Alexander Kluge ve Eleştirel Teori

Suhrkamp Verlag 23 Mart’ta Alexander Kluge’nin vefat haberini duyurdu. Böylece, 2024’ten itibaren Eleştirel Teori’nin İkinci Kuşak düşünürlerinden bir kişi daha eksildi - diğer düşünürler Oskar Negt, Claus Offe, Hans-Georg Backhaus ve Jürgen Habermas’tır.[1] Almanya’nın savaş sonrası (kabaca 1950’li yıllar ve sonrası) deneyimine damga vuran bu isimleri bir araya getiren geleneğin Frankfurt Okulu olduğu söylenir ancak bu ifade çoğunlukla öylesine belirsizdir ki örneğin bu isimleri ilk kuşağın kültür eleştirmeni Leo Löwenthal veya ekonomi alanında eserler veren Friedrich Pollock ile yan yana getiren anlayışın ne olduğu açıklanmaz veya açıklanamaz. O halde şu iki soru meşrudur: i) Eleştirel Teori ifadesi ne anlama gelir? Sınırları, kapsamı, yordamı vb. nedir? ii) Eleştirel Teori’nin farklı kuşakları arasında (örneğin birinci ve ikinci kuşak arasında) bir süreklilik var mıdır?

Dar anlamıyla Eleştirel Teori ve bu geleneğin birinci kuşağı, ünlü yorumcu Rolf Wiggershaus’un sunduğu beş maddeyle tanımlanabilir: i) Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü isimli bir kurumun varlığı, ii) TAE’nin başında bir ismin mutlaka yer alması (1923’te Carl Grünberg, daha sonra ise Marx Horkheimer), iii) Horkheimer’in 1931’de yaptığı açılış konuşması veya bir manifesto, iv) toplumun eleştirel veya ‘materyalist’ bir teorisi ve son olarak v) kurumun bir süreli yayınla çalışmalarını paylaşmasını sağlayan Zeitschrift für Sozialforschung.[2]

Bununla birlikte, yine Wiggershaus’un da defaatle uyardığı gibi, yukarıdaki maddeler Eleştirel Teori’nin içkin gerilimini unutturmamalıdır. Kısacası, ‘Eleştirel Teori’ bütün üyeleri ve yazarları için aynı anlama gelen kapalı bir çerçeve değil aksine Horkheimer’in ifadesiyle açık uçlu bir diyalektik ilişkidir. Örneğin, Horkheimer’in 1931 tarihli “Toplumsal Felsefenin Günümüzdeki Durumu ve Toplumsal Araştırmalar Ensitütüsü’nün Görevleri” başlıklı metniyle aralarında sadece iki ay fark olan Theodor Wiesengrund’un “Felsefenin Güncelliği” konuşması arasındaki farklar belirgindir. Bunlardan biri, Horkheimer’in çöküş dönemindeki metafiziğin yerine disiplinler arası bir araştırma modeli öne sürmesi ve toplumsal felsefenin teori ve empirik araştırmalar arasındaki diyalektik salınımda yolunu bulması gerektiğini iddia etmesidir.[3] Adorno ise felsefenin içkinliğindeki yörüngeye sadık kalmıştır. Şöyle der: “yalnızca tarih-dışı [ahistorical] bir hakikati amaçlayan, esasında diyalektik olmayan bir felsefe, eski sorunların unutularak kaldırabileceği ve en baştan ferah bir şekilde başlanabileceği inancını sürdürür.”[4] Nihayetinde, ikisini bir araya getiren problem diyalektik ve materyalist bir teorik temel ihtiyacıdır. Birinci kuşağın en kritik iki ismini bir araya getiren sorunların, ikinci kuşağın dikkate değer düşünürleri arasında bir mesafeye yol açması, dikkate değer bir çatlaktır.

***

Eleştirel Teori geleneğinin sönümlendiği tezi, İkinci Kuşak’tan sadece Habermas ile şekillenen bir görüntünün kapsam alanını işaret eder - özellikle filozofun Gazze Soykırımı ile ilişkisi düşünüldüğünde. Ancak, en baştaki sorulardan ikincisine, yani kuşaklar arasındaki süreklilik ve süreksizlik pencerelerine eğilmek için 1970’lere gitmek gerekiyor.

