Dominique Eddé ile Söyleşi: “Burada, Lübnan’da, Köprüler Hem Gerçek Hem de Mecazi Anlamda Havaya Uçtu”

Joseph Andras: Beyrut'ta yaşıyorsunuz. Peki nasıl yaşıyorsunuz? Yani kendi içinizde.

Dominique Eddé: Bu ezici ağırlığı, teraziye koyunca hiçbir ağırlığı olmayan bu yükü nasıl adlandırabiliriz? Sanki artık kendi içimizde, alevsiz bir ateşin içinde, onlarca köyün yerle bir edildiği, yanmış toprağa dönüştüğü bir ortamda yaşamak zorunda kalmışız gibi. Her gün, tam bir çaresizlik içinde yıkımı öğrenmek… Öfkeyi yatıştıramıyorsak da idare etmek. Tiksinti duygusu. Açıklığa ve kesin görüşlere ihtiyaç duyan yakınlarımla artık iletişim kuramamak… Ben sadece gri alanlar ve bir korku yağmuru görüyorum. Her şeye rağmen denemek. Ve aynı zamanda… başka şeyler oluyor, çünkü bahar başladı. O yüzden güllerin açışını kaçırmamaya çalışıyorum. Dostluğun, paylaşılan sıkıntının sıcaklığı.

Dominique Eddé

- “Beyrut harabeye dönmüştü ve Filistin harap olmuştu”: belki bu cümleyi hatırlayacaksınız. Bu sizin cümleniz. Yirmi yıldan fazla oldu. Bu cümle, romanınız Uçurtma’da yer alıyor.[1] Lübnan bugün bombaların altında ve Filistin paramparça. İran’dan bahsetmiyorum bile. Artık sadece tekrarlanmaktan başka bir işe yaramayan bu sözler içinde, toplu olarak nasıl yaşıyoruz?

Burada, Lübnan’da, köprüler hem gerçek hem de mecazi anlamda havaya uçtu. Size de söylediğim gibi, tüm bağlar saldırı altında. Her yerde, sahada, akıl yürütmelerde, duygularda, hatta anılarda bile. 100 metre mesafede gündüz ve gece bir arada yaşanıyor. Büyük otellerin dibine, yerinden edilmişlerin çadırları sıralar halinde dikilmiş. Lüks evler kimi zaman kalelere, kimi zaman sığınaklara dönüştürülmüş.

Yaşanan durumla ilgili görüşler empati ve güvensizlik arasında gidip geliyor. İnsanlar artık nasıl dinleyeceklerini, nasıl anlatacaklarını bilmiyorlar. Nasıl susacaklarını da. Her türlü görüş var. Ve hepsi de keskin. Hâlâ Hizbullah’ın “kahramanca direnişiyle” özdeşleşmek ve bu aşırı silahlı partinin ülkenin siyasi hayatını ele geçirdiğini, İran ve uyuşturucu kaçakçılığıyla finanse edilen, tek bir dini inanca dayalı mesihçi bir yapı geliştirdiğini, Esad’ın halkına karşı yürüttüğü cinai savaşta büyük rol oynadığını unutmak isteyenler var.

Öte yandan, daha dün Gazze’de İsrail ordusunun soykırımcı eylemlerine öfkesini haykıran, ama birdenbire bu kışkırtıcı, üstünlükçü, açıkça ilhakçı gücün kendi kurtuluşları için çalıştığına inanmak isteyenler de var. Elbette siyasi yelpazenin her iki ucunda daha nüanslı görüşler de var, ancak tanım gereği berrak düşüncenin araçlarından biri olan nüans, hem onu talep edenler hem de istemeyenler için bir ıstırap kaynağına dönüştü.

Nüans, bir tarafa ait olma ihtiyacı duyanlar tarafından bir saldırı olarak algılanıyor. Birçoğunun ayakta kalmak için nefrete ya da temelsiz bir iyimserliğe ihtiyacı var. Bu ikisi bir arada da var olabilir. Neredeyse hepsinin Tanrı’ya aşırı bir ihtiyacı var. Her durumda mesele, bir çıkış yolu, bir yardım olmadan ne yapacağını bilememekte düğümleniyor. Yanılsama ve nefret bir yandan bağ kurarken, diğer yandan bu bağı koparıyor.

