Ahmet T. Kuru’nun “İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık,”ı Üzerine

Ahmet T. Kuru’nun ilk baskısı 2019’da İngilizce gerçekleşen (Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment A Global and Historical Comparison, Cambridge University Press) kitabı, nihayet literatüre hâkim bir mütercim olan Mehmet Akif Koç tarafından Türkçeye de tercüme edildi.

Eserin ilk baskısından itibaren çok sayıda tanıtım, değerlendirme ve eleştiri yazısı kaleme alındı. Öncelikle, birçok dile tercüme edilen kitabın, Türkçeye yedi yıl sonra tercümesini bir talihsizlik olarak kabul ettiğimi belirtmeliyim. Bu geç kalmışlık, bazı konuları tartışmanın, eleştirmenin hâlâ bir tabu olmasından kaynaklanıyor aslında. Kitap, ezberleri bozan ve eleştirilerini belge ve istatistiklerle ortaya koyan bilimsel bir çalışma özelliği taşıyor. Bunun ötesinde, Ahmet T. Kuru’nun, “iç bünyedeki hastalıkları içeriden biri olarak” irdeleyen bir yaklaşım sergilemesi oldukça değerli. Bu bakımdan kitap ve yazar için bazı çevrelerce telaffuz edilen “oryantalist bakış” yakıştırmasını doğru bulmuyorum. İslam ülkelerindeki otoriterliği ve geri kalmışlığı sürekli olarak “dış güçlere” bağlayan ve “emperyalizme mâl eden” kolaycı anlayış karşısında, “ulema-devlet ittifakının demokratikleşme ve kalkınma” önündeki en büyük engellerden biri olduğuna dikkat çeken Kuru, konuyu ekonomik ve sosyal verilerle ve mukayeseli bir yaklaşımla değerlendiriyor. Bu değerlendirmelerin temelinde, ilk dönem ulemasının yöneticilerle mesafeli bir ilişki içerisinde olması yatar:

“Müslüman toplumların tarihin erken döneminde, İslam âlimleri (ulema) siyasi otoritelerle yakın ilişkilere girmenin genellikle yozlaştırıcı olduğunu düşünmekteydi; bu nedenle, ticaretle geçinmeyi tercih etmiş ve tüccarlarla yakın ilişki içinde olmuşlardı.” (Kuru, s.19).

Dr. Kuru, siyasi otoritenin emrinde çalışmayı reddeden bağımsız ulemaya Ebu Hanife, Mâlik, Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel gibi mezhep imamlarını örnek göstererek bu imamların tavırlarının daha sonraki takipçileri tarafından sürdürülmediğini belirtir. Horasan hükümdarının ünlü hadis âlimi Buhârî’den çocuklarına sarayda ders vermesini istemesi ve Buhârî’nin bunu reddederek hükümdardan çocuklarını kendi mekânındaki derslere göndermesini söylemesi, ulemanın ilk dönemdeki müstağni tavrını yansıtır. Burada, ünlü âlimin bu tavrından dolayı sürgün edildiğini de belirtmek gerekiyor. Nitekim, mezhep imamlarının birçoğu da ya sürgün edilmiş veya hapse atılarak burada vefat etmiştir. 

Bu tür “müstağni” tavırlar, ulemaya “özerk” ve “özgün” bir statü kazandırmakla birlikte, geçimini ticaret yaparak sağlaması da onun bağımsızlığını pekiştirmekteydi.  Ancak daha sonraki dönemlerde ulemanın devletle ittifak kurmasıyla bu özellikler ortadan kalkmış ve ulemanın yönetime ve yöneticiye meşruiyet kazandırma misyonu öne çıkmıştır.

