Emin Alper’in son filmi Kurtuluş, daha duyurulduğu andan itibaren, 2009 yılında gerçekleşen ve kamuoyunda “Bilge Köyü katliamı” olarak bilinen olaydan esinlenen hikâyesiyle dikkatleri üzerine çekmişti. Politik içerimleri nedeniyle tartışmaların odağına yerleşen film, boykot tartışmalarının gölgesinde yarıştığı Berlin Film Festivali’nden en iyi ikinci filme verilen Gümüş Ayı ile dönerek, Türkiyeli sinemaseverler nezdindeki beklentiyi daha da yükseltti.
Kurtuluş’un odağına aldığı katliam, 2009 yılında Mardin’in Bilge köyünde bir düğün evine korucuların saldırısıyla gerçekleşti. İHD’nin raporuna[1] göre çocuklar ve kimi hamile kadınlar dahil 47 kişi nişan merasimi sırasında yüzleri maskeli silah bir grup tarafından uzun namlulu silahlarla vahşice katledildi. Olayın ardından iki aile arasındaki arazi anlaşmazlığı ve ‘namus meselesi’ gibi sebepler ortaya atılsa da asıl ele alınması gereken sorunun, devletin koruculuk sistemi adı altında bazı aileleri silahlandırarak yarattığı bu paramiliter yapıların zor yoluyla rant elde etmeye muktedir ve bir tür yargılamadan bağışık güç odaklarına dönüşmesi olduğu, konuya biraz vâkıf olan herkesin malumuydu.
Din, devlet, ataerki gibi dinamiklerin iç içe geçtiği karmaşık bir toplumsallığın röntgenini çekmeye niyet ediyor Emin Alper. Yaşanan olaylara büyük ölçüde bağlı kalarak iki aile arasındaki husumetin evrildiği noktayı bir korku filmi estetiğiyle ele alıyor. Film gösterime girdiğinden bu yana politik çevrelerce, doğal olarak, epeyce tartışıldı. Kürt meselesinin ele alınışında devletin çeşitli reaksiyon repertuarından biri olarak koruculuk sisteminin sebep olduğu bir katliamın beyaz perdeye taşınmasında sinemacı bakışının konumlandığı yere ve hikâyenin akışında devletin rolünün bir karartmaya kurban gitmeden ifade edilip edilemediğine dair çokça eleştirel söz üretildi.
Bu tartışmaların her birinin önemi yadsınamaz. Ancak filmin asıl sorunu, atfedildiği gibi yönetmenin egemen ulus perspektifinden bakışının bir yansıması değil bana göre. Emin Alper’in sinematografik tercihleri, film bittiğinde elimizde güçlü bir politik düşünsel/duygulanımsal araç kalmasını zorlaştırıyor. Bu sorunun en önemli sebeplerinden birinin Türkiye sineması ve bilhassa Emin Alper’in son dönem filmlerinin giderek sütunları kalınlaşan alegorik anlatılara gereğinden fazla yaslanması olduğunu düşünüyorum. Fredrick Jameson’ın, bütün üçüncü dünya metinlerinin zorunlu olarak bir ulusal alegori olduğuna[2] dair ihtilaflı tespitine nispet yaparcasına, sinemamızın son dönemine damga vuran çoğu filme konu olan hikayeler ulusal sorunların bir alegorisi olarak araçsallaştırılıyor. Nitekim Emin Alper’in, filminin Berlin’deki başarısının ardından Afiş Dergi’ye verdiği bir röportajında[3], filmlerinde mekân kullanımı olarak taşranın “çevreye kapalı, kendi içine dönük bir mekận, bir tür mikro-kosmos yaratmaya ve alegorik anlatımlara çok uygun zeminler” sunduğunu ifade etmesi bu bağlamda düşünülebilir. Filme daha yakın bir mercekten baktığımızda, Bilge Köyü katliamını dahi Türkiye’nin son dönemde iyice belirginleşen toplumsal dinamiklerinin bir alegorisi olarak düşünmememiz için hiçbir sebep yok. Kurtuluş filminin varmaya niyetlendiği asıl nokta, ne Bilge Köyü katliamına yönelik bir tanıklık belgesi üretmek ne de Kürt meselesinde