Bu sendrom günümüzde küresel bir olgu, ancak Lübnan'da olağanüstü bir boyuta ulaştı; çünkü ülke küçük, nüfus yoğunluğu aşırı derecede yüksek, ülkenin varlığını ve dolayısıyla her bireyin varlığını tehdit eden sayısız, neredeyse çözülemez denklemler var. Lübnanlılar felaketleri göğüslemek ve her seferinde boşu boşuna, hiçbir şey karşılığında yeniden ayağa kalkmaktan yorgun düşmüş haldeler. Aynı kötülüğün daha da kötü bir şekilde tekrarlanması, sonunda hayal gücünü köreltti. Dili yoksullaştırdı. Oysa hayal gücü ve sözlü ifade açısından üstün bir ülke varsa, o da Lübnan'dır.

Ancak geçen Şubat ayından bu yana, İsrail’in sahadaki saldırganlığı o kadar acımasız, o kadar zalim, o kadar vahşi ve Hizbullah’ın İran iktidarıyla ilişkisi o kadar iç içe ki, artık zihinlerde gidecek yer kalmadı. Aşağılanma, yorgunluk o kadar büyük ki, nefretler bile çatlıyor. Enerji, hayati olan şeye, hayatta kalmaya yöneliyor. En büyük sefalet içinde bile abartılı davranışlara, dayanışmaya, ihbarlara, ırkçılığa, cömertliğe rastlanıyor... Dostoyevski'nin bir romanının, bir siyaset bilimi incelemesinden daha iyi anlattığı her şeye…

- 2 Mart'tan bu yana Lübnan'da İsrail devleti tarafından 2.167 kişi öldürüldü ve 7.061 kişi yaralandı. Ancak biliyoruz ki rakamlar ruhsuzdur. Yakın zamanda bir doktor vatandaşınız “Karnı deşilmiş, iç organları çıkarılmış, uzuvları kesilmiş ya da kafa travması geçirmiş çok sayıda çocuk geldi. Ayrıca çok sayıda kadın da. Bazıları yolda can veriyor,” diye konuştu Le Monde gazetesine. Bir yazar, bu ruh hallerini anlatmaya, onurlandırmaya, rakamlardan daha net bir şekilde ortaya koymaya çalışabilir mi, yoksa bu ondan aşırı bir beklenti mi olur?

- Bilmiyorum. Bu aşırı bir beklenti ama bazen onu karşılamak mümkün… Dün, büyük İranlı şair ve sinemacı Füruğ Ferruhzad’ın Ev Karanlık adlı filmini keşfettim. Sizin bahsettiğiniz dehşeti gördükten sonra onu izledim: yanmış bedenlerin, parçalanmış çocukların görüntüleri vardı. Hafızamda Gazze’deki günlük dehşet ve Lübnan’da, Suriye’de, bölgede yaşanan elli yıllık vahşet vardı. Tebriz yakınlarındaki bir cüzzamhaneyi konu alan bu siyah-beyaz kısa film, bu acıyı anlatmadan ya da çok az anlatarak tüm boyutlarıyla ele alıyordu. İnanılmaz bir yalınlığa sahip görüntüler ve sözler, bu tarif edilemez acının boyutuna –daha doğrusu derinliğine– yakışır nitelikteydi. Dünya edebiyatında da bu derecede isabetli sayfalar vardır. 1960'lardan kalma bu film, bugün kapımın önünde neler olup bittiğini bana haberlerden daha iyi anlatıyordu. Hastalığın kemirdiği yüzler, parmaksız ayaklar, elsiz kollar aracılığıyla, bu acının tam ortasına bakan gözleri gördüm. Ve bu bakış beni insan varoluşunun en çıplak haline götürdü. Kelimelerin ve görüntülerin ulaşmakta en çok zorlandığı yere. Geriye, tarif edilemez olan karşısında kelime seçimi meselesi kalıyor. Yazdığım tüm sayfalar arasında, hayata geçirilmesi en zor olanı Neden Bu Kadar Karanlık? kitabındaydı. Bu, iç savaş sırasında tamamen çaresiz bir şekilde tanık olduğum bir katliamla ilgiliydi. Bir grup Hıristiyan milis, bulunduğum caddede trafiği durdurmuştu. İçlerinden biri silahını arabamın önündeki araca doğrultmuş, diğeri ise kimlikleri kontrol ediyordu. Müslümanları öldürmeye karar vermişlerdi. Üçünü –belki dördünü, artık hatırlamıyorum– arabadan çıkardılar ve bir duvara dayadılar. Camı açtım ve durmaları için yalvararak yüksek sesle bağırdım. Üçüncü bir adam bana doğru koştu ve silahını boynuma dayayarak susmamı emretti. “Bağırmaya devam edersen seni öldürürüm.” Erkekleri kafalarını duvarlara vurarak katlettiler.

