Erdoğan Özmen’i Yazmak - “Psikanaliz, Politika ve Diğer Şeyler”

“Birisi öldüğünde bir yerde vakitsizce, bir insan kardeşimizi kaybettiğimizde birden, aynı kalamayız artık biz de, geridekiler.”[1]

Sevgili arkadaşım, kıymetli psikiyatrist, psikoterapist, hoca, yazar, dost, arkadaş, baba, eş, evlat; kısacası sahici bir “insan” olan Erdoğan Özmen’i yazmak… Böyle bir işe cüret ettiğimi söyleyemem. Bu yazı olsa olsa anıya bir ses, yasımıza bir omuz, onu tanımayanlar için de küçük bir tanıtma çabası olabilir. Üstelik kendisi kadar mahir bir yazarın derya deniz sözleri varken, bu metinde benim cümlelerimden çok onun cümleleri duyulsun isterim. Yine de ondan söz etmeden duramıyorum.

***

Yazıya, birlikte planladığımız son etkinlikten başlayabilirim. Tarihini, ölümünden bir ay öncesine denk getirdiğimizi o zaman bilmiyorduk. Bir söyleşi ve imza günü tasarlamıştık. Çok hevesliydi: “Geçenki çok güzel olmuştu, seninle de yapalım.” Öncesinde buluşup ayrıntıları konuşacaktık; yılbaşı telaşının geçmesini bekliyorduk. Derken bu kez yılbaşında ben zatürre nedeniyle hastaneye yattım, onun kemoterapi arasını kaçırdım. Bir türlü görüşemedik. Yine de içimizde, söyleşinin güzel geçeceğine dair bir inanç vardı.

“Nasıl olsun istersin Erdoğancığım? Seni yormadan, ağır ağır mı ilerleyelim? Söyleşi mi diyelim, imza gününü de ekleyelim mi?” Arkadaşımın hiçbir kitabını ona imzalatmamış olduğumu utancımdan söyleyemiyordum. Zor olsa da üstümüzde hâlâ “her şey yeniden eskisi gibi olacak” duygusunun büyüsü vardı. Erdoğan’ın konuşmaya dair isteği ve buna inanması, bana da sağlığı konusunda umut veriyordu. Belki sonra benim ofiste ya da dernekte yine bir eğitim bile açardık. Ben onu hep biraz gaza getirirdim; hoşuna giderdi. “Sen bunu hep yap bana, dürt beni,” derdi. Bu söyleşinin onun hayatla bağını güçlendireceğini düşünüyordum. Geçmişe gidip onunla yine şakalaşıyorum: “Hani bu kez planı sen yapacaktın Erdoğan?” “Tamam, söz, bu sefer ben yapacağım Didem.” Bazen yapardı da. Yapmadığında ise ben içimden hep aynı cümleyi tekrarlardım: “Olsun, canın sağ olsun; yine ben yaparım.” Canın sağ olsun…

Rüya

Sonra etkinlik ansızın bir hafta ertelendi: hastane. Ardından biraz daha erteleme. Bir ay sonrasına dair umutlu birkaç mesaj… Ben ise bütünüyle inkâr ediyordum. Son mesajıma cevap gelmedi. O günlerde bir rüya gördüm. Rüyamda beni arıyordu; konuşuyor, ama ağlıyordu. Öleceğini söylüyor, ağlıyordu; ben de ağlıyordum. Rüyadan sonraki günlerde zihnimde hep aynı soru dolaşıp durdu: Acaba böyle bir konuşma gerçekten yaşandı mı? Elbette yaşanmadığını biliyordum. Ama bütünüyle imkânsız da değildi. Beni arayıp ağlamazdı belki; yine de öleceğini bilip buna ağlamayacak biri değildi. Onca yıl kayıp, yas, melankoli ve depresyon üzerine düşünmüş birinin, yine de yaşamdan yana olacağını adım gibi biliyorum. İnsan böyledir; böyle de olmalıdır. Galiba rüyada ağlayan iki kişi de bendim. Kötü haberi kendime ben veriyordum. Bir bakıma onun kitabının adına benzer bir şeydi bu: Rüyada Uyanmak. Benim de rüyada uyanmam gerekiyordu; ama o günlerin kişisel karmaşası içinde inkâr ağır bastı. Bir ay sonraki buluşma tarihine geldiğimizde kâbus gerçek olmuştu. Kötü haber, bu kez en küçük bir ritüelle bile kutlamayacağım bir bayram sabahı geldi. Ertesi gün yine buluştuk; sevenleri oradaydı. Ama bu kez bir söyleşi için değil, onu uğurlamak için. Buluşma oldu; konuşma olmadı.

