nedir gerçek?
Gerçek gerçek sorunu iki şeye göndermede bulunur. Birincisi gerçeğin iktidarıdır. Gerçek, gerçek olandır ve geri kalan tüm her şeyi kendisine göre değerlendirir, sınıflandırır. Önemli olan gerçeğin ne olduğu değil, gerçek diye bir şeyin var olması ve gerçek olmayan üzerindeki egemenliğidir. Örneğin bir şeyi rüyamızda görmemiz o kadar da önemli değildir, çünkü rüya görmemiz gerçek olsa bile rüyanın kendisi gerçek değil, yanıltıcı ve geçici, gerçekten başka bir şeydir. O halde birinci düzlem, gerçek olanın gerçek olmayan üzerindeki iktidarıdır.
Gerçek gerçeğin ne olduğunun bizi götürdüğü diğer bir mesele de, ikinci dereceden bir düşünmeye işaret etmesidir. İkinci dereceden düşünmek şu demektir: Bir şey vardır ya da var olsa bile onun arkasında başka bir şey daha vardır. O arkasındaki şeyin bir yansıması ve veya türevidir ve asıl gerçek de bu arkadaki gerçektir.
Tam burada Nietzsche’den söz etmek gerekiyor. Bu iki düzlem için Nietzsche bize dikkatli olma çağrısında bulunur. Birinci düzlemde, gerçeğin gerçek olarak iktidarının kaynağı sorgulanır. Kıymetli olan neden yalan değil de gerçek olandır? Bu bize gerçeğin, “yalan” karşısında iktidar kazanmasının tarihine götürür. Bu çok uzun bir tarihin sonunda gerçekleşmiş keyfi bir şeydir: insan aklına, yanılabilir olan tek organına güvenmiştir. Doğada veya hayatta gerçek diye bir şey yok, sadece perspektifler vardır; bunların arasında kurulabilecek iktidar ilişkileri ve hiyerarşiler sorgulanmalı ve mahkûm edilmelidir.
Nietzsche’nin bize söylediği ikinci unsursa, gerçek gerçek meselesidir. Bu Platon ile zafer kazanmış bir konudur. Buna göre Platon, idealar dünyası ve şeyler dünyası arasında bir ayrıma gider ve görünür, duyulur şeylerin kavranır, düşünülür olan ideaların birer yansısı, kopyası olduğunu söyleyerek gerçek gerçeğin idealar dünyası olduğunu söyler. Burada Nietzsche’nin yorumu çok önemlidir. Nietzsche, burada Platon’un böylelikle gerçek dünyayı sahte bir dünya aleyhine değersizleştirdiğini ve sahte dünyayı gerçekleştirdiğini söyleyecektir. Ancak mesele bununla sınırlı değildir: Zaman içinde Platon’un idealar dünyasının sahteliği açığa çıkacak, inanılırlığı kaybolacak ve böylece Platon’un gerçek dünyası da sahteleşecek ve hiçleşecektir. Ancak bu noktada, der Nietzsche, basitçe eski gerçek dünyaya dönemeyiz çünkü o dünya çoktan değersizleşmiştir. Üstelik, onun yerine gerçek olarak kodlanan dünya da değersizleşmiş ve insan artık boşlukta kalmıştır. Burada, artık Zerdüşt ortaya çıkar ve boşlukla, gerçekle yeni bir ilişkileniş imkânı doğar.
Gerçek meselesinin bir diğer boyutu da onun sanatta nasıl temsil edildiğidir. Burada işler biraz karışır. Çünkü güzel bir filme gerçekçi, hayat nasılsa öyle diye övgüler düzerken, kimi insanların hayatı için de film gibi deriz. Hatta bu konudaki yargımız o kadar nettir ki bu “gerçek gibilik” ile “sanat eseri gibilik” arasındaki simetri bir sanat eserinin niteliğinin temel kriteri haline gelir. Başta şiir olmak üzere sanat türleri, böylece hayata benzeme, gerçeğe sıkı sıkıya bağlı olma gibi tutumlarıyla gerçek gerçeğin peşinde olduklarını sansalar da bu konuda başarılı olamazlar çünkü gerçek daima bizim atfettiğimiz bir şeydir, en azından mesafelidir. Gerçeğin ikinci dereceden bir gerçek olarak savunmak ya da inşa etmek, nihilizmin pençesine düşmektir. Nihilizm ise tepkiseldir, değerlerin değersizleşmesi, yerine yeni değerlerin konamaması, öznenin kendisine ben diyememişidir. Onun karşısında ise trajik olan vardır; trajik olan kendisini ve acılarını onaylar.,
O halde, gerçek gerçeğin sanatta günümüz insanının hayatını yansıtmak olduğunu savunmak, her şeyden önce bir gerçeğin var olduğunu savunmaktır; neyin gerçek olduğu o kadar da önemli değildir. Bunun çıkacağı yer nihilizmdir. Platon’un iki dünyası burada tersine dönmüş gibidir. Platon nasıl ki görünür, duyulur şeyler dünyasını gerçek varlık alanından çıkardıysa, güncel sanat da önce müziği, sonra imgeyi, düşünceyi vs. şiir alanından çıkardı ve şiiri gökyüzünden yeryüzüne indirdi ya da indirdiğini sandı. Ancak bunu yaparken tek bir şeyi yapamadı: poetikaya dokunamadı. Aslında burada gerçek gerçek arayışıyla ilgili bir paralellik vardır. Gerçeğin arkasında nasıl ki bir gerçek olduğu düşüncesi varsa güncel sanata göre de her şiirin arkasında bir gerçek şiir yolu olarak poetika vadır. Şiirden her şey çıkarılabilir ama poetika asla. Bu bir anlamda, kendileriyle çelişme pahasına, saf bir şiir arama konumudur; sokaktaki günlük hayat ile şiirin metafiziği arasında bir köprü. Ama madem saf şiirin peşindeyiz o halde neden gündelik hayata bu kadar önem atfedelim? Peki poetikanın, zamanla dönüşse de, sürekliliği, birliği ve bütünlüğüne ne demeli? Neden güncel şiir, imgeden dizeye kadar her şeyi yadsıyor da poetik olanı yadsımıyor? Bunun yanıtı açıktır: Çünkü kendilerini bir ben olarak inşa ediyorlar da ondan. Üstelik bu ben, tek olan, tekil olan, henüz ben olmayı başaramamış seslerin, arzuların vs. dışlandığı, çoğulluğun kapı dışarı edildiği, tek bir özneden başka bir şeyin değerli olmadığı bir düzlemdir. Oysa sürekli değişen bir öznellik, sürekli başka biri olma arzusu, kendiyle aynı olmaktan duyulan sıkıntı gibi pek çok durum, öznelliğimizi inşa ederken çoğulcu olmamızı gerektiriyor; Turgut Uyarın deyimiyle, efendimiz acemilik.
Peki o zaman gerçekle ne yapmalıyız? Sürekli olarak dönüşmeli, bizimle beraber dönüşen gerçeklerin içine nüfuz etmeli, onları tersine çevirmeliyiz. Deleuze ve Guattari, “dil bir haritadır, şablon değil” derken aslında poetika denilen şeyin bir şablon olduğunu, bir şairin poetikasını oluşturduktan/bulduktan sonra hep aynı yerde kalıp aynı şiirleri üretmesine karşı da bir argüman sunmuş oluyorlardı. Öyleyse bize lazım olan şey poetika değil coğrafyadır, şair de bu coğrafyada bir gezgindir, olmalıdır, o gerçeklerin peşinden değil, gerçekler onun peşinden gitmelidir; o bir sentezcidir.,