Korkaklığa mahkûm olmuştum. “En azından onları hemen vurun, uzatmayın” diye fısıldadım. Onların o son dakikalarındaki ıstırabını yazmaya bile cesaret edemedim. 2024’teki İsrail bombardımanları sırasında bir hastaneye, yanık servisine gittim. Vücudu bandajlı küçük kızın bakışını, babasının, ona dokunmaya cesaret edemeyen annesinin bakışını anlatacak kelimeleri umutsuzca aradım. Bu son savaşta pes ettim. Bombaların sesini dinlemekle ve gerisini hayal etmekle yetiniyorum.

- Ben de tam bu kitaptan bahsedecektim. Kitabın başlığı, son cümlesini yansıtıyor: “Bana Neden Bu Kadar Karanlık Olduğunu Söyle?” Bu kitabı 1999’da yayınladınız. Karanlığın her şeyi sonsuza dek kaplamasına izin vermemek için bu soruya her zaman cevap aramalıyız. O yüzden size kendi yönelttiğiniz soruyu soruyorum.

- Karanlıkta ışık, zayıf olması nedeniyle sihirli olabilir. Tıpkı bir şeyin gölgesiyle ikiye katlanması gibi. Ve bu gölgede acı devam eder, ama farklı bir şekilde. Manzaraya karışır. Bir anda, kendisinden kopuk olduğu bir güzelliğe erişir. Bu, kollarınıza atlayan bir çocuğun kahkahası olabilir. Ya da ölüm döşeğindeki bir yüze konan bir gülümseme olabilir. Her iki durumda da hayat tamamen çıplaktır; onu sihirli kılan bir gizemle doludur. Sessizliğe, çöle, müziğe katılır. Karanlıkta ışıklar yüzeyleri birbirine karıştırır, detayları da derinlikleri de aydınlatırlar. Ve bu imhtihanda –çünkü bu bir imtihandır– ölüm bilinci, az ya da çok acımasızca, dalgalar halinde etki eder. Korkuyu ortadan kaldırmaz, onu da beraberinde sürükler. Böylece hayat okyanus gibi, yekpare isimsiz hale gelir. Büyük siyasi direnişin savunduğu şey budur. Ondan doğar. Cesaret iradesi pes etmediğinde anlam kazanır.

- Sanırım “İsrail”, “Netanyahu”, “emperyalizm” ya da “Trump” gibi kelimeler içeren bir yanıt bekliyordum. Ama hiç de öyle olmadı. Siz bana sessizlikten ve güzellikten söz ediyorsunuz. Bir röportajı tartışmadan ayıran şey belki de tam olarak budur: tartışma, beklenmedik bir dile hâlâ alan açar.

