Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler… (İlk Yaz-Gülten Akın)
Yazıma Gülten Akın’ın çok sevdiğim İlk Yaz şiirinde dile getirdiği ikonik dizeleri “ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya…” ile başlamak bana çok anlamlı geldi. Bu lirik dizeler, üzerinde durmak istediğim hız meselesiyle ilgili bugün neredeyse bir tespit olmaktan çıkıp bir durum raporuna dönüşmüş gibi okunabilir. Akın’ın işaret ettiği “ince şeyler” yalnızca zarif ayrıntılar değil; dikkat, özen, derinlik ve insanın kendisiyle kurmaya çabaladığı anlamlı ilişkiyi de içeriyor. Fakat ne yazık ki günümüz dijital dünyasında zaman, artık yaşanan bir şey olmaktan çok tüketilen bir akışa dönüşmüş durumda. Dijital ekranda parmakla kaydırma hareketi, belki de çağın en karakteristik jesti. Bir içeriği henüz anlamaya başlamışken bir sonrakine geçmek, düşüncenin kök salmasına, anlam üzerinde oyalanmaya fırsat tanımıyor. Bu hız, zihni sürekli uyararak canlı tutuyor gibi görünse de aslında onu yüzeyselliğe mahkûm ediyor. Her şey görünür ama hiçbir şey gerçekten “görülmez” hale geliyor. Akın’ın sözünü ettiği “durup anlama” hâli ise tam da bu yüzden kayboluyor çünkü durmak, sistemin akışına karşı bir direnç gerektiriyor.
Bu bağlamda dizeler, modern insanın, dikkat ekonomisi içinde nasıl parçalandığını da ima ediyor denebilir. Dijital platformlar, dikkati en kısa sürede yakalayıp en hızlı şekilde başka bir yöne çevirmek üzerine kurulu. Böyle bir ortamda derinleşmek neredeyse bir lüks, hatta bir tür “verimsizlik” gibi algılanıyor. Oysa şiirin ima ettiği şey, insanın asıl veriminin tam da bu yavaşlıkta, bu oyalanmada saklı olduğudur. Ayrıca bu hız kültürü, deneyimleri kalıcı izlere dönüştürme kapasitemizi de zayıflatıyor. Sürekli maruz kalma, her şeyi birbirine benzer kılıyor; duygular bile hızla tüketilen içeriklere dönüşüyor. Bir görüntü, bir haber, bir acı ya da bir güzellik, zihinde yer etmeden kayboluyor. Bu da bireyin dünyayla kurduğu ilişkinin sığlaşmasına yol açıyor. Bu yüzden Gülten Akın’ın dizeleri bugün bir yakınmadan çok bir uyarı gibi okunmalıdır. Çünkü “ince şeyleri” anlayamamak çoğu zaman tam da insanı insan yapan o derin, naif, yavaş, dikkat isteyen ayrıntıları göz ardı etmek demek. Gülten Akın, yalnızca “vakit yokluğunu” değil, bunun sonuçlarını da gösteriyor. “Kalın fırçalarla çizmek”, hayatı kabaca, ayrıntısız ve aceleyle kavramayı simgeler; evler, çocuklar, mezarlar bile yüzeysel bir şemaya indirgenir. “Bir türküyü açıp kapatmak” ise duyguyla gerçek bir temas kuramayan, sadece yoklayıp geçen bir sığlaşma halini anlatır. Bu yüzden denebilir ki Akın, bu dizelerde çağımızın yüzeyselleşen algısını şaşırtıcı biçimde önceden sezmiş gibidir.