Bu durumun, sonraki dönemlerde demokratikleşme ve kalkınma önündeki en büyük engellerden birini oluşturduğunu vurgulayan yazar, “ulemanın bürokratlaşması” sürecinin otoriterliğe yol açtığını ifade eder. Ahmet T. Kuru’nun bu tezini, bilhassa Osmanlı’nın son döneminde medreselerin bürokrat, memur yetiştiren birer kuruma dönüşmesiyle birlikte değerlendirmek doğru olacaktır. Kuru, sadece ulemanın değil, genel olarak dinî, siyasî, ekonomik ve bilimsel sınıflardan herhangi birinin toplum üzerinde tahakküm kurmasını da aynı şekilde zararlı gördüğünü belirtir ve sınıfların özerk olmasının önemine işaret eder. 11. yüzyıla kadar sağlıklı bir mesafede yürütülen ulema-yönetici ilişkisinin, bu tarihten itibaren yöneticilerin icraatını meşrulaştırıcı bir sürece evrilmesi, ulemanın bağımsız “entelektüel” kimliğini kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Yönetimden bağımsız olarak tüccarların desteği ve patronajıyla özgün düşünce üretebilen ulemanın pasifleştirilmesinde ve başından beri ulema ve tüccar sınıflarının oluşturduğu ittifakın bozulmasında, tüccar sınıfının ekonomik üstünlüğünü ortadan kaldıracak bazı yasa ve uygulamalar da etkili olmuştur. Özellikle iktâ sistemiyle gelirlerin merkezi kontrol altına alınması neticesinde tüccar sınıfının zayıfladığını belirten yazar, ekonomik dengelerin değişmesinin/değiştirilmesinin güç ve kudretin tek elde toplanmasına sebep olduğunu belirtir. Bu değişim ekonomik gücün doğrudan yönetimin insiyatifine tahsis edilmesiyle sonuçlanmış ve tüccar sınıfı da tıpkı ulema gibi etkisiz hâle getirilmiştir. Kuru’nun verdiği istatistiksel bilgilere göre, “11. yüzyılın ortalarına kadar, İslam âlimlerinin veya ailelerinin %72,5’i ticaret ve zanaatla iştigal etmekteydi.”(Kuru, s.19). Bu tablo, âlimlerin herhangi bir himayeye ihtiyaç duymadan bağımsız bir kimlik kazanmalarını sağlamıştır. Yazar, bilhassa 12. yüzyıldan itibaren dengelerin değişmesinde, ekonomik sebeplerle birlikte, siyasal teolojinin de etkili olduğuna dikkat çeker. Bu süreçte, Selçukluların ünlü veziri Nizâmülmülk’ün medreseler vasıtasıyla, Şiî, Mutezilî ve filozofları dışlaması, Şafiî-Eşarî çizgisinde otoriteyle uyumlu yeni bir anlayışın kökleşmesine imkan sağlamıştır. Kurân’da yer almayan ve çoğu tarihsel özellik taşıyan argümanlarla oluşturulan bu anlayışın merkezinde Hadis Okulu yer alır.

Ahmet T. Kuru’nun sık sık zikrettiği ve köken olarak Sasânî geleneğine dayanan “din ve devletin ikiz olduğu” söyleminin zamanla İslamî kaynaklarda “hadis” olarak geçmesi, bu sürecin güçlü bir dinî popülizme zemin hazırladığını da gösterir. Bilhassa Osmanlı’nın 15. yüzyılında “kanonlaşan” Müzekki’n-Nüfus, Mevlid, Muhammediye, Ahmediye gibi eserlerin temsil ettiği bu dinî popülizm, yöneticiye “kutsal” bir hüviyet de kazandırmıştır. Kuru’nun da işaret ettiği gibi, bu anlayışın toplumda yerleşmesinde Gazzâlî gibi âlimlerin rolü önemlidir. Bu anlamda Gazzâlî, şer’î ilimlerle tasavvufu birleştirerek dinî popülizmin toplumda kalıcı hale gelmesini sağlayan ulema arasında özel bir yere sahiptir. Burada, asıl sorun, Gazzâlî’nin kendi dönemindeki dinî ve siyasî şartlarda ürettiği bilginin yüzyıllar boyunca referans olarak alınması ve dönemsel şartların dikkate alınmamasıdır.

