Amedspor: Kürt Sorununun Kendisi ve Temsili Arasındaki Eşik Üzerine

…Savaşın yüceltilmiş bir şekli olan futbolda on bir şortlu adam, semtin, kentin ya da ülkenin kılıcıdırlar. Zırhsız ve silahsız bu adamlar, seyircilerin içindeki şeytanı açığa çıkarırlar, takımlarına olan inançlarını ise perçinlerler.                                             

Eduardo Galeano[1]

Beni Amedspor bağlamında futbol üzerine düşünmeye sevk eden şey futbolun kendisi değil aslında, bir filmdir; Abbas Kiarostami’nin Certified Copy (Aslı Gibidir) (2010) isimli filmi. Film, sanat eserlerinin orijinal (asıl) ve kopyaları(nüshaları) üzerine bir sorgulamayla başlar. Sanat üzerine başlayan bu Platoncu ikilem tartışması, yaşamın hem geneline yayılmış olarak hem de yaşamın en sıradan alanlarında, örneğin gündelik çatışmalarda, kimlik arayışında ve diyaloglarda sorgulanır film boyunca.

Evet, sinema sadece sinema olmadığı gibi futbol da sadece futbol değildir. Öyleyse heybemizde ucu görünen soruyu soralım; Amedspor Kürt sorunun bir nüshası mıdır? Ya da, Amedspor bir kulüpten fazlası mıdır? Amatör kümede ter dökmüş eski bir futbolcu da olarak, bu kısa yazıyı farklı argümanlar ve eğilimler arasında futbol kavramıyla bir “slalom” girişimi olarak tanımlamam gerekir. Bu anlamıyla yapmaya çalıştığımız şey bir teşhis ve tespit değil bir kritikten ibarettir.

Günümüz Endüstriyel Futboluna Kuşkuyla Bakmak

Galeano futbolu iki yönüyle Tanrı’ya benzetir; entelektüellerin (herhalde sol entelektüellerin demek gerekir) kuşkuyla bakması ve toplumun çoğunluğunun onun peşinde olmasıyla. Günümüz endüstriyel futboluna yapılan en temel itiraz sınıfsal temelli olmuştur. Bu eleştiri ve kuşkular, Galeano’nun kavramlarıyla konuşacaksak “Güneş’teki” futbolu ifade eden neşe, yaratıcılık, kolektif aktivite, yaşamın kutlanması (celebration) gibi unsurlar yerine daha ziyade “Gölge’deki” pratiklerine (performans, piyasa ilişkileri, işçi sınıfının manipüle edildiği ve sömürüldüğü bir araca dönmesi) odaklanmış olmalarıdır; “ekmek ve sirk, sirk var ekmek yok.”[2] Fakat buna eklememiz gereken bir nokta bazı burjuva entelektüellerinde şahit olduğumuz bakış farkıdır. Bu bakış meseleye nihilistçe bakar, kitlenin(sürünün) futbol ilgisini banal, eril ve ilkel bulur, yani bir tür yozlaşma görür.

Bir Direniş Alanı olarak Futbol ve Tribünler

Spor kulüpleri ve siyasi partiler arasındaki farkın muğlaklığına paralel olarak, tribünler ve siyasi kitleler arasındaki fark da oldukça muğlak bir zemine dayanmaktadır. Tribünlerdeki taraftar siyasi itirazı dile getirmekle sistemde tanımsız bir çizgiyi de ifade etmiş olur. Bir anda kurmacaya dayalı rekabet sosyal bir gerçekliğe döner. Platonik bir tutkudan sosyo-politik bir talebe senkronize geçiştir bu. Boyutlar arası arzu edilmeyen bir sıçramadır. Çoğu zaman bu spontane ve süreksiz olduğu için söz konusu tribün sesinden müteessir ve bunun muhatabı zatlar bu reaksiyonları görmezden gelirler, çünkü tribünler teknik olarak miting meydanları değildir; seyirciler nihayetinde tüketici bireyler olarak ordadırlar piyasa nazarında. Tribünlerde siyasi talepler söz konusu olduğunda resmi ağızlardan “tribünlere siyaseti sokmak”, “sporun kardeşliğine gölge düşürmek” gibi kınayıcı cümleler sıklıkla duyulur.  

Fakat politikadan azade bir sosyal alan yoktur. Futbol tribünleri kitlelerin hak ve taleplerini dile getirdiği direniş alanları da olmuştur. Anti-kolonyal uluslar kurtuluş hareketlerinin sıkça yaşandığı 1950’lerden 1990’lara kadar futbol sahaları ve tribünler siyasi hareketlerin yansımalarına şahit olmuştur. Fransız işgali altında futbol kulüpleri (örneğin Cezayir'de USM Alger, Fas'ta bazı kulüpler), milliyetçi toplantı yerleri haline geldi. Öte yandan Bask ve Katalonya'da (Franco dönemi) Athletic de Bilbao ve Barcelona, baskı altındaki bölgesel kimliklerin sembolüydü. Bu örneklerde stadyumlar, bağımsızlık taleplerinin dile getirildiği güvenli alanlardı.