Yokluğun Yankısı-Anma

Ölümünden bir hafta sonra bir buluşma daha yapıldı. Aslında aylar önce planlanmıştı. Kurucu üyelerinden olduğu derneğimizin bu yılki sempozyumuna hazırlanırken, farkında olmadan ruhsal bir hazırlık da yapıyormuşuz. Bunu sonradan anladım. Tümüyle inkâr içinde olduğum için, aylardır üzerinde çalıştığımız sempozyuma “İnkâr-Uzaklaşma” temasını koymuş olmamı; son oturuma Erdoğan’ı canı gibi seven ve bizi tanıştıran Oktay Şılar’ı davet etmemi; ona bir yas filmi olan Hamnet’i çalışmayı önermemi; daha Erdoğan’ı kaybetmeden birkaç hafta önce o oturumun adını “Yokluğun Yankısı” diye belirlemiş olmamızı ancak sonradan düşünebildim.

Mezarlıkta birbirimize “Son oturumu Erdoğan Özmen oturumu yapalım” deyişimizi, sempozyum gününü gözyaşlarıyla, anılarla, onu tanıyan tanımayan pek çok kişiyle ve hayatım boyunca unutmayacağım iki saatlik bir yas çalışmasıyla kapatmış olmamızın anlamını ise ancak ertesi gün kavrayabildim. Tıpkı rüyamda olduğu gibi, ben yine sonradan uyanmıştım. Zihnim, bilinçdışının kendine özgü arayüzünde, benden önce hazırlık yapıyordu.

Bu durum, Erdoğan’ın Birikim’de yayımlanan ve Asla Gözlerini Kaçırma filmine ayırdığı iki yazıda hatırlattığı bir şeyi düşündürüyor bana: Bilinçdışı, bilgiden bağımsız olarak arka planda, kendine has bir çalışma mantığıyla işliyordu.

Yapılamayan Konuşma

Yapamadığı konuşmanın adını bir ay önceden koymuştu: “Psikanaliz, politika ve diğer şeyler.” O konuşmada ne anlatacaktı? Dahası, o konuşmayı bir yerlerde, belki zihninde, belki de sessizce kendi kendine önceden kurmuş muydu? Bunu düşündüm, çünkü çok hevesliydi. O gün gelseydi onu nasıl takdim ederdim? Belki şöyle derdim: “Erdoğan Özmen, kırk yıllık mesleki bilgi ve deneyimiyle burada, aramızda. Altmışların sonuna yaklaşan bir hayatın birikimiyle; politik geçmişi, politik deneyimleri ve politik acılarıyla dünyayı bir psikiyatrist, bir psikanalist, bir düşünür ve bir yazar olarak anlamaya çalışan; bugüne insanlığa binlerce yazılı cümle bırakmış bir dost, bir arkadaş, bir insan.”

Peki ne anlatırdı? Yaşamının belki de en büyük sınavından geçerken bize ne söylerdi? Hastalığı sırasında yaptığı bazı konuşmalar var; bir kısmı Komşu Kapısı’nda YouTube’da duruyor. Geçen yıl bu zamanlarda dernekte yaptığı son panel konuşması da var. Ama bunların hiçbirinde hastalığını henüz bilmiyor. Hastalığını duyurduğu son yazı ise oldukça kişisel: Birikim’de yayımlanan “Dünyayı İçine Çekmek”. Yine de o yapamadığı konuşmada ne söyleyeceğini artık bilemeyeceğiz. Bu da kaybımızın bir parçası.

