Kozmosun Münzevisi ve Biz

Dr. Kris Kelvin, İstasyon Solaris’e o sabah Yer’den Prometheus Kapsülü’yle gelir ve tuhaf bir şekilde kimse tarafından karşılanmaz. İstasyon dünyadan çok da uzak olmayan Solaris isimli gezegenin yörüngesine uzun yıllar önce yerleştirilmiştir. Solaris’i bilim dünyası için çekici kılan mavi ve kırmızı renklerdeki iki ayrı güneşin etrafında önceden saptanamayan bir yörüngede hareket ediyor oluşu ve plasenta sıvısına benzer okyanusunun bir bilince sahipmiş gibi sürekli tanımlanabilir şekiller üretmesidir. Ancak şu sıralar Solaris, bambaşka bir problemle; istasyonda görevli bilim adamlarının çözülemeyen duygusal çöküşleriyle gündemdedir. Bir psikolog olan Kris’in Solaris’e gönderilme sebebi Yer’dekilerin tam olarak anlayamadıkları bu duygusal kriz haline dair Yer’e detaylı bilgi aktarması ve yapabiliyorsa çözüm önerileri sunmasıdır.

Kris, Solaris’te terkedilmişe benzeyen bir uzay istasyonuyla karşılaşır. Koridorla ana galeri öylece bırakılmış eşya yığınları, gaz tüpleri, ölçme aygıtlarıyla dolu, zemin duvara dizilmiş fıçılarından sızan kaygan sıvıyla yapış yapış, raflar, dolaplar içindeki aletlerle beraber toz içinde ve etraf şimdilik ıssızdır.  

Kitabın daha en başında denizin dibinde kayıp bir gemi batığı gibi yatan bu köhnemiş istasyon imgesiyle karşılaştığımızda çoğunlukla insan merkezli kurulan ve bize evrenin tek hâkimi olduğumuzu hissettiren fetihçi uzay mitoslarının çok dışında bir bilimkurgu atmosferinin içine düştüğümüzü hissederiz.

Nitekim kısa bir süre sonra Kris, yarı açık çalışma odasının kapısında dehşetten bitap düşmüş Snow’la karşılaştığında bu hissimizde yanılmadığımızı anlarız. İstasyonda görevli üç bilim adamından biri olan Snow hem Kris’e hem de dolayısıyla bize, çalışma arkadaşı Gibarian’ın o sabah intihar ettiğini, o yüzden etrafta dolaşırken kendinden ve yukarıda odasında çalışan diğer bilim adamı Sartorius’tan başka birine rastlarsa herhangi bir tepki vermemesi gerektiğini söyler. Kris’le beraber biz de duyduklarımız/ okuduklarımız karşısında tuhaf bir dehşete kapılırız. Uzayın ıssız bir köşesine çok uzun yıllar önce park edilmiş bu köhne istasyonda neyle, kimle karşılaşacak olabiliriz ki? Bir an için karşılaştığımızı farz etsek bile hangi şey neliği ile bizi bir cinnetin eşiğinde asılı bırakıp sonunda intihara sürükleyebilecektir. 

O zaman Kris şaşkınlıkla Snow’a bizim yerimize de sorar;

“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?  Söylesene kim çıkabilir karşıma?” 

Snow acı çekercesine, sözcükleri ağzından tek tek sökerek yanıtlar Kris’i  

“Bilmem” der “Bir bakıma sana bağlı” [1]

Kris, Snow’un bahsettiği ilk ziyaretçisiyle yorgunluktan ve duyduklarından sersemlemiş bir halde kendini uykuya bıraktıktan çok kısa bir süre sonra karşılaşır. Aniden uyandığında on yıl önce intihar etmiş karısı Rheya’yı bütün güzelliğiyle ayak ucuna oturmuş, onu seyrederken bulur. Aradan geçen onca zamana rağmen tüm hayaletler gibi o da hiç yaşlanmamıştır. Şimdi Kris’i Yer’dekinden daha zorlu bir sınav bekleyecektir; karısı bir kere daha ölecek, aynı vicdan azabını bir kere daha çekecek ve sonra düşünen dev bir jölenin kenarında iki kere intihar etmiş bir hayaletle beraber yaşamaya niyetlenecektir.

