Trump’tan Epstein’e, Tolstoy’dan Ayfer Tunç’a Kötülük, Dekadan ve Hayatın Anlamı

Derinliklerimizde her ne varsa, onu oraya biz kendimiz koymuşuzdur.”

Adam Phillips

Jacques Rancière, Özgürleşen Seyirci adlı kitabında madunun gösteri toplumundaki gerçekliğinin lengüistik-göstergesel temsiline ilişkin kafa yorarken, protest nitelikli görsel bir sergiye değinir. Başörtülü bir kadının giydiği tişörtün üzerinde şöyle bir cümle yazılıdır: “İçini doldurabileceğim boş bir kelime istiyorum…”[1] İçi türlü spekülasyonlar, olur olmaz zanlar, yıkıcı önyargılar ve güvensizliklerle kirletilmemiş, temiz, naif, masum bir kelime. Mağdurun esenlik ve adaletin dilini, dolayısıyla kendi gerçeğini talep ettiği yer burasıdır: Herkesin kendi eşsiz ve biricik dünyası için doğru boyda olduğu, kimsenin bir diğerinden daha uzun veya kısa düşmediği, anlamı türlü sapmalarla köreltilmemiş, masum, boş bir kelime… Mümkün müdür böyle bir şey? Olgusal gerçeklikten zifiri karanlık manzaralar peydahlandığı yerde dil veya lügat masum kalabilir mi? Kötülük beyanının lengüistik/göstergesel temsilinin bile az çok anlaşılır, makul bir tanımı, kabul edilebilir bir etiği ve estetiği, tepkisel bir karşılığı vardı eskiden. Şimdi ise, yok. Sözle, dille, etkili medya retoriğinin bin bir türlü numaralarıyla sarmalanıp karartılan olgusal gerçekliğin gerekli toplumsal infiali uyandırabilmesi de çok zor bu yüzden. Yine eskiden kötülük eğilimi tüm şiddetiyle ortaya çıkıp da kendini belli ettiğinde, mahiyeti, sınırları, muhtemel tesirleri hakkında iyi kötü bir fikrimiz olurdu. Şimdi ise ölesiye taraf olduğumuz kimi mühim “dava”lar belirliyor ideolojik reflekslerimizin hızını. Kötülüğün dekadanla kesiştiği kavşakta ise, manzara büsbütün silikleşiyor; görüngüler net olmadığı gibi, yürürlükteki şiddete karşı ilk elden kuşanılacak, etkili, iş görür bir stratejiden söz etmek de zorlaşıyor. Zira yeni dekadan kötülük, yol açtığı insani tahribatın boyutlarına, kırdığı onurların, incittiği ruhların, kurban ettiği yaşamların miktarına koşut biçimde ürettiği kanıksamayla, “infial yorgunluğu” diye adlandırılan bir tekinsiz hissiyata kayıtlı.[2] Kötülüğün dekadan evresinde icra edilen eylem ve söylemlerde ise, müptezele hizalı beyanatın dip dalgası yükseliyor dört bir yanda.