Hızın Hazzı
Günümüz dünyasında küresel iletişimin inanılmaz hızıyla birlikte, değişim hızı da giderek sosyal hayata hâkim oluyor. İnsanlar bir şey üzerine düşünmek yerine şartlanmış reflekslerle kararlar veriyor. Bu yüksek hız algısı deneyimlerimizin akışıyla da ilişkili olarak ortaya çıkıyor. Çünkü her an bünyesinde, geçmişin izlerini ve geleceğe dönük beklentileri taşıdığından bu akış sıkıştığında ya da parçalandığında, dünya da bize “hızlanmış” gibi görünüyor. Yani hız, dış dünyadan çok bilinç akışının yoğunluğu ve kesintililiğiyle ilgili olarak algıda şekilleniyor. Bu hızlanmayla tarihsel akışın hantallıktan kurtulduğu ve üretici bir hıza kavuştuğu da hız mühendisleri tarafından iddia ediliyor. Performans, şan, tüketim ve kârlılık gibi hız diktatörlüğünün parlatılan değerleri giderek artan bir coşkuyla kutlandığı için anında ve neredeyse eşzamanlı yanıt taleplerinin, düşünme ve seçim özgürlüğünü zayıflattığı gerçeği kayda değer bulunmuyor. Ancak bugün tarihin değil, algısal gerçekliğin hızlanmasıyla karşı karşıya olduğumuzu söylemek daha doğrudur. Fenomenolojik olarak, dünyayı algılamamızdaki bu hızlanmanın, görmemizi engelleyen, bir bilinç bulanıklığı yarattığını söyleyebiliriz. Belki de hızın sınırına, dolayısıyla da izinsiz şiddetin sınırına ulaştık denebilir. Hızın verdiği sarhoşluk, tehlikeli bir uyuşturucu gibi hepimizin kanında dolaşmakta. Ancak bu sarhoşluk, şüphesiz sadece bireysel bir algı yanılması da değil, sistemin sürekliliği için kurgulanmış kolektif bir tercihtir. Zira hız, artık teknik bir imkân olmanın ötesine geçerek, gündelik hayatın her hücresini denetleyen görünmez bir ideolojiye dönüşmüştür. Bu ideolojik kuşatma, zamanla kurduğumuz o kadim ve doğal ilişkiyi kökünden sarsmaktadır.
İçinde bulunduğumuz zaman diliminin, epeydir “hız çağı” olarak adlandırılması, yalnızca teknolojik ilerlemeyi değil, aynı zamanda insanın zamanla kurduğu ilişkinin radikal dönüşümünü de ifade ediyor. Artık yalnızca araçlar hızlanmıyor; düşünme biçimlerimiz, beklentilerimiz, sabır eşiğimiz ve hatta duygusal tepkilerimiz de bu hızın ritmine göre yeniden şekilleniyor. Ancak burada temel bir çelişki ortaya çıkıyor. Bu da insanı; bu hızlanan yeni-dünyanın öznesi olmak isterken, aynı zamanda onun doğasına aykırı bir varlık olarak bu hızın altında ezilen bir nesneye dönüştürüyor. Bugün bir trafikte beklemek, uzun bir metni dikkatle okumak, bir mağazada sıraya girmek ya da bir ilişkiyi zamana yaymak neredeyse katlanılmaz deneyimler haline gelmiş durumda. Bu durum yalnızca konfor beklentisiyle açıklanamaz; daha derinde, zamanın “anında tüketilmesi gereken bir kaynak” olarak algılanmasıyla ilgili olsa gerek. Dijital teknolojiler, özellikle de anlık geri bildirim mekanizmaları, insan zihnini gecikmeye karşı tahammülsüz hale getirmiş durumda. Bir mesajın “görüldü” bilgisinin birkaç saniye gecikmesi bile kaygı üretirken, birkaç saatlik bekleyiş neredeyse varoluşsal bir boşluk duygusuna dönüşebilmektedir.
Ne var ki fiziksel dünya, bu hız rejimine boyun eğmiyor. Bedenin biyolojik ritimleri, doğanın döngüleri, ilişkilerin gelişme süreçleri ve düşünmenin derinleşme koşulları hızlandırılamayan alanlardır. Bir ağacın büyümesi, bir düşüncenin olgunlaşması ya da bir ilişkinin güven inşa etmesi zaman ister. İşte tam bu noktada, modern insanın trajedisi beliriyor çünkü zihinsel ve kültürel olarak hızın içine çekilen birey, bedensel ve ontolojik olarak yavaşlığa mahkûm oluşunu göz ardı ediyor. Bu gerilim de psikolojik düzeyde sabırsızlık, tahammülsüzlük ve kronik bir tatminsizlik olarak ortaya çıkıyor. Çünkü hız, beklentiyi sürekli ileri taşıyor ancak hiçbir şey o beklentiyi karşılayacak kadar hızlı olamıyor. O yüzden izlenen bir film uzun geliyor, okunan bir kitap sıkıcı bulunuyor, zorla yakalanmış bir sohbet anı bile “boşa zaman harcamak” olarak değerlendiriliyor. Oysa burada gözden kaçan şey, anlamın çoğu zaman hızın dışında, hatta ona direnç gösteren alanlarda üretildiğidir. Burada kastedilenin dünyanın ivmesini yavaşlatmak olmadığını da söylemek gerekiyor. Yani bir şeyi özellikle yavaşlatmaktan söz edilmiyor, her şeyin kendi doğal hızında olması kastediliyor. Hızlanmalar ve yavaşlamaların etkileşimindeki eşzaman yokluğunu düzeltmekten belki de.
