Kendim de bir müzisyen olduğum için konusu müzik olan romanlara hep ilgi duymuşumdur. Son beş yılda Akira Mizubayashi’nin Yapı Kredi Yayınları’ndan Türkçeye çevrilen üç romanını da okudum. Mizubayashi, müziği romanlarında çok güzel işleyen bir yazar. Öyle ki, onu okurken çoğu zaman metinlerin melodisini de duyar gibi oluyorum. Benim kalem oynatırken yapmak istediğim de aslında bu ama işin doğrusu çekiniyorum da. Çünkü böyle bir işe kalkışmanız için sadece müzik hakkında birikimli olmanız yetmiyor, aynı zamanda yazı konusunda da usta olmanız gerek. Tabii şunu da unutmamak gerek: Müzik duymak üzerine kuruludur, yani müzikte bir iz sürmek ya da koku almak için çok iyi duymanız gerektir. Yazıysa tam tersi okumak ve görmek üzerine, dolayısıyla da iki alanda da usta olmak gerekir. İşte iki alanda da usta olan yazarlardan birisidir Mizubayashi. Aslına bakılırsa Japon yazarlar bu konuda ustalıklarını konuşturuyorlar diyebiliriz: Kazuo Ishiguro’nun Avunamayanlar adlı romanı da bu alanda yazılmış önemli romanlardan, Haruki Murakami de bu alandaki en iyilerden, hatta en iyisi bile diyebilirim.
Mizubayashi’nin Unutulmaz Süit’i benim en başarılı bulduğum romanı oldu. Bir günde okuyup bitirdiğim kitap son zamanlarda okuduğum en akıcı romanlardandı. Peki, -müzisyenliğim dışında- beni neden bu kadar etkiledi? Bu soruma cevap vermeden önce romanın konusundan biraz söz etmek yerinde olacak.
Roman 1934, 1945 ve 1946 yıllarıyla 2016 ve 2017 yılları arasında gidip gelen hikâyelerle örülmüş, ustalıkla bir kurguya sahip. Roman, Fransız lutiye Hortonse Schmidt ve genç Japon çellist Ken Mizutani’nin yollarının keşişmesiyle başlıyor. Peki bu kesişme nasıl oluyor? İkinci Dünya Savaşı’nda Fransız lutiye Hortonse Schmidt Japonya’nın Batı müziğine açıldığını ve ülkede çok sayıda iyi enstrümanlar ve yetenekli müzisyenler bulunduğu bilgisine sahip olunca Japonya’ya yerleşme kararı alıyor. Özellikle Avrupa klasik müziğine ve onu icra eden enstrümanlara ilgi duyan insanlara yardımcı olmak için Tokyo’ya yerleşiyor ve bir atölye açıyor. Çello ve keman yapmakla birlikte enstrüman bakım ve onarımı da yapıyor. Romanın diğer kahramanlarından biri olan Ken Mizutani, çellosunun tamiri için Hortonse Schmidt atölyesini sık sık ziyaret ediyor.
2016 ve 2017 yılları arasında geçen yani günümüze gelen kısmında da Hortonse Schmidt’in lutiye torunu Pamani’nın bulduğu bir mektup üzerinden geçmişle bağlantı kurulup devam ediyor. Pamina, Japon lutiye Jacques yanında çalışmaya başlıyor. Atölyelerini ünlü çellist Guillaume Walter ziyaret ediyor. Walter, ödül olarak kazandığı ve beş yıllık bir süre kullanabileceğini 1712 yapımı Matteo Gofriller çellosunun can direği çatlağını tamiri için yardım istiyor. Bu kısımdan sonraki süreç de bir polisiye romanının tadını verecek kadar lezzetli ve akıcı bir halde ilerliyor.
Romanda beni en çok etkileyen, yazarın kitabın ana omurgasını insan sesinin çeşitliliğine en çok yaklaşan enstrümanların başında gelen çello üzerinden kurması oldu. 18. yüzyılda yapılmış bir çello, ruhun huzurunu arayarak kıtalar, denizler, sınırlar ve ülkeler ötesinde yaşayanları ve ölüleri bir araya getirebilme gücüne sahip olabiliyor. Mizubayashi öyle müthiş bir kurgu ağı kurmuş ki, şahsen okurken kendi müzik yolculuğumda deneyimlediğim bazı zamanlara gittim. Hep şunu düşünmüşümdür ben de: Eski zamanlara ait enstrümanların bize hep kendi hikâyelerini yani bu enstrümanların kimler tarafından çalındığını, nerelere seyahat ettiklerini, kimlere eşlik ettiklerini ve hangi sahnelerde kullanıldıkları anlatabilme gücü vardır.