“Kötülüğün sıradanlığı”ndan olgusal gerçekliğin irrasyonel itkilere kurban edildiği post-truth’a, Ayfer Tunç gibi söylersek, “hayatla konuşma fırsatı”[3] da büyük ölçüde yara almış görünüyor. Hele de arada cereyan eden akla ziyan, fecaat olaylar silsilesini dikkate alacak olursak. Yakın geçmişte ifşa olunan Epstein vakası sözgelimi; dekadan şiddet ve kötülük fikrinin son zamanlardaki çokuluslu, azılı bir örneğiydi. İçini doldurabileceğimiz boş bir kelimenin hiçbir surette kifayet etmeyeceği görece küresel bir suç ortaklığı marifetiyle ifa edilmiş bir skandal oluşu, medyanın hakikati tanımlama ve çoğunlukla örtbas etme stratejisi bakımından da dikkat çekiciydi. Trump’tan Chomsky’ye, gizli anlaşmalardan veri dampingine dek uzanan geniş bir “fact and figüre” silsilesi içinde ortalığa saçılanlar, nasıl bir dünyada yaşadığımıza ilişkin de son derecede ürkütücü ipuçları verdi. Jeffrey Epstein vakası, bize bir şiddet ve cinnet tipolojisi sunmadı sadece, aynı zamanda insanlığın geldiği akıl izan dışı sadik aşamayı da mükemmelen ikaz etmiş oldu. Nitekim ortalığa saçılan ve tahammül eşiğini zorlayan eylemler (cinsel şiddetten pedofiliye, insan kaçakçılığından şantaja, diplomatik dokunulmazlığın kötüye kullanımından, çok çeşitli alanlardaki çıkar ve nüfuz ağlarına kadar birçok akıl almaz suç, şiddet, yasadışı olay, vb.) küresel elit konsensüse yönelik basit bir ifşa olayı olmayıp, sıradan bir skandaldan daha fazlasıydı. Topyekûn bir vicdan kararması ve korkunç bir dekadan örneği, nereden baksanız. Bunun bir sonraki adımı, mevcut insan tanımımızın topyekûn ilgası olurdu herhalde… Bolluğun depresyon yarattığı, ekonomik sefaletin peyderpey ahlaki kodları yerinden ettiği biliniyordu. Uzun süre geniş bir imkânlar ve lütuflar alanı üzerinde oturuyor olmanın insanı büyük bir aymazlık, rehavet ve bencilliğe sevk edip empati ve perspektif kaybına uğrattığı da… Ancak Epstein vakasıyla, adeta gitgide daha da hızlanan büyük gerilemenin Z raporu alınmış oldu. Tabii her zaman el yükseltecek bir başka melanet örneği çıkar ortaya mutlaka, o nedenle bu bir son da değil kesinlikle. Tüm bu gelişmelerin Trump’ın ikinci başkanlık döneminin yarı ciddi yarı kaçık siyasal vodviline denk gelmiş olması ise, büyük insanlık ailesinin selameti açısından kuşkusuz talihsizce…  

Tam da absürdün acıklı bir komediyle düetinin siyasal vodviline kapılıp gitmek üzereydik ki, çok geçmeden peşi sıra Amerika-İsrail-İran savaşı çıkageldi. İçini doldurabileceğimiz boş bir sözcük arayışının dikkat çekici boyutlara varan çocuk ve sivil ölümlerinin ardından birbiri ardına ve tek taraflı ilan edilen ateşkes kararlarının takvim tutmaz niteliğiyle uğradığı bozgun, yürürlükteki şiddet ve “kötülüğün şeffaflığı”na ilişkin yeni bir fikir daha vermiş oldu. Bu arada, Semud Filosu’na düzenlenen bilmem kaçıncı baskınla birlikte alevlenen Filistin dramını ve Siverek-Onikişubat hattındaki kanlı okul saldırılarını da unutmamak gerek. Gerçekten de her an yeni ve infial yorucu bir boyut kazanan kötülüğü idrakin bir sınırı yokmuş dedirtecek türden hadiseler. Vaziyet, iletişim bilimci George Gerbner’ın 90’ların sonunda “vasat dünya sendromu” diye adlandırdığı şeyden de oldukça farklı. Gerbner’ın formüle ettiği biçimiyle vasat dünya sendromu, özellikle elektronik medyanın sunduğu şiddet dolu içeriklerle izleyicinin tehlike algısını gitgide yükselterek dünyayı olduğundan daha tehlikeli bir yer olarak göstermesi anlamına geliyor. Oysa zikrettiğimiz olaylar gerçek ve dünyanın alelade bir anının alelade bir kesitini sunuyor bugün. Özellikle son ikisi, sorumsuz ebeveynlikle birlikte, yürürlükteki resmi pedagojinin kimi hayati açmazlarını da gün ışığına çıkarmış oldu. Bu sayede, “dinine ve kinine sahip çıkması” telkin edilen gençlik, bilmem kaçıncı kez güncellenip yeni muhafazakâr kodlarla taçlandırılmak suretiyle çağdaşlık dozu azaltılan ve son olarak da iki yıl önce büyük bir övünç ve milli bir gururla Yeni Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla müjdelenen erdem ve değerler eğitiminin hiçbir surette hidayet etmediği bir çıkmazın içinde buldu kendini… Çok kesin değer hükümleri içeren bir saptama olduğunun fakındayım, zira peş peşe ve aleni biçimde yangınlar, afetler, kazalar, türlü taciz ve cinayetler, onca uyarıya  rağmen bir türlü ardı arkası kesilmeyen ihmaller zinciri, vb. dramatik olaylar yüzünden hayattan koparılan gencecik canların durumunu haykırmak için akıllı uslu yorumlardan daha fazlasını yapmak gerekiyor… Ahlaki, politik ve toplumsal dekadanın yansımaları her an her yerde, her yaş ve statü düzeyinde. Biz içini doldurabileceğimiz boş, temiz bir kelime arayaduralım, birden hatırladım da; vaktiyle göğsünü gere gere “artık doktor dövebildiğimiz bir konuma geldiğimizi” haykıran o teyze de aynı patolojik özgüven ve evhamlar katarının bir başka halkasıydı sadece…