Şaşkınlığınızı anlıyorum. Belirli bir kelime dağarcığına teslim olduğumuzda dilin otomatikleşmesine kapılırız; ben de bundan kaçınmak için bilinçli olarak “yanlış” bir yanıt verdim. Kelimeleri yerinden oynatmak için. Çığlık atmadan, kendimi sansürlemeden korkuyla yüzleşmeye çalışıyorum. İsrail ordusu hayatları sistematik biçimde yok ediyor. Güneydeki bölgeleri beyaz fosforla yaktı, onlarca köyü harabeye çevirdi, toprakların onda birini işgal etti, yardım konvoylarını bombaladı, Gazze’de olduğu gibi gazetecileri öldürdü. Bugüne kadar 21 gazeteci hayatını kaybetti… Bir milyondan fazla insanı yerinden etti; Beyrut’un güney banliyölerini yerle bir etti. 8 Nisan Çarşamba günü, başkentin tam merkezine, önceden hiçbir uyarı yapılmadan, on dakika içinde yüz bomba attı. Onlarca çocuk da dahil yüzlerce insan hayatını kaybetti. Ve bugün, bazılarınca “dünyanın en etik ordusu” olarak sunulan bu ordu, ateşkese rağmen yıkımını sürdürüyor. 10.452 kilometrekarelik, zaten aşırı sıkışık bir ülke için bu bedel son derece ağır. İsrailli yöneticiler yalnızca bombalamakla kalmıyor; Lübnan’ı adeta bir hapishane avlusu gibi yönetiyorlar. Gökyüzünü sürekli kontrol altında tutuyor, insansız hava araçlarını pencerelerimize kadar gönderiyor, gündelik hayatın ritmini belirliyor, giriş çıkışları dikte ediyorlar. Mahkûmların birbirine düşmesini izler gibi, insanların birbirinden nefret etmesini teşvik ediyorlar. O “mahkûmlar” ise tüm Lübnan halkı. Görünen o ki, aynı senaryoyu İran için de arzuluyorlar: kaos ve bölünme. Bize, Orwell’in 1984 romanındaki O’Brien’ın Winston’a yaptığı gibi buyuruyorlar. Ama sorunuza dönersem: Öncelikle, sözünü ettiğiniz dört kelimeye – “Netanyahu”, “Trump”, “İsrail”, “emperyalizm”– direnen bir dil kurmaya çalıştım. Elbette bunları kullanmak zorunda kalacağımı biliyorum ve buna hazırım.

- Son kitabınız Ölüm Değişmekte’de, “İsrail-Filistin trajedisi”nin “benzersiz” niteliğinden söz ediyor ve bu trajedinin sizi yirmili yaşlarınızdan beri “mantığın ötesinde” bir biçimde etkilediğini itiraf ediyorsunuz. Bugün bu dramı akla dayalı, yani adil ve uygulanabilir bir siyasal mantıkla nasıl yorumlamak gerekir?