1970’ler açısından düşünülecek olunursa iki kişinin fikirleri belirgindir: Jürgen Habermas ve bir süreliğine asistanlığı yapan Oskar Negt. Habermas, Frankfurt’a geldiğinde “Eleştirel Teori bulunmadığını, tutarlı bir teorinin bulunmadığını” düşünür. Şöyle devam eder: “Adorno, kültür eleştirisi üzerine denemeler yazmış ve Hegel üzerine seminerler vermiştir. Belirli bir Marksist altyapı sunmuştur - hepsi bu kadar.”[5] Habermas’ın bu tepkisinde şüphesiz Horkheimer’in Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü bünyesinde, Amerika yıllarında yayımlanmış yazıları tekrar gündeme getirmeme isteğinin de bir payı vardır. Habermas, iki gelenek ve iki şehir arasındaki bir gerilim içerisinde konumlanır. Bir tarafta toplumun materyalist bir teorisini inşa etmeye gayret gösteren Frankfurt, diğer taraftan 19. yüzyılın zihinsel tarih (Geistesgeschichte) geleneğini canlandırmaya odaklanan Bonn. Horkheimer, Habermas’ın Bonn geleneği içerisinde 1848 Devrimi’nin öncesindeki tarihi dönem olan Vormärz ile ilgilendiğini düşünüyordu. Bu sebeple, Federal Cumhuriyet ve Enstitü arasında bir gerilime yol açmamak için, Vormärz’ın baskıyla işlenmiş zemininin ortaya çıkmasına olumsuz yaklaşıyordu.[6]

Öğrenciler ve Politika çalışmasının ardından geniş bir teorik tartışma imkânı bulduğu Kamusallığın Yapısal Dönüşümü’nde Habermas, teorik teçhizatı yüksek bir kamusal alan ifadesini Eleştirel Teori’ye armağan eder - bazı düşünürlerin teşekkür ederek geri uzatacağı bir armağan. Habermas’ın yazı dili Almancanın semantik müphemliğinden pek çok kez faydalandığı anlardan biri 1961 tarihli Öffenlichkeit ifadesidir (semantik müphemliğin sonuncusu, dilsel anlayış ve ahlaki anlaşma anlamına gelen Verständigungsverhältnis’e yönelik tartışmada görünmüştür).[7] Bu ifade en az üç anlama gelir: i) kamu, ii) kamusal alan ve iii) kamusallık. Böylece Öffenlichkeit ne soyut bir harekete ne de yalnızca bir alana tekabül etmektedir. Aksine, Habermas’a göre bu kavrayış toplum ve devlet, yurttaşlar ve kurumlar arasındaki ilişkiyi sürekli bir hareketlilik içinde görür.

Habermas bir taraftan ekonomik ve politik sistem arasındaki tutarsızlıkları azaltmayı ve bir uzlaşı meydana getirmek için modernitenin kapitalist veçhesinin disiplinler arası bir yordamla ele alınmasını önerirken, diğer taraftan iletişimsel yapıların önemini rasyonalite çerçevesinde ortaya koyar. Buna karşın, toplumsal hareketler ile ilişkisini “sol faşizm”in tam tersine yerleştirmiş, endüstriyel gelişmelere proleter bir savunma çizgisi içinde nasıl karşı çıkılacağını tarih felsefesi zemininde düşünen ve gündelik yaşama mikrolojik bir bakış geliştiren Adorno’nun takipçisi Negt ve yönetmen Kluge (Adorno’ya adadıkları) Kamusal Alan ve Deneyim’i 1972 yılında; Tarih ve İnat’ı 1982’de yayımlarlar.[8] Adorno ve Horkheimer’den bu yana en sıkı yoldaşlık ilişkisi 1970’lerde başlayan Oskar Negt ve Alexander Kluge’ye aittir. Negt, Kluge ile tanışmasını şöyle anlatır:

Şu anda bütünüyle açık olmayan sebeplerle Frankfurt’ta bulunduğum sırada bir otorite haline gelmiştim. Bir başka ifadeyle, her grupla ilişkim vardı. 1970’te hukuk felsefesi üzerine Frankfurt’ta bir kolokyum düzenledim. Cohn-Bendit ve Joschka Fischer gibi politik olarak bağlı ancak bir miktar örgütsüz pek çok kişi katıldı. Her zaman arkada oturan ve sebatla notlar alan birisi vardı. Bir gün bana yaklaştı ve şöyle dedi: Kendimi tanıtabilir miyim? Ben Alexander Kluge. Onu tanıdığımı söyledim: Siz Adorno’nun arkadaşısınız.[9]

Negt ve Kluge’nin ilk çalışması, doğrudan Habermas’ın burjuva kamusal alanına karşıt bir şekilde proleter kamusal alanın yaratılma olanaklarına yönelir. Kamusal ve özel ayrımının kuruluşundaki gerekçelendirmeye karşı çıkan bu gelenek, kapitalist endüstrinin gelişimi sırasında hayat ve üretim çerçevesinin bu ayrımları, bölümlemeleri aştığını iddia eder.

Solun fraksiyonları içindeki kamusal alan kaybı ve işçilerin mevcut kitle örgütleri içinde ne kadar sınırlı ifade olanaklarına sahip olduğunu görmemiz, bizi hemen şu soruya yöneltti: Burjuva kamusal alanın karşısında etkili başka kamusal alan biçimleri olabilir mi? Böylece, burjuva kamusal alanından apayrı bir deneyimsel anlamı olan, proleter kamusal alanı kategorisine ulaştık. Burjuva ve proleter kamusal alanın diyalektiği, kitabımızın konusunu oluşturuyor.[10]

Emeğin üretimi ve yeniden üretimi çerçevesinde oluşan bir deneyim ışığında burjuva kamusal alanı kavramının anlamı diyalektik bir çerçevede eleştirilir. Bu anlamıyla diyalektik ne anlama gelir? Diyalektik, Negt ve Kluge’nin elinde gerçekliği ele almayı ve onu bir çerçeve halinde düşünmeyi sağlayan kavram ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi süreç içerisinde düşünerek diyalektik öncesi bir yordamın hiyerarşisini ifşa etmeyi amaçlar: “O zaman kamusal alan değişmez bir şey olarak gözükmekte, ortaya çıkış şekli, asıl toplumsal üretim yapısını, özellikle de kamusal alanın münferit kurumlarının oluşum tarihini gizlemektedir.”[11] Kamusal alanı diyalektik olarak düşünmeye çalışmanın ikinci veçhesi, burjuva kamusal alanın bir fetiş olarak anlaşılmasının önünü açmaktır. Bu hamleden ne anlaşılmalıdır? Kamusal alan olarak anlaşılan ve kabul edilen çerçeve, belirli bir görünürlüğün ve ‘meşruiyet’in oturduğu zeminin bütüncül olmadığına, keskin bir ayrımlar zinciri içerisinde oluştuğuna ve her şeyi kapsadığını düşünürken soyut kalan niteliğine gönderme yapar. Dahası, Negt ve Kluge proletaryayı saf şiddet zeminine fırlatan teorinin pek çok isimlendirmeye başvurmasını da eleştirir: “Proleter kelimesi, Federal Almanya'da daraltılmış, hatta anakronistik bir anlam kazandı. Ama betimlediği gerçek durum ve koşullar bugün mevcut ve başka bir ifadeye de sahip değiller. Kelimeleri, betimledikleri nesnelerin değişiminden daha hızlı eskitmenin, dile karşı alınan yanlış bir tavırdan kaynaklandığı kanısındayız.”[12]