Rousseau’dan Nietzsche’ye, Spengler’dan Baudrillard’a sayısız çöküş hikâyesi anlatıldı şimdiye kadar. Hepsine ayrı ayrı eğilmemiz kuşkusuz olası değil. Ancak gerek çağının patolojik eğilimlerine yönelik takındığı ısrarcı tavır gerekse lafzının ezber bozucu atipikliği bakımından belki Baudrillard’a kısaca kulak verebiliriz burada. Düşünürün özellikle Karnaval ve Yamyam (2012) adlı kitabı modern toplumsal dünyanın çürümüşlüğünü “utanmazlık rejimi” odağında analiz etmesi bakımından önemlidir. Kitap bir yönüyle de utanma duygusunun insanın toplumsal doğasının kanıtı sayıldığı zamanlara yönelik ilençli bir ağıt niteliğindedir. Baudrillard, kitabın daha başlarında, “Ahlaki değerlerimizin (insan hakları, demokrasi), ekonomik akılcılık, gelişme, performans ve gösteri ilkelerinin küresel boyutlara varan ihracı sonucunda karşımıza karnaval ve yamyamlık özelliklerini haiz ikili bir biçimin çıktığı” saptamasını yapar.[4] Siyasetteki asıl maskaralık döneminin “Arnold Schwarzenegger’in California eyalet valiliğine seçilmesiyle birlikte”[5] başladığını belirten düşünür, temsil sisteminin çöküşünün, politik ciddiyetin, yerini sınırsız bir eğlence ve seyir kültürüne bırakmasıyla gündeme geldiğini yazar. Baudrillard’ın endişe ettiği şey, demokrasiyi ve siyasal temsil sistemini karikatürize etmek suretiyle “küresel boyutlara ulaşmış bir maskaralığa” eşlik eden gücün “içinden geçtiği evrelerin yeniden düşünülmesi gerektiği”dir. [6] Baudrillard’ın söz konusu maskaralığa yönelik özeleştirisi ise oldukça serttir: “Bize özgü potlaç” diye yazar, “liyakate önem verilmeyen, terbiyesizlik, müstehcenlik, alçaklık, iğrençlikten ibaret bir şeydir. Bizim [batılı] kültürümüz artık bundan ibaret bir şey olup açık artırmaya çıkartılmıştır.”[7] Kitabın “Karnından Konuşan Kötülük” başlıklı bölümünde ise, güce dayalı üstünlük biçiminin kültürel alanda ihdas ettiği değer ve ilkelerin kritiğini yapan düşünür, iyi ve kötü kavramlarına farklı açılımlar getirmeyi önerir. Baudrillard’a göre, “meteorolojik” evresindeki insanlığın niyet ve eylemlerini isabetle tanımlayabilmek için “içinde yaşanılan dünyayla giderek daha çok kesilen irtibatımız” ve “ötekinin ortadan kaybolması” üzerine kafa yormamız gerekir.[8] Baudrillard’ın mutlak iyilik düşüncesinin yaygın kötülük ve felaket koşulları tarafından ortadan kaldırıldığına dair söyledikleri, çok abartılı gelebilir bazılarımıza. Ancak dünyanın dört bir yanındaki savaş ve çatışmaların, her geçen gün aldığı canların sayısı daha da artan genç ve ergen zorbalığının, sıklığı ve yoğunluğu yüzünden artık neredeyse şaşırma duygumuzu yitirmemize neden olan gündelik ve alelade kötülüklerle dolu korkunç istatistiklerin ve bu faciaların tümünden doğan kanıksama, merhamet ve infial yorgunluklarının da pek iç açıcı şeyler söylediği iddia edilemez ne yazık ki…

Peki manidar bir zaruretten ötürü içini kendi gerçeğimizle doldurma ihtiyacı hissettiğimiz boş bir kelime arayışı kötülüğün infial yorgunluğuna evrilmiş bu yeni evresinde beyhude bir çabayı veya hayali mi karşılıyor tam olarak? Yoksa umutlu ve iyimser bir direnci mümkün kılacak başka bir ihtimal veya ihtimaller de var mı? Çare gerçekten tükenmiş midir? Edebiyat ve düşüncenin lafzı ne salık veriyor veya nasıl bir direnç öneriyor bu konuda? İçteki derin çatlak ve kırgınlığı neyle onarıyor, ona bakalım şimdi.