Soruna sosyolojik açıdan bakıldığında hız algısının, yalnızca bireysel bir deneyim alanı olarak değil, aynı zamanda bir iktidar biçimi olarak düzenlenmiş olduğunu söylemek mümkün. Çünkü hızlı olanın üstün olduğu bir düzende, yavaş kalanlar geri, verimsiz ya da yetersiz olarak etiketleniyor. Bu durum, insanı sürekli daha hızlı olmaya zorlayan görünmez bir baskı yaratıyor. Çalışma hayatında “hızlı üretim”, sosyal ilişkilerde “hızlı tüketim” ve kültürel alanda “hızlı içerik” norm haline geliyor. Böylece insan, yalnızca zamana karşı değil, aynı zamanda kendi doğasına karşı da yarışır duruma taşınmış oluyor.
Felsefi düzlemde meseleye baktığımızda ise bu durum, zamanın deneyimlenme biçiminin dönüşümüyle ilgili olarak değerlendirilebilir. Nitekim geçmişte zaman, daha çok “yaşanan” bir şeyken, bugün “yönetilmesi gereken” bir nesneye dönüşmüş görünüyor. Öyle ki zamanı optimize etmeye çalışan insanın, aslında onu deneyimleme kapasitesini kaybettiğini de fark ediyoruz. Bu da paradoksal bir şekilde, daha çok zaman kazandıkça daha az “yaşamış” hissetmesine yol açıyor. Bu noktada çözümün, hızın tamamen reddedilmesinde değil (istesek de edemeyiz), onunla kurulan ilişkinin yeniden düşünülmesinde yattığını söylemek lazım. Yavaşlık, burada, bir geride kalmaya çalışmak olarak değil, bilinçli bir tercih olarak yeniden değerlendirilebilirse bir orta yol yakalamak mümkün olabilir. Bir metni acele etmeden okumak, bir sohbeti bölmeden dinlemek ya da bir düşünceyi olgunlaşması için beklemek, yalnızca bireysel bir direnç değil, aynı zamanda varoluşsal bir yeniden konumlanma olarak adlandırılmalıdır.
Belki de hız çağının en büyük yanılsaması, her şeyin hızlandırılabileceği fikridir. Fakat bu noktada asıl meselemizin, daha hızlı yaşamak değil, zamanla yeniden doğru ve anlamlı biçimde temas kurabilmek olduğunu fark etmeliyiz. Ama zamanı, üretimin bir girdisi haline; hızı da verimliliğin temel ölçütüne indirgeyen günümüz dünyasının bu açmazı aşması da zor görünüyor. Çünkü modern insan için yavaşlık, giderek irrasyonel ve verimsiz bir durum olarak kodlanır olmuş. Bu noktada hızın, yalnızca teknik bir gereklilik değil, aynı zamanda bir ideolojiye dönüşmüş durumda olduğunu da saptıyoruz. Daha hızlı üretmek, daha hızlı tüketmek, daha hızlı düşünmek; bunların tümü, post-modern öznenin varoluş biçimini belirleyecek ölçütler olarak düşünülüyor.Nitekim son yıllarda bu hız algısının, farklı bir biçimler alarak daha da yoğunlaşmış olduğunu gözlemliyoruz. Jean Baudrillard’ın işaret ettiği gibi, artık yalnızca üretim değil, anlamın kendisi de hızla dolaşıma giriyor ve tüketiliyor. İmgeler, simülasyonlar ve sürekli akan veri akışı, gerçekliğin yerini alıyor. Günümüzün hız ekonomisinde beklemek, yalnızca zaman kaybı değil; neredeyse bir “yokluk” deneyimi olarak düşünülüyor. Çünkü var olmak, görünür olmakla; görünür olmak ise sürekli akışa dâhil olmakla eşdeğer hale getirilmiştir. Post-modern dünyanın dayattığı hız rejiminin aşırı üretim/tüketim ve sürekli hareket halinde olma takıntısı, bugünün insanına agresif bir sabırsızlık ve kronik bir tatminsizlik olarak geri dönüyor. Hızın yarattığı bu varoluşsal tatminsizlik ve parçalanma, şüphesiz ki toplumsal hayatın her alanında yankı bulmaktadır. Fakat bu yıkımın en sessiz ve derinden ilerlediği, geleceğin zihin yapısının inşa edildiği o kritik eşik, okulların koridorları ve sınıf ortamlarıdır. Kurumsal dünyanın hızıyla çatışan 'öğrenme zamanı', bugün belki de tarihin en büyük meşruiyet krizini yaşamaktadır.