Aslında bu “yapılamayan konuşma”, beni daha büyük bir soruya götürüyor: Erdoğan Özmen, yaşamı boyunca ne söylemek istedi? Bunu hakkıyla değerlendirmek için zamana ve onun sevdiği türden bir acelesizliğe ihtiyaç var. “Konuşulamayan konuşma” beni Bion’un “düşünürü olmayan düşünceler” kavramına götürüyor. Dünyada olup biteni anlayabilmek için insanın bir çeviri sürecine ihtiyacı var; tıpkı bebeğin henüz dile gelmemiş yaşantılarını annenin çevirip ona geri vermesi gibi. Erdoğan da konuşmalarında ve yazılarında toplumun acılarını bize “insanca”ya çevirerek aktarırdı sanki. Bu yüzden onun uzmanlıklarına bir de tercümanlığı eklemek gerekir.

Erdoğan Özmen ne yazdıysa belirli bir politik duyarlık çizgisinden yazdı. Ona göre her şey politiktir; başka türlü olması da mümkün değildir. Çağdaş meslektaşlarının çoğundan farklı olarak, hastalıkların ve ruhsal rahatsızlıkların zemininde politikaları, iktidar ilişkilerini ve kapitalizmin etkilerini görmeye, göstermeye daha istekliydi. İlaç sektörünün maşası olmadı, tanı endüstrisinin diline teslim olmadı; insana insan gibi baktı. Şatafatlı, boyalı, popüler “uzman” pozlarına hiç girmedi. Özellikle yas, depresyon ve toplumsal travmalar konusundaki duyarlılığı belirgindi. İnsanın karanlık yanlarını hiç inkâr etmeden, yine de iyi yanlarına dair umudunu korudu; umutsuz düştüğünde bile başkalarından etkilenebilmenin kıymetini açıkça dile getirdi.

Erdoğan yalnızca toplumsal meseleler üzerine düşünmedi. Mesleki olarak Freud kadar, belki ondan da fazla Lacan’dan etkilendi; insanı anlamaya yarayan çeşitli kavramları bu düşünürlerden hareketle kendi süzgecinden geçirip bize aktaran önemli bir meslek düşünürüydü. Özellikle yas tutabilme kapasitesine verdiği değerin altını ayrıca çizmek isterim.

Ya Yas Ya Melankoli

“Kesin olarak söylemek gerekirse insan doğal bir varlık değildir. İnsanın içgüdüsel olarak acıdan/ızdıraptan kaçınma yeteneğini daha baştan yitirmiş olduğunu söylemektir bu. İnsan tam da doğal bir varlık olma halinden vazgeçtiği, o doğallığı çoktan ardında bıraktığı içindir ki başkalarının ısrarına, şefkatle bakma özgürlüğünü -o istisnai vasfını - kazanır. Ve oradan neşet edecek olan sorumluluğu üstlenmeye cesaret eder.

İçimizden bazılarının başkalarının acısı karşısında, kötülükler karşısında bir an bile tereddüde kapılmadan olağanüstü bir eylemle ileri atılması da bundandır. Orada, yüce bir özellik olarak kendi hayatını ortaya koymanın bulunuşu, o eylemin zaten/çoktan asıl içeriği değil midir? O özellik, varlığın melankolik potansiyeliyle, hüzün yüküyle yüzleşmektir bir de. Ta içimizdeki benzersiz kum tanesiyle…”[2]

Ölüm

Ötekilerle aramdaki derin ve köklü bağlar nedeniyle, ben’i ben yapan şeyin o bağlar ve ilişkiler olmasından ötürü birini kaybettiğimde, kayıp duygusuyla birlikte ben’e dair köklü bir içgörüye kavuşmuş olmaz mıyım? Artık hep mahrum kalacağım, bundan böyle daima içimdeki acısıyla hatırlayacağım öteki için değildir yas yalnızca. Onun için her ne idiysem, vaktiyle olduğum kişi için, onun kaybı için de yas tutarım.

Ötekinde kaybettiğim şey nedir?” sorusu aslında biraz da “Şimdi ben kim oldum?” “Benden geriye ne kaldı?” sorusudur bu yüzden. İnsan kayıp sayesinde kendisinin de radikal bir dönüşümle karşı karşıya kalacağını kabullendiği ölçüde yas tutabilir. Kaybıyla acıya gömüldüğüm insanı salt biyolojik bir varoluştan, çıplak hayattan kurtarmaktır yas. Ölenin haysiyetini olumlamanın en benzersiz imkanıdır.

