Kolektif ve politik şiddeti mümkün kılan tarihsel-toplumsal zemin çözüldüğünde, bu çözülme o kolektifin parçası olmuş öznenin iç dünyasında nasıl bir çözülme yaratır? Eğer kolektif politik şiddetin yerini parçalı, kişisel ve çoğu zaman intikamı hedefleyen eylemler alıyorsa, hâlâ politikadan söz edebilir miyiz?
Ayşegül Devecioğlu, ilk romanı Kuma Daireler Çizen’de[1] bu sorulara yönelik cevapları için girizgâhlar yapmıştı. Onun devamı olan Gülün Hayaleti’nde[2] bir adım daha atıyor, bir bakıma, kumda çizdiği dairelerin içinde ve dışında bıraktıklarını netleştiriyor. 12 Eylül’le birlikte devrimci mücadelenin çözülüşünün, yenilginin ve suçluluk duygusunun devrimcilerin hayatlarında nasıl tortulaştığını, politik polisiyenin imkânlarına başvurarak göstermeyi sürdürüyor. Edebi olanla politik olanın ustaca kesiştiği bu berrak metinlerin bizi cevaplamaya zorladığı sorular, kaynağını 12 Eylül’den alsa da ondan çok bugünün sorunlarına temas eden bir estetik kıvraklığa sahip.
Çatallanma
Kızı Mine’nin verdiği adla “kuma daireler çizen” devrimci bir kadının anlatıcı olduğu iki romanın da bütün çatısını kuran ana örgü yine devrimci gelenekten eşi Ziya’nın dahlinin olduğu cinayetlerdir. İlk romanda mafyatik patron Rıfat Kuruca, ikinci romanda derin devletin iki işkencecisi öldürülür. Bu cinayetlere giden yolu döşeyen, arkadaki gölge figür Ziya’dır. Anlatıcı ise bütün örgüye uyumsuzluğu ile dahil olur. Esasında bu romanlar anlatıcının maraziliği[3] ile Ziya’nın melankolisi üzerinden varılan bugüne dair bir çatallanmaya dairdir.
Önce hatırlayalım. Rıfat Kuruca uluslararası bağlantıları olan, Azerbaycan’la büyük altyapı ve enerji projeleri yürüten, kriminal ilişkilerin ortasındaki bir holding sahibidir. Kızları Mine cinayeti itiraf eder ve tutuklanır. Ancak anne olayın üzerine titizlikle gider. Kuruca’yı yakalamaya çalışırken oğlunu kaybeden Terörle Mücadele Komiseri Azmi ile kurduğu beklenmedik yakınlık anlatıcının kendi politik ve etik sınırlarını da zorlar. Devletle arasına mesafe koymuş bir “eski” devrimci olarak, bir polisle empati kurmak zorunda kalışı, romanın başarılı iç gerilimlerinden biridir. Sonuçta Ziya geride bıraktığı intihar mektubunda “Kuruca’yı ben öldürdüm”[4] der ve Mine serbest kalır. Ancak romanın sonunda dahi cinayeti Ziya’nın işleyip işlemediği hâlâ muğlaktır.
Devecioğlu, Gülün Hayaleti’nde bu muğlaklığın bıraktığı yerden daha derinlere açılıyor. Bu sefer elimizde cinayeti işleyenin, oyunu kuranın daha belirgin olduğu bir metin var. Derin devletle bağlantılı iki emekli işkenceci art arda ölü bulunur; olaylar intihar süsü verilmiş cinayetlerdir. Bu ölümlere giden yolu Ziya’nın yıllarca sakladığı işkence arşivi açar. Mine bu arşivi deep web’e yükleyerek erişime açar. Bu noktada anlatıya yeni bir hat eklenir: Barış. Anne ve babası işkence gördükten sonra intihar etmişlerdir. Travma onun için tarihsel bir bilgi değil, aile içi bir yara olarak mevcuttur. Arşivi indirir. Cinayetleri işleyen ise Barış’ın teyzesi, soğukkanlı ve ketum bir adli tıpçı olan Beyza’dır. İşkenceciler eliyle hayatı mahvolan ve sonra intihar eden kardeşini kaybeden Beyza’nınki, klinik titizlikle alınmış pür bir intikamdır. Beyza’da kolektif olanın yerini kişisel olan alır; dava yerini yas ve intikama bırakır.
Geçici Arınma
Ziya’nın eylemleri ilk bakışta yarım kalmış politik bir hesabın ya da ideolojik bir sürekliliğin uzantısı gibi görünebilir. Ancak Christopher Bollas’ın öldürmeye dair kurduğu hat üzerinden düşünürsek, Ziya’nın eylemi yalnızca bir “hesaplaşma” değildir; bölünmüş bir kendiliğin savunma organizasyonudur.[5] Bollas’a göre öldürme çoğu zaman öfkenin ya da saldırganlığın dışavurumu değildir. Kişi, kendi içinde taşıdığı aşağılanmış, travmatize edilmiş, suçlulukla lekelenmiş parçayı bir ötekine yükler ve onu ortadan kaldırarak arınmayı hayal eder. Bu çerçevede soru değişir: Ziya kimi öldürmektedir? Kuruca’yı mı, işkencecileri mi –yoksa kendi içinde reddettiği parçayı– yani devrimcilikten sonraki hayatı mı?