İsrail-Filistin trajedisinin Lübnan’a çok ağır bir bedel ödettiği nadiren dile getirilir. Haham Delphine Horvilleur ile tamamen başarısız geçen bir televizyon söyleşisinin ardından, bana şöyle demişti: “Ama siz Filistinli değilsiniz. Hangi sıfatla Filistin hakkında konuşuyorsunuz?” Ben de yalnızca şu cevabı verdim: “Lübnan’da kaç Filistinli mülteci olduğunu biliyor musunuz?” Etkili olması bakımından haklı bir cevaptı bu, ama aynı zamanda kendimi toplumsal bir mantığın tuzağına düşmüş gibi hissettim. Sanki bir mesele hakkında konuşabilmek için o meseleden doğrudan, bedenen etkilenmiş olmak gerekiyormuş gibi. Sanki bu çatışmanın evrensel bir niteliği yokmuş gibi. Sanki bir Çin uzmanının Çin’den ya da Yahudi bir Amerikalı filozofun Sovyet totalitarizminden söz etmesi yasakmış gibi… Ve her şeyden önce, sanki Avustralyalı bir Yahudi’nin bir gecede “evine”, yani İsrail’e gelmesi tamamen normalmiş gibi. Oysa yüzbinlerce Filistinli oradan ayrılmaya zorlandı; hâlâ da zorlanıyor. Başarısız ve anekdot niteliğindeki bu diyalog, sözünü ettiğimiz “trajedinin” nasıl savunmacı tavırlar ve zihinsel karışıklıklar yarattığını gösteriyor. Aynı zamanda insanı ne kadar körleştirdiğini de. Bunu söyledikten sonra Lübnan’ın özel durumuna dönmek istiyorum. İsrail olmasaydı, ülkede beş yüz binden fazla Filistinli bulunmasaydı, 1975’te başlayan ve on beş yıl süren savaş yaşanmazdı. Hizbullah da 1982’deki İsrail işgalinden bu yana sahip olduğu korkutucu siyasi ve askerî güce kavuşamazdı. Bir yanda İsrail ve ABD, diğer yanda İran gibi düşman güçlerin ezici ağırlığı ile bu küçük ve aşırı yüklenmiş ülke arasındaki dengesizlik, bugün en güçlünün en zayıfa uyguladığı ölçüsüz aşağılamayı ve bunun yarattığı çaresizliği açıkça ortaya koyuyor. Fakat bu durum, İsrail devletinin kurulmasından yetmiş sekiz yıl sonra, güç kullanımının –ne kadar sürekli ve yoğun olursa olsun– hiçbir şeyi çözmediğini de gösteriyor. Hayatları yok edebilirsiniz, ama hayatların zamanını yok edemezsiniz. Çünkü hafıza, ölülerden sonra da yaşamaya devam eder. Tıpkı bir psikozu cerrahi müdahaleyle ya da bir depresyonu emir vererek tedavi edemeyeceğimiz gibi. Bu çatışmanın çözümsüzlüğü, özellikle kökeninde birbiriyle bağdaşmayan zaman kavrayışlarının bulunmasından kaynaklanıyor. Bu çatışma, bir tarafın tarihsel zamanının, öteki tarafın tanımı gereği sınırsız olan tahayyül zamanı tarafından acımasızca saldırıya uğramasının sonucudur. Holokost’un yakın zamanından Yahudiliğin kökenlerinin binlerce yıllık zamanına kadar, bir uçtan ötekine gidip gelen bir zaman anlayışı söz konusudur burada. Bu iki zamanın ortak bir coğrafi zemini yoktur. Dolayısıyla bu bölgede iki farklı zaman anlayışının şiddetli biçimde çarpıştığını gördük: bir yanda Filistinlilerin yaşadığı somut tarihsel zaman, öte yanda Yahudi tarihinin ve Siyonist tahayyülün çok daha geniş, neredeyse sınırsız zamanı. Sanki yüzyılların ağırlığı, bir anda bugünün üzerine çökmüş gibiydi. Oysa genellikle tarih ve coğrafyanın zamanı, bir yüzyıldan ötekine, hayal gücünün ve kültürün zamanını birlikte üretir. Burada ise bunun tam tersi oldu. İsrail örneğinde, dünyanın dört bir yanında tahayyül edilmiş bir ülkenin, üzerinde insanların yaşadığı somut bir toprağa, yani Filistin’e nakledilmesi söz konusuydu. Gerekli özen gösterilmediği, hayati ve acı verici kararlar alınmadığı için bu yabancı organın nakli tutmadı; organ enfeksiyon kaptı. “Siyonist rüya” sömürgeleştirmeden, ilhaktan, işgalden ve etnik temizlikten vazgeçmek yerine, zamanı dondurmakta, dayattığı ve giderek derinleştirdiği adaletsizliği inkâr etmekte ısrar etti. Kibbutz’u gettoya dönüştürdü. Ütopya kâbusa dönüştü. Öyle ki İsrail bugün, ezici askerî üstünlüğünün kendisine yalnızca geleceği olmayan zaferler kazandırdığı bir noktaya gelmiş durumda. Çünkü Filistin halkına yaşattığı hayal edilemez acının yanı sıra, yok ederek kendi kendini de yok etmeye mahkûm oluyor; kısa vadede hâkimiyet kurarken uzun vadede anlamını yitiriyor. Çürüyor. Bugün Siyonizmi yeniden düşünmeye çalışan herkese uygulanan yasak da bu intihar mekanizmasının bir parçasıdır. Sizin “bu dramın mantıklı bir biçimde kavranması” dediğiniz şey, artık tartışmasız bir olguya dayanıyor: İsrail toplumunun neredeyse dörtte biri Yahudi değil. Buna karşılık, kolonizasyonun etkisiyle Batı Şeria’daki Filistin toplumu da neredeyse dörtte bir oranında Yahudi nüfus tarafından kuşatılmış durumda. Başka bir deyişle, uzun vadede her iki taraf için de “karma olmayan” bir çıkış yolu artık kalmadı. Elbette Batı Şeria ve Gazze’de Yahudi olmayan son kişiye kadar herkesi sınır dışı etmeyi göze almazsanız… Bu konuda Omer Bartov’u okumak gerekir. Bartov, sonuçta “İsrail’in Siyonist ideoloji çerçevesinde normal bir devlet olarak var olamayacağı” sonucuna varıyor.