O yüzden yas sayesinde, önceki bütün imgesel takıntı ve bağlarımı gözden geçirme ve düzeltme şansı bulurum. Şimdi biraz daha geri çekilme, kendi mütevazi varoluşuma razı olma, kendimi daha eksiksiz tanıma, ötekine minnet, şükran ve sevgimi ifade etmek için söze/dile ayrıcalıklı bir yer açma şansıdır bu.

Birisi öldüğünde geride kalan o boş yerle ne yapacağız? Kaybettiğim öteki ile bağlarımı çözmeye çalışmak, onunla ilişkimde sahip olduğum kendi imgemle bağlarımı ve ilişkimi çözmeye çalışmaktır şu halde: Kaybettiğim kendi parçama razı gelmek…[3]

Acelesizlik

Erdoğan Özmen, psikanalizi, psikiyatrinin imkânlarını, siyaseti ve felsefeyi birlikte düşünme ısrarının bu ülkedeki gösterişsiz temsilcilerinden biriydi. Aynı zamanda her yazısında, her konuşmasında, her sohbetinde politik bir sorumluluk üstlenen; kelimenin sahici anlamıyla devrimci bir insandı. İnsan her zaman düşündüğü gibi davranamaz; sözleriyle, tavrıyla, ilişkileriyle bütünüyle tutarlı kalmak kolay değildir. Erdoğan’ı ayrıksı kılan şeylerden biri buydu: aceleci değildi. Ağır ağır düşünür, ağır ağır konuşur, bazen bir cümlenin sonunu dakikalarca getirmez, bazen soruya hemen cevap vermez; önce düşünmesi gerektiğini söylerdi. Her konuya atlamazdı. Onun sahiciliğinden, gerçekliğinden ve belki en çok da tutarlılığından etkilenmemek mümkün değildi. Eğitimlerinde de konuşmalarında da hiç acele etmezdi; muhtemelen seanslarında da karşısındakini hızlandırmaya çalışmazdı. Erdoğan zamanı yavaşlatabilen nadir insanlardan biriydi. Konuşmalarında ve davranışlarında hep bir acelesizlik, sahicilik, saygı, nezaket ve otantiklik vardı. Biz meslektaşları için bir kutup yıldızıydı; çünkü “böyle biri de olunabilir” fikrine canlı bir örnek oluşturuyordu. Havalı kalıplardan uzak, kendi olarak kalan birinin de iyi bir psikoterapist olabileceğini gösteriyordu. Sınırları, insani hassasiyetleri ve duyarlılıkları olan; kendisiyle ilgili ruhsal sızıntılar dışında neredeyse her şeyi kapının dışında bırakıp hastaya ya da karşısındaki herhangi bir insana bütün varlığıyla orada olduğunu hissettirebilen biriydi. Bize bıraktığı en büyük miraslardan biri de buydu. Bazen hastalar aniden terapiyi bırakır; biz de onların yetişkin bireyler olduğuna güvenip peşlerinden gitmemeyi, çerçeveyi seans odasında bıraktığımız haliyle korumayı seçeriz. Erdoğan’ın hepimizde iz bırakan tavsiyelerinden biri şuydu: “Bazılarının arkasından bir gidin, bir kapıyı çalın. Herkes için değil belki ama bazıları için bir ‘Nasılsınız?’ demek çok şeyi değiştirebilir.” Oktay’ın dediği gibi, Erdoğan Özmen bir kutup yıldızıydı. Yazdıklarıyla, söyledikleriyle ve varlığıyla; hem meslektaş, hem insan, hem erkek, hem baba, hem eş, hem hoca, hem psikiyatrist olarak yolumuzdaki önemli işaretlerden biri oldu. Keşke acelesizlik, ölümüne de sirayet etseydi.

Kendisinin bilinmesini istediği şekliyle bitireyim: “Erdoğan çok iyi bir futbolcudur; özellikle orta sahada çok iyidir.”


[1] Erdoğan Özmen, YouTube, Komşu Kapısı İçimize Bakmak bölüm 1 (22.00-23.47 dk)

[2] Erdoğan Özmen, Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan, Ya Yas Ya Melankoli, s. 49, İletişim Yayınları.

[3] Erdoğan Özmen, a.g.e., s. 105-106.