Pedagojik Zamanın Meşruiyet Kaybı veya Çöküşü
Eğitimle ilgili “hız”ın yarattığı sorunlara değinmeden önce, ülkemiz özelinde şunu söylemek isterim: Son yirmi yılda, teknoloji destekli dönüşüm süreçlerinde “pragmatizm” etkisi artarak neredeyse temel disiplin haline gelmiştir. Bu tutumun, büyük oranda kuramsal ve felsefi düşüncenin geri planda kalmasına yol açtığı ve hatta neredeyse “pragmatizm”i eğitim felsefesinin yerine ikame etmeye kadar vardığı sıkça dile getirilmektedir. Ancak bu durumu, tek bir nedene indirgemek güçtür. Eğitim politikalarının biçimlendirilmesinde; yerli sermaye-toplumsal mühendislik arzuları, küresel eğilimler ve sosyal dinamikler de belirleyici olmuştur. Bu amaçla eğitim-öğretim belirleyicilerinin önerdiği, daha çok icbar ettiği dizginsiz tam deneyciliğin çoğunlukla eleştirel ve kuramsal derinliğin zayıflamasına sebep olduğu da ortaya çıkan olumsuz sonuçlardan biridir. Bu bahiste hız; yalnızca bir araç olmamış, aynı zamanda toplumsal ve siyasal sonuçlar doğuran bir güç olarak işlev kazanmıştır.
Hız çağının yarattığı dönüşümün sebep olduğu handikaplardan şüphesiz en önemlisinin özellikle eğitim alanında ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu alanda ortaya çıkan engelin, sanıldığı gibi yalnızca müfredatın ya da öğretim tekniklerinin değişmesiyle veya eğitim içeriğinin öğrencinin ilgisine mazhar olup olmamasıyla ilgisi yok. Zira daha derinde, öğrencinin zamanla kurduğu ilişkinin kökten farklılaşmasıyla ilgili olduğunu gösteren birçok veri ve deneyime de sahibiz. Dolayısıyla bu noktada, bir öğretmenin tanıklığının çoğu teorik tartışmadan daha açıklayıcı olabileceğini düşünüyorum. Bugün sınıf ortamında karşılaşılan temel sorunlardan biri, öğrencilerin artık dersin doğal akış hızına tahammül edememeleridir. Bir metnin birlikte okunması, bir kavramın adım adım inşa edilmesi ya da bir sorunun üzerinde uzun süre düşünülmesi, öğrenciler için giderek tahammül edilemez ve zorlayıcı hale gelmektedir. Dikkat, hızla dağılmakta; sabır, neredeyse kaybolmuş bir beceriye dönüşmektedir. Bu durum, çoğu zaman “motivasyon eksikliği” ya da “ilgisizlik” olarak yorumlansa da, aslında bunun daha derin bir yapısal dönüşümün belirtisi olduğunu düşünmek daha doğru olur.