Proleter kamusal alan, burjuva kamusal alana sığmaz, direngen bir umudu taşır. Savaş sonrası deneyimi ve devlet biçimi arasındaki ilişki Almanya’da bir süreklilik takibi peşindeyken proleter kültür ve kamusal alan gitgide cılız hale gelmeye zorlanır. Karakterinin bir parçasında artık ıstırabın akustik güçsüzlüğü hissediliyordur. Proleter kamusal alan, bir süreksizliğin pençesinde direnmeye devam eder ve Negt ile Kluge buna “toplumsal süreçlerin somut kümelenmesi” adını verir.[13] Süreksizliğin çekiciliğinin kümelenme ile düşünülmesi, İkinci Kuşak’ın (özellikle Negt ve Kluge’nin) önceki kuşağın düşünürleriyle ilişkisini de gösterir. Kümelenme, Walter Benjamin’in Eleştirel Teori’ye (büyük ölçüde Adorno’ya) hediye ettiği bir kavrama biçimidir. Bu kavram, yeri geldiğinde bir durum, yeri geldiğinde bir süreç için önem arz eden belirli faktörlerin birleşmesinden, bir araya gelmesinden meydana gelir ve belirli unsurların bir araya gelişiyle sonuçlanır. Bir araya gelen şeylerin düzenlenişi söz konusu olduğunda Eleştirel Teori’den kimseyi ikna edemeyen Benjamin, devamlı yer değiştiren şeyler dünyasına mesafe almayı astrolojiden devraldığı kümelenme etrafında açıklamıştır. Materyalist düşünce için kritik bir diğer noktası ise, kümelenmenin ilksel nedenlerden yola çıkmadan değişim içindeki nesnelerin anlaşılmasını sağlamasıdır. Adorno çetin ceviz yöntembilimsel eseri Negatif Diyalektik’te şöyle der: “epistemoloji eleştirisi değil tarihin gerçek seyridir kümelenme arayışını esas gerekli kılan.”[14] Kısaca, nesnesine tahakküm kurmayan bir felsefi pozisyonun değişim anında özdeşsizliğin sesini duyurması için kümelenmeye ihtiyacı vardır. Bu anlayış, proleter kamusal alanın oluşumunu doğrudan etkiler. Negt ve Kluge’ye göre, burjuva kamusal alan düşüncesi “politik sonuç doğuran tüm karar alma süreçlerinin, yurttaşların hukuk güvencesi altında tartışarak kendi iradelerini oluşturma eylemine bağlanması şeklindeki cüretkâr kurgu" ile betimlenir. Şu sorunun sorulması gerekir: burjuva kamusal alan düşüncesi ne zamandan beri yukarıda betimlenen haliyle işlev görmektedir? Belirli bir tarihin ve -muhtemelen- belirli bir erkek grubunun kabul görmüş fikirlerinin bir program olarak yansıtılışı mecburi bir durağanlığa ilişkindir ve dolayısıyla kümelenmeyle ilişkili değildir. Ayrıca, güç ilişkileri çerçevesinde ifade edilmelidir ki toplum seçilmiş yurttaşların toplamı değil, meta üretiminin yeniden üretiminin olanaklı koşullarının güncel bir ifadesidir Negt ve Kluge’ye göre.

Kluge’nin Eleştirel Teori içerisinde sadece Negt’in yoldaşı olduğunu düşünmek, görselliğe gösterdiği ihtimamı gözden kaçırmak olur. Kluge’nin “kelimenin tam anlamıyla Eleştirel Teori’nin güçlü bir yandaşı olduğumu söyleyebilirim” ifadesini dakika-film [minute-films] biçimine yol açan kümelenmeyle ilişkilendirmek gerekir. Yeni Alman Sineması’nın kurucularından sayılan Kluge, Benjaminvari bir iştahla tarih, politika, opera, edebiyat vb. pek çok alanda eserleri yeryüzüne armağan etmiştir. Son zamanlarda sergilere ve bu sergilerde uyguladığı montaja odaklanmayı tercih etmiştir. Bunun anlamı ise Kluge için özgürlük ve kümelenmeler oluşturmaktır. Görselliği büyük oranda belirleyen Hollywood karşısında müziğe sahip ancak sessiz filmler yapmak ister.[15] Kluge, alışıldık standartların dışına çıkan biçimi “film tarihinin harikulade yürüyüş yolu” olarak adlandırır; bu filmler uzun da olabilir kısa da. Kluge’nin dakika-film kavramı da niceliksel bir anlamdan ziyade zaman ve gerçeklik ilişkisinin düzenini bozmak isteyen bir dirence sahiptir.

