Politik sıkışmışlık son zamanlarda eleştirel ortamlarda havada en çok dolaşan kolektif ruh hali olabilir. Politik olarak sıkışmış hissetmemiz için pek çok neden var; artık ezbere sayabildiğimiz felaketleri feminizm özelinde tekrar sıralayayım: Küresel yükselen aşırı sağ hareket, örgütlü bir toplumsal cinsiyet karşıtlığı, inceller ve saldırgan erkek grupları önümüze çıkıyor. Kadın cinayetleri devam ediyor, hep... LGBTİ+’ların hedefe konulması, açılan davalar, tutuklamalar, sınırlandırmalar daima gündemimizde. İptal edilen konserler, eğlenceler, yasaklanan şarkılar var.
Politik sıkışmışlık muhalif olan bir kısmımızı birleştiren, aynı hayatın içinde yaşadığımız hissini veren ve bizi adeta uyumlayan (attunement) kolektif bir ruh haline dönüştü. Bazen fırtınalı ve yüksek sesli bir çıkış olarak tezahür ediyor, bazen arka planda dönen ve “bildiğimiz politika bitti” hissine dayanan uzun süreli durağan bir tatsızlık. Geçmişin bittiğine, geleceğin de hayal edilemeyeceğine dair bir anlatı. Feminist çevrelerde bu his aşağı yukarı şöyle bir anlatı olarak beliriyor: “Eskisi gibi bir feminist örgütlenme, onun heyecanı ve radikalliği kayboldu çünkü otoriter rejim tarafından engellendik. Hareket edemiyoruz. Gelecek hayali kuramıyoruz ve öncekine benzer örgütlerimiz yok.”
Bunu biraz açmak istiyorum; önce politik sıkışmışlık gibi bir ruh hali içinden feminist geçmişi anlatmanın ve geleceksizlik hissinin bana hatırlattığı garip şeyden bahsedeyim: sol melankoli. Geçmişteki arzulanan sosyalist girişimlerin gerçekleşmemesine dair hayal kırıklığı hakkında yanlış yönlendirilmiş bir nostaljinin, bugünün eylemliliğini engellemesi anlamına gelen kullanışlı bir kavram bu. Ann Cvetkovich[1], Judith Butler ve Wendy Brown gibi isimler, sol melankoliyi feminist eylemliliğe karşı çıkan duygulanımsal bir yaklaşım olarak eleştiriyorlar. Türkiye’de de sol melankolinin türlü hallerine feministler uzun zamandır aşina; ona sinir olmaya, onunla dalga geçmeye ve ağzının payını vermeye alışkınız. Kişiselin politik olduğunu söylerken, bilinç yükseltme gruplarında deneyimler üzerine konuşurken; fanzinleri/dergileri “ciddiyetinden” arındırıp renkli ve eğlenceli şekillerde yayınlarken; kadınlar arası farklar tartışmasını yaparak iktidar kavramını dönüştürürken; bazen öfkeyle ses yükselterek bazen de dans ederek hak talep ederken... Hatta feminist hareket sıkça sol hareketleri de melankolisinden arındırdı, tazeledi, yeni gündemlerle dönüştürdü.
Feminist anlatılarda yaygınlaşmaya başladığını düşündüğüm politik olarak sıkışmış hissetme hali bir yandan sınırlandırılmış faillik (obstructed agency) hissine[2], diğer yandan da tanıdık feminist öznenin/örgütlülüğün kaybı anlatılarına dayanıyor. Kayıp olarak görülen şeyin yöneldiği bazı süreçler/olaylar var: Gezi ya da ilk barış sürecinin heyecanı ve potansiyelinin kaybı ya da feminist örgütlenmelerimizin kaybı gibi: Pazartesi, Sosyalist Feminist Kolektif, Amargi, İstanbul Feminist Kolektif, Ankara Feminist Kolektif.
Pek çoğumuzun özlediği, şu anda bulamadığı heyecanlı politik dönüşüm ihtimali anları var. Bu tür kayıpları hatırlamak, muhtemelen politik tahayyüller için çok önemli, neye dayanarak neyi dönüştürmek istediğimiz üzerine düşünme imkânı veren şeyler kayıplar. Fakat kaybolan şeyi anlatırken, ruh halimiz sıkışmışlığın verdiği hareketsizliğin meşruluğunu üretiyor ve bizi başka örgütlenme şekilleri düşünmekten alıkoyan sınırlara götürüyorsa, feminist yaratıcılığımızı devreye sokma zamanımız gelmiş olabilir. Bu tür bir kayıp anlatısının toplumsal cinsiyet rejiminin dönüşümünü ve feminist hareketin potansiyelini anlamak için eksik, hatta belki de yanlış bir anlatı olduğunu düşünüyorum. Çünkü politik sıkışmışlık hissini veren gayet somut, yakıcı, tehdit edici gelişmeler olurken, bir yandan da başka değişimler oluyor. Örneğin feminist fikirlerin daha önce hiç olmadığı kadar geniş bir alanda dolaşımda olduğunu ve beklenmedik kişiler tarafından dillendirildiğini görüyoruz. Feminist fikirlerle karşılaşma politik hareketlerin örgütlülüğü içinde olmasa bile, başka kanallarla mümkün olabiliyor. Sayısı hızlıca ve çokça artan feminist dijital mecralarda “Nasıl feminist oldum?” sorusuna cevap veren kişilerin hikayelerini dinleyebiliyoruz. Bir diziye dair tartışmalarda erkeklerin cinsiyetçiliği sorun olarak tartışılabiliyor. Yeni çıkan bazı “atarlı giderli” şarkılar adeta feminist eylemlerdeki sloganları çağrıştırabiliyor ya da en azından cinsiyetçi sözler içermeyebiliyor. Genç kadınların -ve erkeklerin- toplumsal cinsiyet ve etrafındaki kavramlara hiç olmadığı kadar ilgisinin olduğunu görüyoruz. Taşrada/küçük kentlerde zaman geçiren herhangi biri kadınların kamusal alanda görünürlüğünün artışını ve olası taciz durumlarında verilen tepkinin arttığını gözlemleyebiliyor. Kadın cinayetleri tüm vahşetiyle devam ederken, bu vahşetin çok daha fazla tepkiye neden olduğunu ve politizasyon yarattığını görebiliyoruz.