Dr. Kuru’nun İslam dünyasındaki durgunluğun 11. yüzyıldan sonra başladığı ve bunun da hem ekonomik hem de dinî ve siyasal sebeplerinin olduğu tezi, esasen rasyonalist bir ekol olan Mutezîle’nin zayıflamaya başlamasıyla birlikte değerlendirmek lazım. Yazarın kitabın birçok yerinde de değindiği gibi, Batı’da uzun yıllar eserleri okutulan Fârâbî, el-Râzî, Câbir, Harezmî, İbn Sina ve Bîrûnî gibi filozofların (Endülüs filofozlarından İbn Tufeyl ve İbn Rüşd  istisna) on birinci yüzyılın sonlarına doğru sahneden çekilmesi ve felsefe çağının sona ermesi, yeni bir zihniyetin hakimiyetini de ortaya koymakta. Daha önce de belirtildiği gibi, iktâ sistemiyle askerî sınıfın güçlendiği ve tüccar sınıfının zayıfladığı bu dönemde, felsefenin gerilemesi ve tasavvufun öne çıkması da toplumda farklı bir dindarlık anlayışının hâkim olmasına zemin hazırlamıştır. Şüphesiz ki ilmî ve felsefî birikimin kesintiye uğraması ve yaşanan zihniyet dönüşümünün gerçekleşmesinde iklim krizleri, savaşlar, kıtlık, göçler ve istilaların da ciddi etkileri olmuştur. Ancak benzer durumlar Avrupa’da da yaşandığı halde, özellikle 17. yüzyıldan itibaren yaşanan bilimsel gelişmeler, tüccar sınıfının yükselişi, üniversitelerin ve bilim merkezlerinin kuruluşu ve matbaanın bilgiyi yayma imkânı, iki dünya arasındaki farkın iyice açılmasına sebep olmuştur. Dr. Kuru, bu durumun bir sebebi olarak Batı Avrupa’daki gelişmelerin yeterince takip edilememesi ve ilerlemelere ilgisiz kalınması olarak tespit eder:

“Batı Avrupa’nın yükselişi, Rönesans, matbaa devrimi, Protestan Reformu, coğrafi keşifler ve bilimsel devrimin birbiriyle örtüşen süreçlerinin etkisiyle meydana geldi. Bu dönemde, Müslüman dünya ne benzer gelişmeler üretebildi ne de Avrupa deneyimlerini yeterince inceledi.” (Kuru, s. 254).

Geri kalmışlığın bir sebebinin de matbaanın Osmanlılar tarafından 270 yıllık bir gecikmeyle kabul edilmesi ve dinî eserlerin oldukça geç bir dönemde basılması olarak savunan yazar, “Osmanlıların matbaa kurmayı geciktirmesinin” başlıca nedenlerini; “ulema-devlet ittifakının, din, eğitim ve toplum üzerindeki tekelini koruma arzusu” ve “bu ittifakın, tüccarların iktisadi teşebbüs gücünü neredeyse yok etmiş olması” (Kuru, s. 276) olarak belirler. Dr. Kuru, Avrupa’da da matbaaya karşı benzer tepkilerin olduğuna işaret etmekle birlikte, Osmanlı’da bu durumun çok daha tutucu bir tavırla ve uzun süreli devam ettiğini vurgular.