Rheya’nın gerçek olmadığını, bir hayalet, nereden geldiği belli olmayan bir ziyaretçi olduğunu anlaması onu ikinci kere bu sefer uzayda intihara sürükler. Böylece Rheya iki kez intihar etmiş olur. Yer’de Kris’le yaptıkları kavga sonucundaki intiharını hayatın yükünden, kederinden kurtulmak içindi diye okumamız pekâlâ mümkündür. Ama Solaris’teki ikinci intiharında Rheya, gerçek olmadığını, bir hayalet/klon olduğunu anladığında Kris’e “Tiksindiriyorum seni, biliyorum öyle, uzak dur! Rheya değilim ben”[2] diyerek intihar edişiyle hayaletvari varoluşunu kahramanca feda ederek kendini silme cesaretini göstermiş olur. Dolayısıyla Yer’de intihar eden Rheya “normal bir insan” iken, ikinci intiharında maddi kimliğinin son ve en önemli kalıntısından mahrum bırakıldığı için kendini iptal eden bir Özne’ye dönüşmüş olur. Böylece hayalet hem özne sınıfına yükselir hem de intiharı artık tamamıyla etik bir eylem sınıfında değerlendirilir. [3]

Şüphesiz hayaletlerle tedirgin ve kimi zaman dehşet uyandıran ilişkimiz insanlık tarihimiz kadar eski. Bir Okyanus tarafından evrenin kuş uçmaz kervan geçmez bir köşesinde hayaletlerin başımıza böyle musallat edilmelerinin sebebi de bu mekânsız ve zamansız karşılaşmalara imkân veren ödenmemiş duygusal borçlarla dolu ortak bir maziyi tek taraflı olarak yaratabilmiş olmamız. Bu yüzden Hamlet “çığrından çıkmış dünya”da bir hayaletin peşinden gider ve hayalet ona “Ben babanın hayaletiyim” der. Derrida, böyle durumlarda elimizden hayaletlere inanmaktan başka bir şey gelmeyeceğini söyler. Öyle de olur, Hamlet, hayaleti babasının hayaleti olarak kabul eder. Böylece kuşaklar boyu aktarılan ödenmemiş borçlarımız yüzünden hayaletin kökenini, gizini ve buyruğunu suçluluğun verdiği mahcubiyetle hiç sorgulamadan kabul etmiş oluruz.[4]

Stanislaw Lem, Solaris’te içimizdeki münzevi kozmosa dönük şiirsel keşfe dahil olmamızı ister. Kitap, Solaris adlı gezegenin tamamını kaplayan plazmik, jelimsi okyanusun adeta canlı bir organizma gibi davranıp istasyonda görev yapan bilim adamlarına bazı ziyaretçileri/hayaletleri musallat ederek, duygu dünyalarını ele geçirmesi hakkındadır.

Kris’in karşısına çıkan “ziyaretçisi” on yıl önce onun yüzünden intihar etmiş karısı Rheya’dır.  Bir bakıma “hayalet” Kris’in bunca yıl boyunca susturup uyuttuğu utancının ve vicdan azabının uzayın ıssız bir köşesinde yeniden bedenlenmiş halidir. Kris’in payına onun evde bıraktığı zehri kullanarak intihar etmeyi seçen karısı düşmüştür ama okyanusun musallat ettiği ziyaretçilerin arasında kimin hangi travmasından sızmış olduğu anlaşılamayan çok iriyarı siyahi bir kadınla atletik bir cüce de vardır. Bu çeşitlilik okyanusun istasyondakilerin zihinsel mahremiyetlerine istediği gibi sızıp en dayanılmaz imgeleri seçme kudretine sahip olduğuna dair güçlü bir işaret sunar.

Bir bakıma bizden hem karanlık ve sonsuz uzaydaki bu münzevi ve kimilerine göre otistik okyanusun ne dediğini anlamamız hem de niye bu hayaletlerle karşılaştığımızın cesur bir muhasebesini tutmamız istenmektedir. Üstelik bunu Antroposen’in içine iyice yerleştiğimiz ve bütün evrenin bizim ihtiyaçlarımız ve kaprislerimiz etrafında şekillendiğine tamamıyla ikna olduğumuz şu anda yapmamız istenmektedir.