Romanın gücü sadece bundan kaynaklanmıyor ama bence. Bunun yanında kitaptan kimi bilgiler öğrenmek de mümkün. Örneğin Batı müziğinin seçkin eserlerini dünyanın dört bir yanındaki çellistlere tanıtan Pablo Casals’ın Bach süitlerini halka açık bir biçimde çalmadan önce on iki yıl boyunca üzerinde çalıştığı bilgisini öğrendim (s. 21). Bu bilgi bana Ali Ekber Çiçek hocanın uzun sap bağlama ile yaptığı sözleri Sıtkı Baba’ya ait olan “Haydar Haydar” bestesini aklıma getirdi hemen. Ali Ekber Çiçek bu bestesine yıllarca etüdler yaparak çalışmış. Bağlamayı çok sesli tınlayan bir yapıya ustalıkla dönüştürmüş, parça içinde 5/8 -9/8 ve 10/8’lik ritimleri ani geçişler yaparak bağlama gibi bir sazla tek başına bir senfoni tadı vermeyi başarmıştır. Günümüzde Ali Ekber Çiçek’in Haydar Haydar parçasını bağlama ile çalmak ustalık sınıfına geçildiğinin kanıtı olmuştur. Hem Casals hem de Çiçek sazlarına yıllarca çalışmış ustalar. Sonuçta ikisi de benim gibi müzisyenlere müzikte ilerleme yolunun çalışmaktan geçtiğini gösteriyorlar.
Antika enstrümanların bazılarının, koleksiyonerler dışında bazı vakıfların kontrolünde müzisyenlere kullanmaları için verildiğini de öğrendim. Bu vakıflar yarışma ödülü olarak birinci olan bu sazın beş yıl kadar bir süre müzisyenler tarafından kullanılmasını istiyorlarmış. Müthiş bir yapılanma değil mi? Düşünsenize Montagnana, Stradivarius, Ruggieri, Guadagnini gibi büyük ustaların yaptıkları kemanları ve çelloları bir koleksiyonerin elinde öyle çürümeye mahkûm kalmaktan kurtarıyorlar. Tabii ki gıpta ettim ama bir yandan da aklıma hemen dünyaca ünlü Ermeni udi Ara Dinkjian’ın “Manol” adlı albümü aklıma geliyor. Sebebini söyleyeyim: Romanda 1712‘de Matteo Gofriller tarafından yapılmış çellodan bahsediliyor. Bizim coğrafyamıza baktığımızda Osmanlı döneminde yaşayan bir lutiye aklıma geliyor benim hemen. Manol usta. 1838’de Ege denizinin doğusundaki Folegandros adasında doğan Manolis Venios 1860’ların başlarında 22 yaşında şehrin en bilinen lütiyelerinden biri olmuş. Gitar, lavta, mandolin, klasik kemençe ve ud yapmış, lutiyelikteki titizliği dillere destan olmuş. Bugün de birçok udi, 1914’te İstanbul’da vefat eden Manolis’in yaptığı bir udu çalma hayaliyle yaşar. Manol udunun sesini duymak isteyenler Ara Dinkjian’nın ‘‘Manol’’adlı ud sololarından oluşan albümü dinleyebilirler.
Lutiyelik demişken, romanda lutiyelik için müthiş bir tanım var: ‘‘Uzun araştırmaların ve inatçı bir sabrın meyvesi. Eskiyle yeninin kaynaşmasını sağlamak”. Bu cümle şu açıdan benim için önemli: Bir dönem (2013-2014 yılları arasında) Essen / Katakomben tiyatrosunda Dinçer Güçyeter’in yönettiği oyunlara canlı müzik yaptım. Almanya’ya her gittiğimde oradaki bit pazarlarında, Stradivarius kopya kemanları topluyordum. Bir süre keman onarımı ve bakımı konusunda çalışma yaptım. İstanbul’da Akan Taşkolu ve Ankara’da Hasan Şan yanında Almanya’dan getirdiğim kemanları tamir edip İran’da satıyordum. İran’da yaşadığım bir buçuk yıllık süre zarfında geçimimi böyle sağladım. Eski sazları tamir etmek ve yeniden çalınmasını görmek bana inanılmaz mutluluk veriyordu. Hatta sırf bunun için çello ve keman dersleri aldım. Çünkü Almanya’dan getirdiğim çello ve kemanları ustalarımla birlikte çalınabilir bir hale getirince ilk ben çalmak istedim. Sanki kimseler okumadan önce bir romanın giriş cümlesini okur gibi güzel bir hisse kapılıyordum, her seferinde.