Dr. Kuru’nun gerilemeye sebep olarak gösterdiği matbaanın Osmanlı’ya Avrupa’dan 270 yıl sonra gelmesi, daha doğrusu matbaanın kitap basmasına oldukça geç bir dönemde izni verilmesi konusu da üzerinde durulması gereken bir husustur. Burada pek çok araştırmacı tarafından gerilemenin sebeplerinden biri olarak gösterilen “Osmanlılarda matbaanın gecikmesi” tezinin biraz abartıldığını belirtmeliyim. Avrupa’daki sosyo-kültürel gelişmelerde matbaanın rolünü önemli görmekle birlikte, Osmanlı’da bu faaliyetin geç başlamasının çok ciddi bir etkiye yol açmadığını söylemek istiyorum. Batı’da entelektüel hayatın canlılığı, felsefenin ve doğa bilimlerinin önemli gelişmeler sağlaması, bağımsız bilim ve araştırma merkezlerinin kurulması ve verimli bir eleştiri ortamının oluşması, matbaanın bütün bu bilimsel, kültürel ve sosyal birikimi yayma misyonunu da önemli kılmıştır. Osmanlı’da aynı dönemde böyle bir bilim ve kültür ortamından bahsetmek pek mümkün değil. Dolayısıyla, matbaa konusundaki tartışmalarda bu durumun göz önünde bulundurulması gerekir. Nitekim, İbrahim Müteferrika, 16 yıllık yayıncılığı sırasında tahminen 12.000 kadar kitap bastığı halde, bu kitapların neredeyse üçte birini satamamıştır.[1] Aynı durumu, Müteferrika’nın vefatından sonra, matbaayı satın alan Kadı İbrahim ve kardeşleri de yaşamıştır.[2] Esasen, dinî kitapların basımı serbest bırakıldığı halde, bu eserlere de yeterli ilgi de olmamıştır. 1803’te matbaada basılan ilk eserin Osmanlı klasik dönem Selefiliğinin ana kaynaklarından olan Birgivî Risalesi olması da ayrı bir değerlendirme konusu. 

Esasen, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da bağımsız araştırma merkezlerinin kurulması, bilimsel dergilerin yayın hayatına başlaması, keşif ve icatların büyük ilgi görmesi, insanların bütün bu gelişmeleri “merakla” takip etmesi ve yeniliklere ilgi duymasının bir sonucudur. Benzer bir “merak”ın Osmanlı toplumunda sözkonusu değildir. “Başımıza icat çıkarma”, “eski köye yeni adet”, “böyle gelmiş, böyle gider” gibi özdeyişler, toplumun yenilik karşısındaki tutumunu çok iyi yansıtmakta. Yani, yeniliğe ve değişime kapalı olan bir toplumun söyleyecek “yeni bir sözü” yoksa, bunu yaygınlaştıracak bir aracın işlevi de tabiatıyla sınırlı olacaktır.

Dr. Kuru, Müslüman dünyada otoriterliğin hem İslamî hem de lâik devletlerin ortak özelliği olarak öne çıkmasının, “daha derin tarihsel ve sosyo-ekonomik kökenlere” dayandığını ve sosyo-ekonomik azgelişmişliğin rant ekonomisinin bir sonucu olduğunu vurgular. İç karışıklığın ve savaşların sebebini oluşturan rant ekonomisi, yazarın da sık sık değindiği gibi, geri kalmışlığı sadece Batı sömürgeciliğine bağlamanın eksik bir yaklaşım olduğunu da ortaya koymakta. Nitekim, kavram olarak ancak 19. yüzyılda telaffuz edilmeye başlanan “İslam dünyasında”[3], emperyalist devletlerle yapılan savaşlardan çok daha fazlasının, rant ekonomisini ele geçirmek için yaşanan iç mücadeleler olduğu bir gerçektir.