Lem, bunun niye mümkün olamayacağını Snow’un ağzından anlatır;

“Kozmosa çıkıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe ölüme hazırız. Alçakgönüllülükten söylemeye dilimiz varmıyor ama kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok, çok yazık! Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin aslında düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek.” [5]

Bu emperyal şehvette bütün dikkatimiz elimizdeki fetih listesinde olduğu için karşılaşmaların anlamını çözmekte ve bizim dışımızdakileri anlamakta zorlandığımız aşikardır. Evrendeki en değerli tür olduğumuza dair kibirli yargımız öyle yüksek bir yere çivilenmiştir ki hem asıldığı yükseklik hem de çivilerin sayısı onu oradan söküp insan olmayanlarla eşit bir ilişki geliştirmemizi imkânsız kılar. Solaris’le bu yüzden anlamlı bir ilişki kuramayız.

Okyanusun bir zekâsı olduğuna inananların bağlantı kurma deneyimleri özel olarak tasarlanmış araçlarla yapılmasına rağmen çıkan sonuçların tümü açıklanmaya muhtaç kalır. Evet cihazlarımız zaman zaman yabanıl bir devinimin sinyallerini alırlar ama bunlar da çözümlenirken bozguna uğrarlar. Bu dev jölenin karşısında insani varlığımızın haysiyetini de koruyarak onun sonu gelmez dönüşüm süreci içinde “varlıkbilimsel özbaşkalaşım”a dalıp gitmiş”[6]  olduğunu söylemek belki en mantıklısı olacaktır ama o cevap da hayaletlerin musallat oluşlarının nedenini ve bunu nasıl yaptığını açıklamakta yetersiz kalacaktır. Kısacası elimizde uğruna aklımızı kaybettiğimiz Solaris Okyanus’u karşısında insani kibrimizin büyük yara aldığını itiraf etmekten başka seçenek yoktur. Okyanus bizi evrenin efendisi olmadığımız gerçeğiyle en ummadığımız anda yüzleştirmiştir.

Solaris, Polonyalı yazar Stanislaw Lem tarafından yazılıp 1961 yılında basılan sıra dışı bir bilimkurgu klasiğidir. Roman defalarca radyo ve tiyatro oyunu olarak oynanmış, filme çekilmiş ancak hiçbir uyarlama ve hiçbir yorum Lem’in kozmik ağıtından yansıyan içsel şiddeti ve yalnızlık duygusunu yaşatamamıştır.

Film uyarlamalarının[7] içinde en bilineni ve en sevileni Andrei Tarkovsky’nin 1972 yılında çektiği “Solaris” olur. Ancak Lem “tüm uyarlamaların kitabın insan rasyonelliğinin sınırlamalarına ilişkin tematik vurgudan uzak düştüğünü” söyleyerek hiçbirini tamamıyla sahiplenmez. Lem kitap boyunca adeta Snow’un ağzından konuşarak Kris’e ve aslında insanoğluna “Bütün yıldızlara bütün gezegenlere birer ad verdik oysa belki hepsinin kendi adı vardı….  o yüzden şimdi burada mezbahaya bırakılmış bir bebek gibi oturuyoruz/oturuyorsun”[8] der.

Lem’in “burada” derken kastettiği mezbahaya bırakılmış bir bebek gibi çaresizce kıyısında beklediğimiz yer, sınırlarını uzayın derinliklerine kadar genişlettiğimiz dünyadır. Lem’in dünyanın sonuna ve insanın bitmek bilmez tüketme, genişleme iştahına yaptığı bu ürpertici atıf bizi zorunlu olarak insanın artık kurucu özne olmayacağı, evrenin merkezinde düşünülemeyeceği yeni bir felsefi anlayışa taşır; “Nesne Yönelimli Ontoloji” insanı her şeyi bilen ve kuran bir fail olmaktan çıkarıp bizim dışımızda kalan canlı, cansız her şey hakkında felsefe yapabilmenin alanını açar. “NYO[9] temel olarak şeylerin otonomilerini, birbirlerine ve insan bilincine indirgenemezliğini insan bilincinden bağımsız, kendi gerçeklikleri içinde birbirleriyle ilişkiye girdiğini öne sürerek”[10] insanı tüm varlıklarla eşitler arası ilişkinin ayrıcalıksız parçası olduğu yeni bir evrene ait kılar. Bu evrende Solaris’le insan, Solaris okyanusuyla hayaletler, kurguyla gerçek, felsefeye özne olarak dahil edilmeleri bakımından eşit düzlemdedir.