Bu yılın başlarında Ayfer Tunç’la medyascopetv’de yapılan söyleşinin ana içeriği aşağı yukarı son yılların medeni kötülüklerine ve sosyokültürel dekadanına ilişkin yakıcı saptamalarla doluydu.[9] Tunç, söz konusu söyleşide; yarın fikrinin elimizden alınışından, akademideki erkek düzeninin yıkıcılığına; değerlerin sapır sapır dökülüşünden, ideallerin çöküşüne; lümpenleşmenin başını alıp gidişinden, vasatın yaygınlığına; entelektüalizm yatırımının iflasının simgesi olan kimi edebi karakterlerden, her dakika depresyonun kucağında oturan eğitimli orta sınıf dramına; anneannelerin alışıldık huzursuzluğundan elli yaş sonrasına ertelenmiş bezginliğin televizyon seyircisi kılığındaki kurbanlarına; Trump müptezelliğinden politik gevezeliğe, Osman’dan Şehnaz’a dek dikkati geniş bir alana yayan kuşatıcılığıyla, içeriği hayli yoğun bir konuşmaydı… Tek motivasyonu daha fazla para kazanıp daha çok tüketmek olan bir insanlığa dair aslında çok iyi bildiğimiz, tekrar edildiğinde yaşanan hüznü daha da katmerleştiren garabetler öbeği…  Her ne kadar Tunç’un lafzında kolektif iyiliğe olan inancı geri getiren bir şeyler olsa da, bu onu dinlemeyi çekici kılan asıl şey olsa da, kendimizi ne kadar zorlarsak zorlayalım, çizdiği ve halen içinde soluklandığımız toplumsal iklimin umut edilebilir niteliği konusunda ciddi sorular barındırıyor içinde. Yarınsız bir hayatın, artık üniversiteyi taşıyamaz hale gelmiş bir yüzyılın, anlaması, dinlemesi, düşünmesi gerilemiş bir insanlığın gelecekte nasıl bir şeye dönüşebileceğine ilişkin durmadan uğursuz bir sezgiyle karanlık açılımlar mayalayıp duran olaylar silsilesi yeni olası dramlara yataklık etmeyi sürdürüyor gibi.