- Sizin kendisine bir kitap adadığınız Edward Said’in 1999’da yazdıklarını düşünüyorum: Ya ortak, iki uluslu, demokratik bir devlet ya da “savaş devam eder”…

Evet, tarih, dengesiz çözümlerin çıkmazını gören ve bu çözümleri reddeden Edward Said’i haklı çıkardı. Said ayrıca İngilizcede secularism dediği laikliği savunmak için hiçbir fırsatı kaçırmazdı. Onun savunduğu halkların bir arada yaşaması ve yurttaşlık eşitliği fikri, İsrail, Filistin ve bütün bölge için geçerli tek projedir. İnkâr bombalarla sürdürüldüğü sürece, 1948 dokunulmaz bir tarih olarak kaldığı sürece, adaletsizlik adı konarak kabul edilmediği sürece; Netanyahu, Ben Gvir, Trump, Hegseth ve benzeri psikopatların boyunduruğu altında kaldığımız sürece bu açılım somut sonuçlara dönüşemez. Ama aynı şekilde, Kudüs tarafsızlaştırılıp üç tek tanrılı dine ve –bu arada– bu dinlere bağlı olmayanlara da teslim edilmediği sürece bu açılım somut gelişmeler doğuramaz. Bu bakımdan Avrupa’nın oynayabileceği çok önemli bir rol var. Fakat birkaç istisna dışında, Avrupa bugün berraklıktan, cesaretten ve hayal gücünden bütünüyle yoksun. Geriye asıl sorun kalıyor: siyasetin din tarafından istila edilmesi. Kudüs meselesine getirilecek yeni bir yaklaşım, bu sorunun yatıştırılmasına katkıda bulunabilir. El-Kuds’ün, yani Kudüs’ün, bütün İslamcı hareketlerin takıntılı sembollerinden biri olduğunu unutmamak gerekir. Bu da benim açımdan çözümün ancak çok uzun vadede mümkün olabileceği anlamına geliyor. Bunu düşünebilmek henüz bir teselli değil; ama kendi başına bir umut ışığı.

- Medyada, “aşırıcı” ya da “maniheist” sayılan sert sözleri susturmayı amaçlayan bir nüans anlayışı hâkim. Buna karşılık militan, anti-emperyalist çevrelerde de safları sıklaştırma çağrısı var. “Kuzey”, “Güney”e saldırdığında, lafı dolandırmamak; yani yüksek sesle ve açıkça bir iktidardan yana tavır almak gerektiği söyleniyor: Saddam Hüseyin mi, Bushlar mı; Sinvar mı, Smotrich mi; Hamaney mi, Trump mı? Sizin “insancıl” diye adlandıracağınız, benimse “eşitlikçi” demeye daha yatkın olduğum üçüncü yolun bir lüks, bir tutarsızlık ve siyasi korkaklık olduğunu düşünenlere ne cevap verirsiniz?