Kurucu özne olmaktan çıktığımızda failliğimizin bitmesini ve insan olmayanlarla dayanışmanın zorunluluğunu da kabul etmiş oluruz. NYO buradan yola çıkıp felsefe tarihinin insanın nesnelere tahakkümünün tarihi olduğunu iddia ederek, nesnelerin bağımsız varlıklarının meşruiyetine müdahale eden her tür düşünceye karşı çıkar. Nesneler, biz onlara bakışımızı yöneltmediğimiz sürece “kendilerine çekilmiş” durumda olsalar bile bu onların bizim algımızın ve düşüncemizin ötesinde bir varlıkları, eyleme kapasiteleri ve hatta belki de ilkel bir psikeleri olmadığı anlamını taşımaz. Bu anlayış, pek çok yeni açılım sağlar. NYO aynı zamanda modern düşüncenin Kartezyen ikiliklerine, özellikle doğa-kültür, özne-nesne ve fail-yapı ayrımlarına, indirgemeciliğe, Aydınlanma’yla birlikte yükselen “düşünen-bilen özne” tahakkümüne ve bu düşünceyi radikalleştirerek sınır noktasına ulaştıran Kant’çı “kurucu özne” nin ayrıcalıklı konumuna karşı da tavır alır.[11]

“Kant’ın insanları ahlaki değerlere sahip özgür failler olarak görmesinin gerekçesi felsefesinde bilinçli deneyimimizin görünür fenomenleri ile numen dediği şeyi birbirinden ayırmasıdır.”[12] “Kant’a göre fenomenler tam da kulağa geldiği gibidir: İnsanların karşılaşmaya, algılamaya, kullanmaya ya da hakkında düşünmeye muktedir olduğu her şeyi kapsar. Numenler ise insan deneyiminin koşullarında kısıtlı kaldığı için asla doğrudan deneyimleyemeyeceği kendinde şeylerdir. Uzay ve zaman gerçekten kendinde şeyler midir? Tanrı, varsa uzaylı ırklar, yunuslar, kargalar ve amipler tarafından da aynı şekilde mi algılanır? Yoksa bu algılayış sadece insanlar için midir? Kant bu sorunun cevaplanmasının mümkün olmadığını söyler ve etik açıdan bu “numenal” boyutu yalnızca insanlar için önemli bulur. İnsan olarak eylemlerimizin, bakterilerin ya da plastik poşetlerin sahip olmadığı bir ahlaki değeri vardır.[13]

Bu durumda yok olmak üzere olan dünyayla, o dünyada hem kurban hem de fail olmayı beceren bizimle ve tabii Solaris’le hiç ilgisi yokmuş gibi görünen NYO felsefesi ağlara nasıl dolandığımızı ve nasıl kurtulacağımızı anlamak için bir kılavuz niteliği görerek bize tüm varlıkların eylemliliğini, hatta aklı olabileceğini savunan yeni bir felsefi güzergâh açar.

NYO’nun Kantçı kurucu özneyi dışarda bıraktığı yer insanın ontolojik olarak diğerlerinden/ötekilerden ayrıcalıklı olmadığı görüşüdür. Ayrıca nesneler hem insanlardan hem de birbirlerinden geri çekilirler. “Hiçbir şeyin doğrudan bilgisinin olmaması gibi basit bir nedenle, bu nesnelerin, hatta onların daha basit varyasyonlarının varoluşunu kalıcı olarak tesis edecek bir dünyaya doğrudan erişim yoktur. Ve bir şeyin nesne olması için tek kriter nesnenin parçalarından fazlası, etkilerinden azı olmasıdır. Bu durumda NYO’nun açtığı felsefi hatta insanlar, hayvanlar, cansız maddeler, kimyasallar, halüsinasyonlar ve kurmaca karakterler hakkında onları gerçeklik derecelerine göre sabırsız bir şekilde sıralamadan konuşabilmemiz mümkün ve ufuk açıcı görünür.”[14]