şiddeti üreten ve besleyen devlet dinamiklerini ifşa etmek. Elbette bunların hepsinden biraz var. Ancak filmin kestirmeden giden patikasını takip ettiğimizde, asıl anlatılanın AKP’li yılların alametifarikası olarak, bir dönem yerli ve milli söyleminde de iyice kristalize olan, kendini ötekilikler ve düşmanlıklar üreterek var eden kalabalıkların hoyratlığının meşruiyet kaynakları olduğunun izini sürebiliyoruz. Yani söylem seviyesinde siyasallaşmış dini referanslar, iktidar merkezleriyle çıkar birliği etmiş kitlelere yönelik cezasızlık politikası ve filmin adına atıfla, kendi Kurtuluş’u için her yolu mübah gören kolektif bir bencillik duygusu. Buradan bakınca, Kurtuluş filmi Emin Alper’in bir önceki yapımı olan ve obruk metaforuyla siyasallaşmış linç heveslisi taşra kalabalıklarını anlatan Kurak Günler’in bir devamı gibi adeta. Bu aşırı-alegorik yaklaşım, ister istemez içine girdiği mikro-kozmosların nüanslarını yüzeyselleştirici bir derinlik kaybıyla sonuçlanıyor. Kurtuluş’un da başına gelen bu.
Kurtuluş filminin odağında, dağın tepesine konumlanmış bir köyde koruculuk yapan Hazeran aşireti var. Arazi anlaşmazlığı yüzünden hasım oldukları Bezariler aşiretini ise tepeden görünen yerleşim bölgesi içinde belli belirsiz bir tehdit olarak, ara sıra kadraja girip çıkan mensupları dolayımıyla görüyoruz. Film gerçeği ortaya çıkarmakla ya da aralarındaki husumetin tarihini ortaya koymakla ilgilenmiyor. Bezarilerin varlığı çoğunlukla bir paranoya nesnesi gibi, namı kendisinden önce gelen bir tehdit olarak algılanıyor. Hazeran aşireti dini bir topluluk ve kararlarını dini liderinin (Şeyh) öncülüğünde toplandıkları dergâhta alıyorlar. Terk etmek zorunda kaldıkları topraklara geri dönen Bezarilere karşı haklarını yeterince savunamadığını düşündükleri için güçlü bir itirazla tasfiye ettikleri Şeyh Ferit’in (Feyyaz Duman) yerine abisi Mesut (Caner Cindoruk), aşirete malum olan rüyalarla, çeşitli mistik işaretlerle lider olarak seçiliyor. Yeni dini lider Mesut’tan bir Şeyh olarak beklenen, kendi topraklarına geri dönen Bezariler’e daha fazla imtiyaz kaptırmadan onları tamamen etkisiz hale getirmesidir, imha etmek dahil.
Mesut iç dünyası karmaşık biri. Geceleri uyku tutmayan, sık sık kabuslar gören, eşinin hasım aşirete kaçacağına dair bir paranoyası olsa da huzursuzluğunun asıl sebebini tam olarak kestiremediğimiz karanlık bir figür. Bir erkeklik krizi içinde olduğu düşünülebilirse de aklına gelen başına gelip de eşinin nihayetinde Bezariler’e sığınmasının onda bir katarsis yarattığını iddia etmek zor. Bir dini otorite olmak için fazla tılsımsız bir karakter. Sık sık onu arkasında saf tutan köylüleri bağıra çağıra konsolide etmeye çalışırken görüyoruz. Etki gücü yüksek bir dini liderden beklendiği gibi, İslami öğretinin referanslarını herkesi ikna edici bir şekilde icra edebilecek bir hatipliği yok. Bütün bu detayları es geçerek bir kestirmeye başvuruyor Emin Alper ve Hazeranların dini motivasyonlarını pekiştirmek için araya pek de özenilmemiş zikir sahnelerini yerleştiriyor. Köy ahalisinin inançla kurduğu ilişkiye dair bir ipucu yok, sanki bütün ritüellerin formaliteden yerine getirildiği, zihinleri tamamıyla uyuşmuş, duyguları olmayan bir insan topluluğuyla karşı karşıyayız. ‘Din halkların afyonu’ vecizesinin kaba bir alegorisi.