Bu dolaşım, feminist hareketin daha iyiye/kötüye gittiğinin hiçbir şekilde garantisi değil. Ama başımıza gelen şey, feminizmin bildiğimiz halinin kaybı ve hareket alanımızın bittiği bir son değil. Bana öyle geliyor ki sıkışma ve genişlemeyi aynı anda yaşadığımız bir dönemdeyiz ve bununla ne yapacağımızı henüz bilemiyoruz; bunu anlayabilmek için kavramsal setimizi geliştirmeye çalıştığımız, üzerine düşündüğümüz bir süreçteyiz. Öznesini/örgütlenmesini kaybettiğini ve artık savunma halinde olduğunu hissetmenin melankolisindense, feminizmin ne yaptığını ve yapabileceğini düşünürken yeniden inşamızın ve dönüşüm ihtimalimizin koşullarını görmeye çalışmaktan bahsediyorum.[3] Bunu yaparken iki kavram üzerine düşünmek faydalı olabilir. Üretici olmakla beraber biraz da sıkıcı olan iki odak: politik özne ve iktidar.
Özne kavramından başlayacak olursam, 2010’lı yıllarda yükselen “Feminizmin öznesi kimdir?” sorusuna verilen “kadınlardır” veya “feministleşmiş kadınlardır” cevaplarını hatırlayabiliriz.[4] Vaktinde feminist gündemi çok meşgul eden, hatta artık bıkıldığı için başka sorular üzerine konuşma arzusunun sık dillendirildiği bir tartışmaydı bu. Bu tartışmanın verimli kısmının dönüşüm için muhataptın kim olduğu üzerine düşünülmesi olabileceği kanısındayım. Muhatabımız üzerine düşünmek, kendi üzerine düşünmeyi de gerektiriyor. Sıkışma ve genişlemeyi aynı anda yaşadığımız karmaşamızda da aynı soruya sıkışmadan benzer bir hatta soru üretebiliriz: Bize ilk bakışta tanıdık gelmeyen, tek merkezli olmayan, çoklu feminist ilgileri nasıl anlayacağız, onlarla nasıl konuşacağız? Bununla beraber kendimizi nasıl dönüştüreceğiz?
Özneye yapışık bir diğer kavram olan iktidar ise daha ilginç bir yerde duruyor. Bir yandan hepimiz iktidardan bahsediyor gibiyiz, öte yandan da sanki kelimenin kendisini bile çok daha az duymaya başladık. İktidar kavramının ima ettiği başka kelimeler de daha az duyuluyor; ataerki ya da heteronormativite gibi. Feminizmin en etkileyici müdahalelerinden birisi iktidar kavramını yepyeni bir şekilde anlatmaktı. Kendi arasındaki nüanslı farkları oluşturan ise toplumsal cinsiyetlendirilmiş iktidarın nasıl işlediğine dair farklı analizler oldu. Politik sıkışmışlık ruh hali içinde, iktidar kavramını “herkesin ne olduğunu bildiği uygulayıcı” olarak düşünmek bizi daraltıyordur belki de. Fakat -yine feminist analizlerden çok iyi bildiğimiz gibi- iktidar merkezileşse ve saldırganlaşsa bile sabit değil. “Eril restorasyon”[5] gibi kavramların işaret ettiği üzere feminist fikirlerin yaygın dolaşımıyla birlikte türlü krizlere giriyor, bize bazı açıklıklar oluşturuyor. Yani, soruyu şu şekilde dönüştürmek bizi ferahlatabilir: İktidar nasıl işliyor ve dönüşüyor? Biz bu dönüşümde hangi açıklıklara odaklanabiliriz?
Feminizme dair en beğendiğim şey, geleceğin nasıl olabileceğine dair açtığı dönüşen ufuklar. Devrimi beklemek zorunda değiliz; bir rehberi takip ettiğimizde gerçekleşecek bir mutlu son değil; elimizde olan şey oluşturmaya çalıştığımız dünyaya henüz benzemezse de sorun değil. Feminizm, gelecek tahayyülümüzü şimdinin durumuna göre yenilemenin yaratıcılığını içeriyor. Şimdi de sıkışmışlığımızı genişlemeyle beraber düşünme, yeni hareket etme alanları bulma zamanımız.
[1] Cvetkovich A. Depresyon: Toplumsal Bir His. Çev. Zeynep Ertan. İstanbul: Sel; 2018.
[2] Ngai S. Ugly Feelings. Cambridge: Harvard University Press; 2005.
[3] Hemmings C. Why Stories Matter: The Political Grammar of Feminist Theory. Durham and London: Duke University Press; 2011.
[4] Ahıska M., Sirman N., Savran G. ‘Feminizmin Öznesi Kimdir’ İstanbul – Amargi Feminizm Tartışmaları. İstanbul: Amargi Yayınevi; 2011.
[5] Kandiyoti D. Ataerkillikten Eril Restorasyona: Küresel Toplumsal Cinsiyet Krizinin İzdüşümleri. Feminist Tahayyül. 2025;6(1):192-203.