Morton, Kierkegaard’ın “Tanrı’ya karşı hep kabahatliyiz” deyişinden yola çıkarak bir hipernesnenin içinde de her zaman kabahatli olduğumuzu hatırlatır. Morton’a göre Kierkegaard’ın bu sözünde ilginç bir şekilde insanın içini rahatlatan bir yan vardır, çünkü hiçbir koşulda Tanrı’ya karşı mükemmel bir duruş sergileyemeyecek oluşumuz bizi günahkâr hissetmenin yıkıcı vicdan azabından korur; zaten her ne yaparsak yapalım Tanrı’ya karşı eylemlerimizde kusursuz olamayacağızdır. Hipernesnelerle ilişkimizde de onlardan daha düşük boyutta olduğumuz için her zaman kabahatliyizdir. Hipernesneler eriyen aynalar gibi bize yapışırlar ve her yere sızarlar ve etraflarındaki uzay zamanı yayarlar. [15]

Bu yüzden Morton uzay ve zamanda aşırı dağılmış olmaları sebebiyle de hipernesnelerin kendilerinin değil ancak semptomlarının deneyimlenebildiğini söyleyerek önümüze hiperpernesneleri tanımak için kavramlar seti koyar; Ağdalılık, Mekansızlık, Zamansal Dalgalanma ve Nesnelerarasılık hipernesnelere özgü kavramlardır.[16]

Morton, hipernesnelere örnek olarak Radyoaktif yayılımı ve hava kirliliğini verdiği gibi kurgusal bir karakter olan Odradek’in de[17] bir hipernesne olabileceğini söyler. “Odradek’e “nerede oturuyorsun” diye sorulduğunda “belli bir adresim yok” diye cevap verir ve gülmeye başlar ve gülüşü düşen yapraklardaki çıtırtıya benzer.[18] Mükemmel bir çağdaş nesne olarak Odradek işte oradadır. Bir şekilde evimize davet edilmiş olan fiziksel bir anomaliye benzer; bir kuraklık, bir kasırga veyahut Çernobil’in yakınlarında doğmuş, bacakları mutant bir bitki zararlısı gibi. [19] Üstelik evin beyi Odradek için kendi kendine “ölür mü bir gün” diye sorar. “Ölümlü nesnelerin kendince amaçları, bir tür etkinliği olur, bu etkinliğin içinde, oraya buraya sürtünerek ufalanıp giderler, gel gör ki Odradek için söz konusu değil bunlar”[20] diye kara kara düşünüp tasalanır.

Odradek’in ne olduğu ile ilgili bu belirsizlik ve ölümsüz oluşu onu herhangi bir nesne olmaktan çıkarıp hipernesnelerin alanına taşırsa eminiz ki Odradek burada konumlandırılmayı da hiç yadırgamayacaktır. Çünkü Odradek de cıva, mikrodalga ya da güneşten yayılan ultraviyole ışınları gibi evimize bir şekilde girmiş olduğunun bal gibi farkındadır. Bu yüzden Odradek dünyanın sonunda bir çığlıkla değil tıpkı “dökülen yaprakların hışırdayışı gibi” nefesi kesilmiş şekilde karşımıza dikilecek şeydir.[21]

Lem’in Dünya’nın sonuna dair yaptığı atıf ve Morton’un Kafka’nın Odradek’iyle Lovecraft’ın Cthulhu’sunu[22] [23] nesne yönelimli ontolojinin alanına davet edişi bize Solaris’in neliğine NYO’ya ait üç önemli kavramla bakmak için cesaret verir.  [24]

Solaris’in okyanusuyla karşılaşmak bir bakıma yüce bilinmezle karşılaşmaya benzer; eninde sonunda “kendimizi onun tarafından ele geçirilmiş buluruz, bu tuzağın adı hipernesnelerin ilk kavramı olan “Ağdalılığa” denk düşer.”[25] Bu yüzden Solaris’in musallat ettiği travmatik artıklardan mamul hayaletlerden kurtulmamız zihnin en gizli yerlerindeki mahremiyeti ihlal edip varoluşsal yapışkanlık üretebildikleri için mümkün görünmez. Rheya gibi intihar edip kendi maddi varlıklarını sonlandıracak bir kararlılığa sahip olsalar bile aslında canlı olmadıkları için ölmezler, onlardan kaçarak ya da görmezden gelerek de kurtulamayız. Bu yüzden hayaletler/ziyaretçiler hipernesnelerin ilk şartı olan “Ağdalılık” prensibini karşılamakta hiç zorlanmaz.