Özellikle İsrail-Amerika ikilisi kadar güçlü ve korkutucu bir düşman karşısında, “inceliklere girmeden” –tabiri caizse nüanslarla oyalanmadan– “safları sıklaştırmak” isteyenleri kızdırdığımın çok farkındayım. Onlara göre köktendincilik tehlikesi ikincil önemdedir. Bana göre değildir. İslamcı köktendinciliği ve Siyonist mesihçiliği birlikte sorgulamak, aynı olguyla yüzleşmek demektir. Bir ırkçılıkla mücadele ederken bir diğerini görmezden gelemezsiniz! Bununla birlikte bugün yaşananlarda İsraillilerle Hizbullah’ı kesinlikle aynı kefeye koymuyorum. İsrailliler, her şeyi yok etmek, her şeyi yerle bir etmek isteyen tarifsiz bir öfkeyle ülkeyi işgal ediyor. Hizbullah savaşçıları ise kendi evlerinde, kendi topraklarındalar. Burada da ayrım yapmak gerekir ki bu ayrım son derece önemlidir. Benim için asıl mesele, hayatları ve anıları ideolojik ve toplumsal kalıplardan kurtarmaktır. Benim pusulam her zaman yalnızların tarafını gösterdi. Bu, sizin sözünü ettiğiniz üçüncü yola doğru atılmış, elbette yetersiz ama yine de gerçek bir adımdır. Hümanizmin amacı eşitlikçidir: Bu bir varış noktası değil, bir harekettir. Türümüzün yapısını çok iyi bildiğim için, kusursuz bir ideal biçim tasarlayamam. Ben her zaman iktidara sırtımı dönerek çalıştım. Sözünü ettiğiniz isimler, iktidarın en hastalıklı halini somutlaştırıyor. Seçim yapmak zorunda kalmak istemiyorum. Bana göre nüans eleştiriyi zayıflatmaz; tersine güçlendirir. Onu inandırıcı kılar. Nüans nedir? Kesinliktir. Yani bazılarının sandığının aksine, “düşmanı” bağışlamaya değil, kararlılığı güçlendirmeye yarar. Bugün hemen her yerde bu iç karartıcı kıskaç figürüne tanık oluyorsak –bir kol ötekiyle çatışıyor, sonra ikisi birleşerek halkları boğmaya çalışıyor– bu, meselenin hâlâ yakıcı olduğunu gösterir. Bu mesele nankördür, zordur, neredeyse çözümsüzdür; ama başka seçeneğimiz yok. Ufku açmak istiyorsak önce bu darboğazdan geçmek zorundayız. Filistin’de, Sudan’da, Lübnan’da ya da İran’da yaşananlar birbirleriyle karşılaştırılamaz, ama yine de bu durumların hepsinde ortak bir nokta var: askerî seçeneğin intihar olması. Eski araçlar artık geçerliliğini yitirmiş durumda. Onların yerine yenilerini koymak için muazzam bir hayal gücü rezervine ihtiyaç duyulacak. Bu hayal gücü belki de zanaat, ekoloji ve teknolojinin alışılmadık bir buluşmasından doğacak. O zaman soru artık bir tuzak seçim ya da çift olumsuzluk –ne o ne bu– biçiminde değil, olumlu bir eklemlenme biçiminde ortaya çıkacak. Ne yazık ki henüz o noktada değiliz. Yine de bazı ülkelerde, özellikle Türkiye’de, sokaklar düzenli olarak mevcut düzenin acımasızlığını reddeden göstericilerle dolup taşıyor. Aimé Césaire şöyle derdi: “Kulağımı yere dayadığımda, yarının geçtiğini duyuyorum.” Şu an benim için durum böyle değil. Ben daha çok insansız hava araçlarının sesini duyuyorum. Ama bu, pes etmeyi reddetmeme engel olmuyor. Bu reddediş, yeni bir radikalizm biçimini gerektiriyor: oyunun kurallarını reddetmeye dayanan temel bir kopuş. Bu da sözde “nesnel” müttefiklerin yasını tutmayı ve kendi yaşam süresinin çok ötesine uzanan bir zaman adına yarından vazgeçmeyi gerektiriyor.


L’Humanité'nin ve Dominique Eddé'nin izniyle yayımlanmıştır.

Fransızcadan çeviren: Ahmet İnsel.


[1] Dominique Eddé’nin bu söyleşide adı geçen kitapları Türkçeye çevrilmedi. Çevrilen romanı Dünyanın Avlusu (Epsilon Yayınları, 2021) Suriye’de Esad döneminin güç mücadeleleri, ihanetler, aile içi çatışmaları çarpıcı biçimde betimler.