12 Eylül’ün ardından devrimci mücadelenin çözülüşü yalnızca örgütsel yapıları dağıtmamıştır; öznenin dünyayı iyi/kötü, biz/onlar diye bölen konumunu da askıya almıştır. Devrimci mücadele döneminde şiddet, tarihsel bir anlamın içine yerleşmiş, bir davanın içinde konumlanabiliyordu. Eylem ideolojik bir bütünlüğün parçasıydı. Yenilgiyle birlikte bu çerçeve dağılır. Ancak öznenin ruhsal örgütlenmesi bir anda değişmez. Bölünmüşlük her ne kadar artık kolektif bir anlatı tarafından kurulmasa da kalır.
Ziya’nın eylemleri bu bölünmüşlüğün, arınmayı hedefleyen ifadesidir. Bollas’ın çerçevesinde, öldürücü mizaç devreye girip, öznenin kendinde reddettiği unsurları yansıttığı ötekini öldürmeye yetki verdiğinde, özne manik bir arınma hissi yaşar. Ziya’nın intihar mektubundaki üstleniş –“Kuruca’yı ben öldürdüm”– bu manik bütünlük arzusunun izini taşır. Eylem, gerçekliği kesinleştirmekten çok, parçalanmış kimliği bir anlatı etrafında sabitleme girişimidir. Ancak arınma geçicidir. Yansıtılan “kötü parça” yok edildiğinde özne bir anlık aşkınlık hisseder; fakat bilinçdışı bunun kalıcı olmadığını bilir. Bu nedenle şiddet ya tekrar eder ya da başka biçimlere evrilir. Ziya’nın ardında bıraktığı işkencecilere dair arşiv, bu geçiciliğin maddi kanıtıdır. İşkence arşivinin saklanması, travmanın henüz simgeleştirilememiş olduğunu gösterir. Arşiv bir yas nesnesi değildir; bir bekleyen intikam nesnesi, melankoliye açılan kapıdır. Ziya’da nesnenin (devrimci bütünlük, tarihsel anlam, kolektif kimlik) kaybı içselleştirilememiştir. Yas tutulamamış, melankoli devreye girmiştir. Kuruca ya da işkenceciler, yalnızca tarihsel suçun temsilcileri değildir; kaybedilmiş bütünlüğün de taşıyıcıları hâline gelirler. Onları ortadan kaldırmak, kaybı inkâr etmenin dramatik biçimidir. Sonuçta Ziya’da politik olanın yerini patolojik olan almaz; politik olanın ruhsal kalıntısı patolojik bir örgütlenmeye dönüşür.
Beyza’nın “klinik titizlikle” gerçekleştirdiği intikam, aynı tarihsel kırılmanın başka bir yüzünü gösterir. Ziya’da gördüğümüz iç çatışma ve melankolik yarılma, Beyza’da yerini neredeyse duygusuz bir kesinliğe bırakır. Eğer Ziya’da öldürme, bölünmüş bir kendiliğin manik arınma arzusuyla titreşen savunmasıysa, Beyza’da eylem bir savunma değil, kararın donmuş halidir. Onda tereddüt yoktur; arınma beklentisi de yoktur. Yas tutulmuş gibi görünür ama dönüştürülememiştir; acı simgeleştirilmemiş, yalnızca kristalize olmuştur. Bu nedenle Beyza’nın şiddeti patlamaz, taşmaz; sızmaz. Keser.
Bu asimetri tesadüfi değildir. Politik öznenin çözülüşü, iç çatışmanın da sönümlenmesi demektir. Ziya hâlâ kaybıyla didişen bir tarihin içindedir; Beyza ise o tarihin soğumuş tortusudur. İdeolojik bütünlük dağılmış, dava hatırlanmaktan çok aktarılmış bir yaraya dönüşmüştür. Geriye kalan, ideolojisiz bir intikam makinesidir ama tam da bu yüzden daha ürperticidir. Çünkü burada öldürme, bir inancın fazlası değil, inancın yokluğudur. Ezcümle, Ziya’nın tarihinden, melankolik haline, oradan Beyza’nın kesinliğine uzanan hat, kolektif şiddetin kişisel intikama dönüşmesinin estetik kaydıdır.
Hayaletlere Sığınanlar
Çatallanma dedik. Anlatıcının maraziliği ya da kaybı içselleştirmesi, Ziya’nın melankolisinin tam karşısında konumlandırıyor onu. Aynı tarihsel süreçten çıkıp çatallanan sonra aynı hikâyede yeniden buluşan bir diyalektik: çember. Kuma çizilen; yani kolayca dağılan.