“Mekansızlık”, hipernesnelerin etkileriyle deneyimlenebileceğini anlatan ikinci önemli terimidir. Morton buna örnek olarak Petrol hipernesnesini verir; “Petrol hipernesnesini aradığımızda onu bulamayız ama petrol, damlar, akar, nehir olur ve yağ tabakası oluşturur”[26] diyerek örnekler. Solaris okyanusu bu temel özelliği de hayaletler, psikolojik krizler ve intiharlarla karşılar. Üstelik bu anlaşılmaz ve çözülmez dilin unsurlarını insanın en savunmasız anı olan uykuda yokluktan ve nötronlardan üreterek çok parçalı bilinmeyenle insan zihnini baş başa bırakır. Bu durumda Okyanus bir mekânda konumlanmış olarak görülse de insan zihnindeki deneyimi savruk, öngörülemez ve dağınıktır. Onu kendisinden yansıyan hayaletlerle, psikolojik krizlerle ve kim olduğumuz burada ne yaptığımız hakkında yaşadığımız ontolojik yüzleşmeyle deneyimleriz.

Zamansal Dalgalanma: “Hipernesneler bizi sararlar, ancak zamanda öyle büyük ölçüde yayılmışlardır ki, uzaklaştıkça daralan uzun bir sokak gibi inceliyormuş gibi görünürler. Zamanda büyük oranda yayılmış olan varlıklar, kısa süreli varlıklar üzerinde aşağı yönlü bir nedensel baskı uygular. Bu nedenle bir hipernesne olan küresel ısınmanın üzerindeki etkisi hayvanlarla bitkiler de senkronize değildir.[27] “Solaris de insan ömrüyle kıyaslandığında zamana yayılmıştır. Solaris’in bizden birkaç milyon yıl önde giden dev bir beyin olduğunu ispat etmiş olsak bile, onu oluşturan süreçler silsilesini kesintisiz olarak zihnimizde canlandıramayız. Ancak bu dev beynin derinliklerinde sürüp giden inanılmaz başsız ve sonsuz monologlardan yalnızca ufacık, gelişigüzel kavrayışımızın ötesinde parçalar yakalayarak onu yorumlamaya çalışabiliriz.” [28] Lem’le Morton’un bu konuşması Solaris’i bir hipernesne olarak değerlendirmeyi imkânlı kılar.

Solaris’in de tıpkı Cthulhu ve Odradek gibi hem kurmacaya ait hem de bir yeraltı yaratığına benzeyen tuhaf canavarımsı varlıkların da dahil edildiği hipernesne kategorisine ait olabileceğini düşünmek hepsini aynı felsefi alana davet eder. Canavarımsı tuhaf yaratıklara duyulan bu felsefi saplantının insan ölçekli düşüncelerden iç ferahlatan bir çıkış yolu sağlaması gibi kullanışlı bir yanı vardır. [29] Ama yine de bu kullanışlılık hipernesneler karşısında hep kabahatli olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Solaris'in ziyaretçilerinin okyanus üzerinde yapılan deneylerden sonra ortaya çıkması gibi “hipernesneler onlara açık açık özen göstermemiz konusunda ısrar eder. Onları görmezden gelerek onlardan kaçmamız mümkün değildir. Plütonyumu içine atıp sonra arkamızı dönüp gideceğimiz bir “uzak” yoktur.[30]

Bu bize dayanışmanın sadece insanlar arasında olamayacağını, mutlaka insan olmayanları da kapsaması gerektiğini gösterir. Ancak tüketerek yok olacak bir dünyanın kıyısında “mezbahaya bırakılmış bir bebek gibi çaresiz”[31] hissettiren insan merkezci kapitalizm bu ihtimali bir seçenek olarak bile görmek istemez. Kapitalizm, yapısı gereği insanın simbiyotik yaşamın parçası oluşuna şiddetle itiraz ederek tüketemeyen her şeyi hayattan tasfiye etmek üzere çalışır.

Tekrar Solaris’e dönecek olursak, bilim adamları yüz yılı aşkın bir süre boyunca gezegenin ve onu kaplayan okyanusun üzerinde çeşitli deneyler yapıp bu deneylerin sonucunda anlamlı bir veri elde etmeye çalışırlar ancak bu mümkün olmaz. İnsan zihni Solaris’i ve ondan yansıyanların neliğini, niçinliğini kavrayamaz. Tam tersine okyanus ağdalılığı ile insanı ele geçirip hayaletleriyle onlara yapışır. Bu kavranamazlık, Okyanus'u Kant’ın deneyimimizden bağımsız olarak var olan, “kendinde şeyler dünyasına” yaklaştırsa da eylemliliği onu kendinde şeyler dünyasının dışında ama sınırında ve onunla sürekli temas halinde tutar.  