Dijital teknolojilerle kurulan yoğun temas, öğrencilerin bilişsel ritmini yeniden biçimlendirmiştir. Kısa, hızlı ve parçalı içeriklere alışan zihin, süreklilik ve derinlik gerektiren düşünme biçimlerine karşı direnç geliştirmektedir. Bir paragrafı anlamak için geri dönmek, bir metni sindirerek okumak ya da bir fikri tartışarak olgunlaştırmak, bu yeni zihinsel yapı için “fazla yavaş” görünmektedir. Burada dikkat çekici olan, fiziksel ve pedagojik zaman ile dijital zaman arasındaki uyumsuzluktur. Sınıf ortamı, hâlâ belirli bir ritme, tekrar ve yoğunlaşma gerektiren bir zamansallığa dayanırken öğrencinin gündelik deneyimi, anlık geçişler, hızlı tüketim ve sürekli uyarım üzerine kuruludur. Bu iki zaman rejimi arasındaki çatışma, sınıf içinde huzursuzluk, sıkılma ve ortamdan kopuş olarak ortaya çıkıyor. Bu bağlamda sorunun, sanıldığı gibi ilkin öğrencinin sabırsızlığı/dikkat eksikliği, ilgisizliği olmadığına; bunun daha çok pedagojik zamanın kendisinin değersizleşmesi olarak düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü esasında öğrenme, doğası gereği yavaş bir süreçtir; anlamak, tekrar gerektirir; yorumlamak, duraklama ister; içselleştirmek ise zamanın içinde gerçekleşir. Ancak cebrine maruz kaldığımız günümüz hız rejimleri, ne yazık ki bu yavaşlığı bir tehdit olarak algılara yerleştirmiş durumda. Oysa dikkati derinleştiren, tekrarın değerini hatırlatan ve anlamın zamana yayılarak oluştuğunu kabul eden bir pedagojik yaklaşım, yalnızca öğrenmeyi değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de yeniden onarabilir. Bu tehdit algısı, eğitimi sadece bir 'bilgi aktarım hızı' yarışına indirgeme riskini de beraberinde getiriyor. Oysa pedagojinin doğasındaki o zorunlu duraklamaları ve ağır işleyen anlamlandırma süreçlerini yeniden savunmak zorundayız. Çünkü meselenin özü, sadece bir yöntemsel tercih değil; insan tekinin dünyayı yeniden 'görebilme' kabiliyetini geri kazanma mücadelesidir.
Ancak görüyoruz ki fenomenolojik hızın artması, yani deneyimin parçalı, kesintili ve sürekli uyarımla ilerlemesi, pedagojik zamanın temelini oluşturan süreklilik, tekrar ve yoğunlaşma ritmini aşındırıyor. Öğrenme, anlamın yavaş yavaş açıldığı bir süreç olmalıdır; oysa hızlanmış algı, henüz oluşmakta olan anlamı yarıda kesiyor. Dolaysısıyla sınıfta “sıkılma”, “kopma” ya da sabırsızlık gibi görünen şeylerin, aslında iki farklı zamansallığın çatışması olduğunu bilmek gerekiyor. Nitekim bunlardan biri derinleşmek isterken, diğeri sürekli ilerlemek istiyor. Bir başka açıdan baktığımızda bunu ara başlıkta kullandığım gibi doğrudan “çöküş” olarak görmek biraz erken bir tespit de olabilir. Belki de daha doğru değerlendirme, pedagojik zamanın meşruiyet kaybına uğradığını söylemektir. Yani sorun, öğrenmenin doğasının değişmesi değil; öğrencinin yaşadığı hız rejiminin, yavaşlığı değersizleştirmesi. Bu da pedagojik zamanı görünmez ve “gereksiz” kılıyor. Dolayısıyla diyebiliriz ki eğer eğitim bu hız rejimine bütünüyle teslim olursa, evet, pedagojik zaman çöker ve öğrenme yüzeyselleşir. Ama tam tersine, eğitim bu gerilimi fark edip yavaşlığı bilinçli bir pratik olarak yeniden kurarsa, pedagojik zaman bir direnç alanına da dönüşebilir. Kısacası Gülten Akın’ın dizelerinde dile getirdiği “kimsenin durup ince şeyleri anlamaya zamanının olmadığı” bir dünya önsezisi bize distopik bir dünyaya kapı araladığımızı çoktan duyurmuşken, bütün bunların yaratacağı yıkıcı tahribatı durup düşünmek için çok önemli gerekçelerimizin olduğu bilincine ermek gerekiyor.
"İlk Yaz," Gülten Akın, Kırmızı Karanfil, YKY.