Ve hayalet… Şöyle diyor anlatıcı: “Hayaletlerle yaşıyorlardı. Onlara teslim olmak tuhaf bir konfor sağlıyordu çünkü geçmiş yakayı bırakmıyordu. Hasta ederdi, deli ederdi, duman ederdi; kan kusturur, plaster gibi ele yapışır, akıl almaz cambazlıklarla her taşın altından çıkardı.” Geçmişin irinlerinden bugüne çaresizlikler, çıkışsızlıklar akıtmayı “hayaletlerle yaşamak” olarak tanımlıyor, “tuhaf bir konfor” olarak görüyor anlatıcı. Çünkü onun için deneyim tamamlanmıştır, yas tutulmuştur. Yenilgi inkâr edilmez. Kaybın adı konmuştur. O adlandırdığı yenilgiden bugüne konfor değil, hep güçlü kalmaya dair ince bir “blöf” sızar.[6] Ama tam da bu yüzden gündelik hayatın pürüzsüz yüzeyine uyumlanamaz. Marazilik o uyumlanamamadır. Hayata devam etmenin karşısında ısrarlı bir pürüzdür.
“Savaşmanın yolu olmadığını kabul ettiğiniz için mi hayaletlere teslim oluyordunuz?”[7] diye sorar. Gözü yeni mücadelelerdedir. O yüzdendir ki, Komiser Azmi, bu kişilere ulaşabilecek bir örgüt var mı diye sorduğunda “maalesef yok”[8] der. O açıdan Ömer Türkeş’in “geçmişe takılıp kalmış hafızası” tespiti anlatıcıdan çok Ziya’ya uygundur.
Kızı Mine’yi, Barış’ı ve ortağını, işkencecilerin açtığı “yaralarla” mücadele etmeye çalışırken aslında kaçıp hayaletlere sığınanlar olarak görür. Onlar ise gülün hayaleti olmuşlardır. Çünkü onların eylemi, hayaletle yüzleşmek değil, onu imha etmektir. Mücadele güldür; dikenli ve somut.
Hâlâ Politikadan Söz Edebilir miyiz?
Bitirirken soru yeniden sorulabilir: Eğer kolektif politik şiddetin yerini kişisel intikam alıyorsa, hâlâ politikadan söz edebilir miyiz? Bu romanlar, cevabın evet olduğunu ima eder fakat bu politika artık kolektif kurtuluş mücadelesine değil, çözülmüş bir tarihsel öznenin ruhsal melankolisine ait bir eylemdir. Söz konusu olan kaybedilmiş bir geçmişin hayaletidir. Devecioğlu’nun başarısı, polisiyeyi bu hayaletin dolaştığı estetik bir alan olarak yetkinlikle kurgulayabilmesinde yatmaktadır.
Özne çözülür; onun yerine yarasının konforunu taşıyan, onu ya bastıran ya da imha etmeye çalışan bir özne geçer. İki romanda da politik olanın ölümünü değil, ruhsal alana çekilmiş bir politikanın kendi içine kapanışını izleriz.
Ondandır ki şöyle sorar Devecioğlu: “Şimdi o kâinattan geriye yalnızca hayaletler mi kalmıştı?”[9]
[1] Ayşegül Devecioğlu, Kuma Daireler Çizen, Metis, 2024.
[2] Ayşegül Devecioğlu, Gülün Hayaleti, Metis, 2025.
[3] Ömer Türkeş, ‘Kuma Daireler Çizen’: ‘Marazi’ bir kadın, https://10haber.net/kultur-sanat/kuma-daireler-cizen-marazi-bir-kadin-528348/
[4] Kuma Daireler Çizen, s.144.
[5] Christopher Bollas, Anlam ve Melankoli Şaşırtıcı Bir Çağda Hayat, çev: Şahika Tokel, YKY, 2025. Özellikle bkz. 3. Bölüm: Parçalanma.
[6] Şule Çiltaş, ‘Kıyıya Vuran Geçmiş’, https://www.k24kitap.org/kiyiya-vuran-gecmis-5062 . Çiltaş’ın lezzetli cümleleri şöyle: “…Bu kadın da aynı sizin gibi gizliyor üzerini örttüğünüzü sandığınız bir pişmanlığı; o da “hep güçlü” olduğu blöfüyle yaşıyor; dünyaya eklemlenemediğini, çocuğu dahil ilişkilerinde pek de başarılı olmadığını kabullenmiyor sizin gibi; her sorununu tek başına çözerken pek ortalarda görünmeyen eşinden dostundan yardım alıyormuş gibi hissediyor; o da sizin gibi kadınlara özgü mizahın değişik perdelerini geçiriyor iç sesinden…”
[7] a.g.e. s. 125.
[8] a.g.e. s. 59.
[9] a.g.e. s. 124.