Futbol, doğası gereği bir karşılaşma ve rekabet alanı olsa da özellikle ulusal takımlar yoluyla bazen konsensüs, birlik ve barış adımlarının atılmasını hızlandırıcı etki yaptığına da şahit oluruz. Bunun en son örneği olarak Didier Drogba’nın kaptanlığını yaptığı Fildişi Sahili milli takımının ülkedeki iç savaş karşısında yaptığı pozitif katkıyı göstermek mümkün.[3]

Amedspor ve Karşı Tribünler: Agonizm vs. Antagonizm

Amedspor özelinde, Kürt politik aktivizmi perspektifinden baktığımızda bu konuya rezerv koyma gerekçelerinden biri kritik bir geçiş sürecindeki topluma, oldukça zayıf da olsa, konformizmi motive etme potansiyeli olmalıdır.  Zira sahadaki “karşılaşma” sportif-teatral bir performanstır. Bir tür kurmacayla hipnotize olan kitleler sevinç ve üzüntü arasında coşkulu bir gerilimde pasifize edilmiş bir ‘seyirciye’ dönme alışkanlığını içselleştirerek politik düzlemde de ‘seyirci kalma’ refleksi gösterebilir. Bu yanıyla Greenpeace gibi organizasyonların fonksiyonunu andırırlar. Piyasada zamanı gasp edilen gün sonunun yorgun insanı Greenpeace ona temsili aktivizm önerdiğinde bu konforlu öneriyi satın alır. Böylece kolektif aktivizm teberru (donation) kültürüne evirilmeye çalışılır. Greenpeace yorgun insanın aktivizmini temsilen ikame ederken, küçük bir teberru karşılığında insanın eline geçen şey ise vicdani huzur olur. Yaptığı etkinin gücü ve teberru ettiği meblağ arasında doğrusal orantı da artık bunun limitini açık uçlu bırakan unsur olur. Futboldan kuşkulanma hakkımızı burada noktalayarak diğer yönlerine yöneleceğiz.

Amedspor’un Kürtlerin ve kimlik taleplerinin, yani Kürt sorununun bir yansıması olarak fonksiyonel olduğu bir gerçek. Tribünler kitleler için kültürel ve politik taleplerin dile getirilebildiği sokak meydanlarından daha güvenli bir zemin sunar. Sokaklardan farklıdır. Kitleler meşru bir karşılaşma için toplanmışlardır. Her seyirci birer sandalyeye ve bilete sahiptir ve teknik anlamda da tüketicidir. Bu karşılaşma sahadaki on bir oyuncuyla temsil edilir. Tüm süreç ekonomi-piyasa işlevine uygundur, belki de bundan dolayıdır ki tribüne gaz-job-plastik mermi gibi araçlarla polisiye müdahale yapmak mümkün değildir. Öyleyse sonucu beklemek gerekir. Tribündeki kitleye müdahale etmenin tek yolu moral/psikolojik yöntemdir, bu da ancak sahadaki ‘savaşı’ kazanmakla mümkündür.

Mouffe’un[4] (2005) antagonizm ve agonizm yorumunu hatırlatmak isterim bu noktada. Mouffe’un bu ikilemi Carl Schmitt’in siyaseti dost-düşman ikiliği temelinde okumasına bir çözüm bulma umudu taşıyordu. Bu anlamıyla demokrasilerde görülen agoralarda konuşmak, parlamentoda konuşmak ve tartışmak, müzakere etmek, seçim ve benzeri pratiklerle uzlaştırılması mümkün olmayan çatışmanın, tarafları yok edici düşmanlığa (antagonism) değil dostluk gerektirmeyen, ama sürdürülebilir de olan bir rekabet formuna (agonism) dönüşmesi vurgulanır. Bu çizgiden yaklaşıldığında futbolun agonistik fonksiyonunu tespit etmek zor görünmüyor. Amedspor’u bu anlamıyla kaçınılmaz ve doğal olarak “Süreç”in demokratik entegrasyon uzamlarından biri olarak görmek mümkün. Ya da cümlemizi şöyle yeniden ifade edelim; bir minor olarak majörün hegemon olduğu ortamda varlığını sığdıracağı konumunu arıyor. Bu yüzden “süper lige” çıkmaya bir kulübün klasman atlamasından çok daha fazla önem atfediliyor.

Hem futbolun da yaşamın doğasına uygun olarak kaçınılmaz olan gerçekliği kelimenin tam anlamıyla (işteşlik barındıran) “görüşme” ve “karşılaşmadır”. Şimdiye kadar bu karşılaşmanın ortaya çıkardığı gerçek “kabul” değil yadsıma ve reddiyedir ki bunlar tribünlerde organize edilen ırkçı tezahüratlarla, milli maçı andıran seremonilerle, Beyaz Toros posterleriyle gösterilmiştir. Amedspor ve Kürtler için ise her şeye rağmen bir kez daha/yeniden karşılaşma arzusu bir direnme ve itiraz barındıran tanınma talebinin tekrarı ve ısrarıdır.


[1] Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol, Can Yayınları, 2014.

[2] Galeano, a.g.e.

[3 https://www.bbc.com/sport/football/52072592

[4] Chantal Mouffe, On the Political, Routledge, 2005.