Stanislaw Lem Solaris’le sadece uzayı da hedefleyen emperyal şehveti ontolojik bir yüzleşme konusu yapması sebebiyle değil evrenin uzak bir köşesindeki Okyanus'u ve onun tarafından yaratılmış hayaletleri özneler dünyasına dahil etmesiyle devrimci, özne-nesne sınırlarını eritip çözüşü ve NYO’nun açtığı hattı çok önceden sezip “ötekini” özne olmaya davet etme cüretiyle de yenilikçi ve paylaşımcıdır.

Bu yüzden Solaris’in hayaletleri hem edebi düzlemi hem de “NYO“nun açtığı etik alanı tutarak dünyanın bu fetihçi kapitalist tasarımdan tamamen kurtarılacağı bir geleceğin çağrısını yaparlar. Bizlere de bu çağrıya cevap olarak ötekilerle aynı hatta hizalanmak düşer. 


[1] Stanislaw Lem, Solaris, Çeviri: Mehmet Aközer, İletişim Yayınları, İstanbul 2002, s 17,18

[2] Lem, A.g.e, s.164

[3] Slavoj Zizek, Tarkovski – İçsel Uzamdan Gelen Şey, Çeviren: Mehmet Öznur, Encore Yayınları, İstanbul 2014, s, 55.

[4] Jacques Derrida, Marx’ın Hayaletleri – Borç Durumu, Yas Çalışması ve Yeni Enternasyonal, Çeviren: Alp Tümertekin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul2019, s.25.

[5] Lem, A.g.e, s. 86

[6] Lem, A.g.e, s.29, 32

[7] Nirenberg 1968, Tarkovsky 1972, Sodenbergh 2002.

[8] Lem, A.g.e, s.213, 214

[9] Bundan böyle “Nesne/Obje Yönelimli Ontoloji” için NYO veya OYO kısaltmaları kullanılacaktır.

[10] Graham Harman, Nesne Yönelimli Ontoloji – Her Şeyin Yeni Bir Teorisi, Çeviren: Oğuz Karayemiş, Tellekt, İstanbul 2023, s, 10

[11] Graham Harman, Nesne Yönelimli Ontoloji – Her Şeyin Yeni Bir Teorisi, Çeviri: Oğuz Karayemiş, Tellekt, İstanbul 2023, s.11.

[12] Immanuel Kant, Groundwork of the Mtaphysics of Morals / Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çeviren: Ioanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, İstanbul 2011

[13] Harman, A.g.e, s, 72,73.

[14] Harman, A.g.e, s.60, 62,63.

[15] Morton, A.g.e, 200, 201.

[16] Morton, A.g.e, 19, 22.

[17]  Franz Kafka, “Bir Köy Hekimi/ Evin Beyinin Tasası”, Çeviri: Kaan Çaydamlı, Altıkırkbeş Yayın, İstanbul 2003, s.56

[18] Kafka, A.g.e, s.58

[19] Morton, A.g.e, s.227

[20] Kafka, A.g.e, a.y.

[21] Morton, A.g.e, s.166.

[22] Howard Phillips Lovecraft, “Cthulhu’nun Çağrısı”, Çeviren: Dost Körpe, İthaki Yayınları, İstanbul 2019.

[23] Tımothy Morton, Hipernesneler – Dünyanın Sonundan Sonra Felsefe ve Ekoloji, Çeviri: Bilge Demirtaş, Tellekt, İstanbul 2020, s93

[24] Tımothy Morton, Hipernesneler – Dünyanın Sonundan Sonra Felsefe ve Ekoloji, Çeviri: Bilge Demirtaş, Tellekt, İstanbul 2020, s, 93,165.

[25] Morton, A.g.e, s,54.

[26] Morton, A.g.e, s, 82.

[27] Morton, A.g.e, s, 83,93, 97,98

[28] Lem, A.g.e, s.30,32,140

[29] Morton, A.g.e, s.93,94

[30] Morton, A.g.e, s. 164

[31] Lem, A.g.a