Ne yakınından baktığımız Hazeran soyunda ne de uzaktan çoğunlukla namını duyduğumuz Bezariler içinde yaşama dair incelik gösteren tek bir insan var. Oysa kötülüğün, gündelik hayatın inceliklerinin arasında ve ona rağmen filizlendiğini hepimiz biliyoruz. Jonathan Glazer’ın The Zone of Interest (2023) filminde, gündüz gaz odalarında Yahudileri katleden bir Nazi subayının mesai saatleri dışında açık bir gökyüzünün altında ailesiyle geçirdiği keyifli vakitleri hepimiz seyrettik. Oysa Emin Alper’in filminde her şey çok karanlık, ömürlerini kötülüğe adanmış gibi geçiren karakterler de. Tekrar, her şey bir alegori için cereyan ediyor. Nasıl oluyor da insanlar ötekini yok edecek ve bundan hicap duymayacak noktaya geliyor? Filmin, Bilge Köyü katliamının etrafında bir tur atarak sorduğu soru bu. Bu sebeple ve bilinçli olarak Kürtlüğe bakışı ve devletin rolüne yaklaşımı eksik. Aralara serpiştirilmiş Kürtçe cümlelerin yanında bir dönemin ağa dizilerindeki karakterlere rahmet okutacak kulak tırmalayan eğreti bir aksanla Türkçe konuşan köylüler fazlasıyla karikatür tiplemeler olarak karşımıza çıkıyor. Devleti temsilen ise köye arada bir uğrayan sakin ve neredeyse iyi niyetli bir jandarmayla muhatap oluyoruz. Nitekim özellikle zaman zaman Şeyh Mesut’un ağzından duyduğumuz ikiz çocuk ve Habil ile Kabil metaforları, devletin yalnızca silahları dağıtan cılız bir özne olarak tasvir edildiği bir çerçevede, kimin kötü olduğunun ayırt edilemediği bir kardeş kavgası anlatısını çağrıştırıyor.
Kurtuluş, biçimsel olarak da içine girmesi zor bir film. Hikâye bütüncül ilerlemiyor ve kısa kısa ayrıksı sekansların birbirine eklemlendiği takip etmesi zor bir kurgusu var. Akışı sıkça bölen Mesut’un karanlık kâbusları bir süre sonra gerçeklik ve rüyanın ayırt edilmesinin güçleştiği kafa karıştırıcı bir hal alıyor ve izleyiciyi hikâyeden uzaklaştırıyor. Bu paranoya halinin dışavurumu olarak bilinçli bir yönetmen tercihiyse de karakter derinliği olmayan ve kitle psikolojisinin başrolde olduğu bir yapıda, bu tekrarlar filmin ritmini bozuyor.
Kurtuluş, artık gündemden düşmüş olan koruculuk meselesini tartışmaya açması ve neredeyse felaketlerin süreklileşmesi sebebiyle toplumsal hafızamızdan silinmeye yüz tutmuş Bilge Köyü katliamını geri çağırması bakımından önemli bir yerde duruyor. Ancak filmin sözünü söyleme aceleciliğiyle alegorinin genelleyici diline sığınması bu tarihsel malzemenin ağırlığını geri plana itiyor. Film, hikâyenin derinleşmesine daha fazla alan açabilseydi, hem politik söz daha berrak bir şekilde kurulabilir hem de izleyicide daha kalıcı bir etki bırakacak bir anlatı mümkün olabilirdi.
[1] https://www.ihd.org.tr/mardinin-mazidagi-ilcesi-zangirt-bilge-koyunde-yasanan-katliama-iliskin-arastirma-inceleme-raporu/
[2] Jameson, Fredric. "Third-world Literature in the Era of Multinational Capitalism." Postcolonialism. Routledge, 2023. 541-564.
[3] Afiş Dergi https://afisdergi.org/emin-alper-turkiyeyi-kurtarmaya-calisirken-dunya-turkiyelesiyor/