Tunç’un, gitgide çekilmez hale gelen, kötücül bir dünya gerçekliğine ilişkin kaygılarını Tolstoy’un İtiraf adlı kitabının içeriği bağlamında değerlendirmek orta yol bir çıkış sunabilir belki. Tolstoy da, özellikle yaşamının sonlarına doğru, iyilik-kötülük, melanet-fazilet karşıtlığının sınır boylarını enine boyuna yoklamış birisidir. Yazar, hayatı topyekûn sorgulayıp kendi ruhsal evrenini temize çekme isteği duyduğu bir dönemde, çağının değişen inançlarının ve eğilimlerinin iç dünyasında yarattığı çalkantıları gözler önüne serer. Tolstoy, düşünceyle eylem koşutluğunu doğruluğun biricik mesnedi yapmaya kendini inandırmış bir moralist yazar olarak, özellikle adı geçen kitabında kuramsal bilginin ödevinden söz ettiği bölümde, “nedenini sorgulamadan yaşamın özünü kabul etmek”[10] gibi bir şeyden dem vurur. Yani yaşamın hakikatini pratiklerin değişken güvenilmezliğiyle açıklamaya kalkışan aklın korkunç aymazlığından... “Kendini maddi olguların nedensellik bağı”na hasretmiş olan deneysel bilime de fazladan bir değer atfetmemek gerektiğinden neredeyse emin gibidir. Peki bu durumda hayatı idrak etmemizi sağlayacak doğru yöntem ne olmalıdır? Tolstoy’a göre, deneysel olanın değişkenliğinden ancak kuramsal tefekkürün afakiliğine doğru bir salınımla (sözgelimi Süleyman meselinin “yaşam boş, her şey boşuna” çıkarımının tek hakikat değeri kazandığı bir sorgulamayla) kurtulabiliriz. Burada sözü edilen afakilik, mahsurlu dünyevi pratiğe karşılık geliyor tam olarak. Tolstoy, elbette Baudrillard’ın mutlak iyiliğin yokluğu önermesini peşinen kabul edebilecek birisi değildir; o nedenle, çareyi çok geçmeden “İçimde büyümenin durduğu bir zaman geldi”[11] saptamasında karşılığını bulacak olan agnostik bir açmaza demirlemekte bulur. Yani kötülük dışımızdaysa, yani “dünyadaki biz”in eseriyse, onu içsel, insiyaki, kökensel bir iyilik güdüsüyle, başka bir deyişle, benliğimizde kayıtlı bulunan bir tür yaradılış bilgisiyle alt edebileceğimiz yargısından medet umar. Böyle düşünmesine neden olan temel gerekçe ise şudur: “Bedenin yaşamı kötülük ve yalanlarla dolu... Yok oluşsa arınmayla…”[12] Bu bakışa göre, yaşam da doğal olarak haz ve suçluluğun, yanılsamalı vizyonlar ile “keyifle yok oluşun” esenliği arasında gidip gelmelerden başka bir şey değildir. Haliyle, hayata tutkuyla bağlı olmanın dirençsiz zaaflarıyla, sarsılmaz bir iradenin duyguları dizginleyici gücü arasında bir denge tutturabilmek de oldukça zordur bu ikilemde. Tolstoy, eserinin sonunda asıl kurtarıcı hamleyi yaparak, cesur ve anlamlı bir keşifte bulunur: Varsıl çevrelerin, diğer yarının yaşamına yönelik kayıtsızlığının tiksindirici yanını olabildiğince törpülemek! Bu, aynı zamanda Tolstoy’un etrafımızdaki kötülük ve dekadanı, zayıflar lehine sınırlayacak bir strateji olarak da okunabilir pekâlâ. Yazarın, Samara ilindeki altı bin desyatinalık toprağın ve üç yüz baş atın bakıldığı, üstelik hiçbir emek vermeden kendiliğinden büyüyüp genişleyen bir mülkün yükü altında ezilen yüreğiyle cesurca karşılaştığı an da yine bu andır… İyi bir insan olarak varlığının asıl ruhsal doğumu ya da uyanışı da bu yükün ağırlığından kurtulmaya karar verdiği, yani kuvveden fiile geçtiği zaman başlar zaten… Yani kendini Tunç’un sözünü ettiği “sorunlu dünyasallığın eşiğinde” bulduğu ve bizatihi bu sorunlu dünyanın bir parçası olarak gördüğü zaman… Tolstoy, sonunda veraset feragatinden daha fazlasını yapıp, ailesinden ve evinden de vazgeçer. Bu da onu katıksız bir aylak, bir ermiş, kararlı bir anarşist, siyasal tarihin ilk sivil itaatsizlik havarilerinden birisi yapar. Bu tarihi kararın son derece talihli bir yan ürünü de içini kendisinin doldurabileceği büyük bir kelimenin müstağni müellifi olma fırsatı bulması; bir başka deyişle, kendi varsıl yaşamına içkin kötülükle yüzleşmesini sağlayan gecikmiş ama umut verici erginleşme hikâyesiyle insanlığa verdiği erdemli derstir kuşkusuz.