Bugüne kadar silinmiş, bozulmuş ve her türlü iktidar penceresinin filtresinden geçmiş sahneleri önceki biçimlerinden arındırmadan yenileyen Kluge artık bu dünyada nefes almıyor. Düşünce yoldaşı Oskar Negt ile birlikte düşüncelerine kulak verememenin kefareti ancak bu dünyada sesi duyulmayanların sesini duyurmakla ödenebilir.


[1] Yazıda bazen Eleştirel Teori bazen Frankfurt Okulu ifadesini kullanılacaktır. Bugün teorik yazında karşılaşılan eleştirel teoriyle karışmaması adına kuruculuğunu Max Horkheimer’in yaptığı bu gelenek dar anlamıyla Eleştirel Teori olarak yazılacaktır.

[2]Rolf Wiggershaus, The Frankfurt School: ItsHistory, TheoriesandPoliticalSignificance, çev. Michael Robertson, Polity, 2007, s.2.

[3]Max Horkheimer, “ThePresentSituation of SocialPhilosophyandtheTasks of an InstituteforSocialResearch”, içinde BetweenPhilosophyandSocialScience: SelectedEarlyWritings, çev. G. Frederick Hunter, Matthew S. Kramer ve John Torpey, MIT Press, 1993, s.1-15.

[4] Theodor W. Adorno, “TheActuality of Philosophy”, içindeTelos, 1977 s.130.

[5]Akt: Rolf Wiggershaus, The Frankfurt School: ItsHistory, TheoriesandPoliticalSignificance, çev. Michael Robertson, Polity, 2007, s.544.

[6]Alex Demirović,“Jürgen Habermas Was West Germany’s World-Spirit”, HistoricalMaterialism, son görüntülenme tarihi: 28.03.2026. https://www.historicalmaterialism.org/figure/jurgen-habermas-was-west-germanys-world-spirit/.

[7] Bu tartışma için bkz: Raymond Geuss, “Müzakere Cumhuriyeti: Habermas 90 Yaşında”, çev. Bartu Şanlı, Punctum, son görüntülenme tarihi: 28.03.2026. https://www.punctumdergi.com/post/muzakere-cumhuriyeti-habermas. Geuss’a karşı post-HabermasçıSeylaBenhabib ve Martin Jay’in yazıları için Cogito Dergisi’nin 100. Sayısı’na bakılmalıdır.

[8] Alexander Kluge ve OskarNegt, Kamusallık ve Tecrübe: Burjuva ve Proleter Kamusallığın Analizine Doğru, çev. Müge Atala, 2018.

[9] Johan F.Hartle, “Interview: Critical Theory’scontexts of cooperationwithOskarNegt, içinde RadicalPhilosophy, 2019, son görüntülenme tarihi: 28.03.2026. https://www.radicalphilosophy.com/interview/interview-critical-theorys-contexts-of-cooperation.

[10]Alexander Kluge ve OskarNegt, “Kamusal Alan ve Deneyim”, içinde Defter Dergisi, çev. Ahmet Doğukan, Sayı 16, s.66, 1991.

[11]A.g.e. s.72.

[12]A.g.e. s.67.

[13]A.g.e. s.67.

[14] Theodor W. Adorno, Negatif Diyalektik, çev. Şeyda Öztürk, Metis, 2016, s.158.

[15] Julian Worz ve MarlenaVonWedel, “I’m a stalwart of criticaltheory” çev. Sis Matthé, Sabzian, son görüntülenme tarihi: 28.03.2026. https://www.sabzian.be/text/i’m-a-stalwart-of-critical-theory.