Ahmet T. Kuru, eserinde otoriterliğin oluşması sürecinde, Hint ve Sâsânî siyasî kültürlerinin etkili olduğuna değinmekle, habitusun etkisine de dikkat çeker. Bu konuda, Doğuda hükümdarlık imajının oluşmasında sözkonusu coğrafyadaki verili kültürün ve tarihsel tecrübenin önemli bir yere sahip olduğunu daha geniş bir çerçevede değerlendirmek gerekir. Bilindiği gibi, gerek Hint gerekse Sâsânî metinlerinde, hatta Çin ve Japon toplumlarında hükümdara/krala atfedilen kutsiyet, İslamî dönemde daha ziyade dinî argümanlarla sağlanmıştır. Bu yönüyle, halife kavramının, önce “halife-i resul”(peygamberin halifesi, vekili), sonra “halifetullah”(Allah’ın halifesi), daha sonra da “zıllullahi fi’l-ard” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) olarak geçirdiği dönüşümde, kültürel coğrafyanın mirası olan Tanrı-Kral anlayışının etkisi açıktır.

Burada, halifeliğin saltanata dönüşüm evresinin de üzerinde daha fazla durulması gereken bir konu olduğunu belirtmeliyim. Kuru, köken olarak Sâsânîlere (Nuşirevan’a) dayanan “din ve devlet ikiz kardeştir” söyleminin, İslamî dönemde dinî bir kaynağa (hadise) bağlanarak sultana meşruiyet kazandıracak mahiyette sunulmasını naklederken, Abbasi halifesi ile Selçuklu sultanının birbirine bağımlı ilişkisine de değinir. Biri dinî, diğeri dünyevî otoriteyi temsil eden bu iki kudret merkezi, tarih boyunca belli bir dengede birbirini besleyerek ve birbirine karşılıklı meşruiyet kazandırarak ayakta durabilmiştir. Ancak önce Büveyhîler ve Gazneliler, daha sonra da Selçuklular’ın askerî koruması altında varlıklarını sürdürebilen hilafet makamının bu süreçte sembolik hâle gelmesiyle, artık “din ü devlet” kavramının birlikte anılması ve sultan ile halifenin bütünleşerek daha güçlü bir irade oluşturması, -daha doğrusu, halifenin etkisizleştiği bir süreçte- hükümdara dinî bir kimlik kazandırılması safhasına girilmiştir. Özellikle, 1258 yılında Hülâgu komutasındaki Moğol ordularının son Abbasi halifesi el-Müsta’sım’ı katletmesiyle ortaya çıkan dinî otorite boşluğu, bu tarihten itibaren “devlet” ve “hükümdar” kavramlarına dinî bir hüviyet kazandırılarak “din ve devletin ikiz kardeş oldukları” argümanıyla doldurulmuştur. Bu süreçten itibaren, “devlet” kavramının hilafetin sahip olduğu “kutsal” vasfını devraldığını söylemek yanlış olmaz.

Sonuç olarak; Prof. Dr. Ahmet T. Kuru’nun İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık, Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma adlı eserinin son zamanlarda okuduğum etkileyici kitaplardan biri olduğunu belirtmeliyim. Yazar, geri kalmışlığı dış etkenlere bağlama kolaycılığına kaçmadan, sorunları “içeriden” biri olarak analiz ederek din-siyaset ilişkisini küresel ölçekte ve mukayeseli olarak değerlendirmiş. Eserin en önemli özelliği, klasik dönemi değerlendirirken olay ve olguları çağdaş dünyayla irtibatlandırarak yorumlamasıdır. Ufuk açıcı ve eleştiri ortamına zemin hazırlayıcı bu tür eserlerin düşünce hayatımızın canlanmasına önemli katkıları sağlayacağı muhakkaktır. 


[1] Esra Oğuzhan (hz.), Mucibince Amel Oluna, Türk Matbaa Tarihi/Matbaa Kurulurken, Ötüken Yay., İst., 2024, s. 63.

[2] Bu konuda bkz.: Kemal Beydilli, İki İbrahim: Müteferrika ve Halefi, Kronik Kitap, İstanbul, 2019.

[3] Bu kavramın tarihi ve anlam çerçevesi için bkz.: Cemil Aydın, İslam Dünyası Fikri, Küresel Bir Entelektüel Tarih Çalışması, Çeviren: Hasan Aksakal, Alfa Yay., İst., 2021.