Romanda Ken Mizutani ve iki müzisyen arkadaşının savaş devam ederken bombardımandan kurtulabilmiş bir kitapevinde gizlice konser düzenlenmesi de gözlerimi yaşarttı doğrusu. Bu kadar duygulanmamın elbette yazının başında da değindiğim gibi müzisyen olmamla ilgisi vardır ama ötesinde bu satırlarda insanların her an müziğe ihtiyaç duyduklarının kanıtını bulmak beni etkiledi. Bu aklıma İkinci Dünya Savaşı’nda dokuz yüz gün Alman kuşatması altında kalan Leningrad’da bombardımanlar devam ederken dev hoparlörlerden Şostakovic’in Yedinci Senfonisi’nin çalınıp şehre dinletilmesini de getirdi.
Kitaptaki şu tanım, iyi bir dinleyicinin sevdiği müzikle kendini özdeşleştirebileceğini, müziğin aslında bir ayna olup kendi ruhunu görmesini sağlayacağını ve tabii bir müzisyen açısından da arayışının ölene kadar devam edeceğini düşündürdü: ‘‘Dünyanın tüm seslerini zihninden uzaklaştırıp Bach’ın müziğini tüm saflığıyla içselleştirmek istercesine, dua eden bir rahip gibi gözlerini kapattı.’’ (s. 140). Ben, Arvo Part, Shahram Nazeri, Stephan Micus, Ahmet Hatipoğlu, Henryk Gorecki ya da Anouar Brahem gibi müzisyen ve bestecilerin müziğini içselleştirdim. Onları dinlerken onlar gibi sessizliği işitmeyi. Part, Micus, Gorecki ve Brahem’in notaları yeryüzündeki sesler içinde süzülerek çıkar ortaya. Her ses notaya dönüşmez onlarda. Seslerin de bir çile çıkarma ve seyr-ü suluku vardır. Gerçi Arvo Part ve Gorecki tıpkı sufiler gibi dağ başına çekilip yıllarca yaşayıp çilesini çıkarmışlar. Micus’un amatör çalımında kesbi ve duende bir hava vardır. Nazeri’nin müziğinde kalabalık sesler içinde insanın ruhundan süzülüp gelen bir ses var. Hatipoğlu müziğinde de gelenekten gelip modern zaman içinde kendine yer edinmiş bir müzik var. Örnek verdiğim bu bestecilerin müziğini dinlerken derin bir hüzne kapılıyorum. Bu da bana iyi geliyor. Sufilerin de dediği gibi insan en hüzünlü anında ruhuyla konuşur. Dolayısıyla hüzün bir şifadır ve ruhumuz ile konuşmanın yollarından biridir. Müzik de burada aracıdır.
Sonuçta Akira Mizubayashi’nin Unutulmaz Süit’ini ben çok sevdim. Gerçekten de insanların bazı dertleri, düşünceleri ve hisleri başka insanların dünyasında büyük değişimler yaşatabiliyor bazen. Romanda da bir banka yazılan barış cümlesini onu okuyan başka birilerinin hayatını değiştirebildiğine de tanık olabiliyoruz. Hatta sınırları aşan bir muhabbete vesile oluyor. Ben de müziğe belki bu yüzden tutkuyla bağlıyım. Romanın kahramanlarından Ken Mizutani bir mektubunda ‘‘Yazmak, direnmek kadar umut dolu bir eylemdir. Sözcüklerin beni ne kadar rahatlattığını hayal edebiliyor musunuz? Yalnız değilim’’ diye düşündüm’’ diyor. Bir besteci, yazar ve müzisyen olarak şunun da farkına iyice vardım ama: Yazmak, müzik yapmaktan daha da rahatlatıcı bir etkiye sahip benim üzerimde.