Gelgelelim, Tolstoy’un bireysel sahiplik güdüsünü törpüleme önerisinin haklılığını yaklaşık bir buçuk asır sonra bile sekteye uğratmayı sürdüren kültür endüstrisinin “film çekimine” dair de bir şeyler söylemeli. Dünyaya “aşağıdan” bakan insanların, kendileri gibi aşağıda yaşayan benzerlerini hırpalamak, hatta öldürmek pahasına hayatta kalmaya çalışan, dolayısıyla geçim ekonomisini kana bulayan tartışmalı gerekçesiyle, Kim ailesinin son derecede rahatsız edici dramına odaklanan Parazit filminden (Bong Joon-ho, 2019), karakterlerin yoksul yaşamlarından kurtulmak için bir dizi ahlaki ikilemle baş başa kalmak suretiyle şiddet ve kâbus dolu bir dizi sınavdan geçtikleri vahşi bir yarışmayı odağa alan Squid Game dizisine (Hwang Dong-hyuk, 2021/2025); erdemli tavırlardan yoksun bir borsacının türlü manipülasyonlarla “daha fazlası” için verdiği vahşi kapitalist mücadeleyi devasa servetiyle taçlandırma hikâyesini kutsayan Martin Scorsese imzalı Para Avcısı’ndan (2013); aynı şekilde, maddi zenginlik arayışını iş için verilen vahşi rekabete tercüme eden, ekonomik bölüşüm yasasına bir dizi cinai eylemle fazladan level atlatan, “rakiplerden onları öldürerek kurtul!” telkiniyle, yaşama öldürerek azmettirme hadisesi niteliğindeki Park Chan-wook imzalı No Other Choice filmine (2025) kadar birçok yapım, yürürlükteki kötülük ve faciaları meşru kılacak fikirsel kalıbı döker.

Adaletsizliğin hüküm sürdüğü, mağdurun hak ihlalinin hiçbir hayrete neden olmadığı yerde, bir zamanların gazetecilik diliyle söylersek; “aslolan manşetse, tekzip teferruattır!” diyerek, her mevcut musibetin nedenini medyanın algı yönetimine havale ederek çıkabiliriz işin içinden pekâlâ. Ya da Gramsci gibi, “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” deyip direnci ve dayanışmayı kendimize bayrak yapmayı sürdürerek mücadeleye devam edebiliriz kaldığımız yerden, “iyimser olmayan” bir umutla. Kuşkusuz ikisi arasında yapacağımız tercih, kim veya ne olduğumuzun veya meselenin hangi tarafında yer aldığımızın da teyidi olacak, tıpkı daha önce olduğu ve bundan sonra da olmaya devam edeceği gibi… Üçüncü bir konumlanma mı? Kötülüğün icracısı olmak veya onun karşısında yer almak dışında, aldırış etmemenin ölümcül ve duyuları uyuşturan tuzağına düşmek anlamında çok kötü bir şey olurdu hiç kuşkusuz. Tıpkı Tolstoy’un yukarıda adı zikredilen kitabında, sayfalar boyu refere ettiği “bozkırda azgın bir canavara yakalanmış bir adamın öyküsünü anlatan”[13] o doğu masalında olduğu gibi. Söz konusu masalda, bir yanda kuyunun dibinde ağzını açmış bekleyen bir ejderha, yukarıda ürkünç kükreyişleriyle tehditkâr bir canavar olduğu halde, kahramanımız cılız bir çalının köklerine tutunmuş halde beyhude biçimde tırmanmaya çalışmaktadır muhayyel bir duvara… Peki masalın sonunda ne mi olmaktadır? Adam başını kaldırıp da yukarıya doğru baktığında her iki çaresiz durumdan da daha çaresiz bir manzara ile karşılaşır sonunda: biri siyah diğeri beyaz iki fare, tutunduğu çalının köklerini kıyasıya kemirirken, o başının üzerindeki bir kovandan aşağıya damlayan bal damlalarını yalamayı sürdürmektedir…


[1] Jacques Rancière, Özgürleşen Seyirci, çev. E. Burak Şaman, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s. 66.

[2] Barış Özkul, Düşüncenin Uğursuz Keder, İletişim Yayınları, İstanbul, 2024, s. 95.

[3] Ayfer Tunç, Suzan Defter, Can Yayınları, İstanbul, 2019, s. 110.

[4] Jean Baudrillard, Karnaval ve Yamyam, çev. Oğuz Adanır, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2012, s. 6.

[5] A.g.e.., s. 15.

[6] A.g.e., s. 17.

[7] A.g.e.., s.18.

[8] A.g.e.., s.30-31.

[9] “Ayfer Tunç anlatıyor: Akademinin çöküşü, aşkın erozyonu ve kadının bitmeyen yükü”, https://www.youtube.com/watch?v=vjhk9WEVOLg, 24 Ocak 2026.

[10]  Lev Tolstoy, İtiraf, çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2025, s. 30.

[11] A.g.e.., s .27.

[12] A.g.e.., s. 40.

[13] A.g.e.., s. 43.