Bir Ütopya değil Perspektif olarak Sosyalizm

Siyasetçiler ve gazeteciler, neredeyse takıntılı bir ısrarla uzun zamandır herkese aynı soruyu yöneltiyorlar: “Geleceğe dair tasavvurunuz nedir?” Bu soru yalnızca politik sol içindekilere değil, müttefiklere, benzer görüşleri paylaşanlara ve muhaliflere de sık sık soruluyor. 2000’lerin başında, Rusya’nın geleceği üzerine hazırlanmış pahalı raporlardan birinin daha sunulduğu resmî bir etkinliğe katıldığımı hatırlıyorum. Raporda, ülkenin 2020 yılına gelindiğinde nasıl bir görünüme sahip olacağı anlatılıyordu. 2020 gerçeğinin bu sunumla uzaktan yakından ilgisi olmadığını söylemeye gerek bile yok.

Bu tür raporların sorunu genellikle yazarların uydurdukları şeylerde değildir. Asıl sorun, bir projenin hazırlanmasıyla hayata geçirilmesi arasında öngörülen sürenin gülünç derecede kısa tutulmasıdır. Tahminlerini 2050’ye, hatta daha iyisi 2100’e ertelemiş olsalardı bu mahcubiyetten kurtulabilirlerdi. Hedeflenen tarih geldiğinde, raporun içeriğini, hatta böyle bir raporun varlığını hatırlayacak kimse hayatta kalmamış olurdu.

Erken modern dönemin ütopyacı yazarları bu bakımdan daha ileri görüşlüydü. İdeal toplumlarını uzak, hayalî bir adaya, hatta Ay’a yerleştirirlerdi. Thomas More’un türettiği “ütopya” kelimesi de buradan gelir: Var olmayan yer. Ben şunu da eklerdim: Asla var olmayacak yer.

Ütopyalar Yerine Gelecek Üzerine Düşünmek

Bu, gelecek üzerine düşünmeyi bırakmamız gerektiği anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Geleceği hesaba katarak hareket etme, yıllar ve hatta kimi zaman on yıllar sonrasını planlama yeteneği insan uygarlığının varlığı açısından temel önemdedir. Fakat mesele nasıl düşündüğümüz ve kendimize hangi hedefleri koyduğumuzdur.

“Peki sizin alternatifiniz ne?”

Siyasi sola sürekli yöneltilen itiraz budur: “Modern kapitalizme eleştiriniz oldukça ikna edici, peki sizin alternatifiniz ne?” Bu haklı bir sorudur. Ne var ki yoldaşlarımızın çoğunun verdiği cevap yöntem bakımından sorunludur. Alternatif, kapitalist olmayan bir cennette güzel bir hayatın tasviri değil, bugünün sorunlarına yönelik somut ve birbiriyle bağlantılı çözümler bütünü olmalıdır.

Alternatif, sosyalizmde güzel bir hayatın tasviri değil, kapitalizmin sorunlarına yönelik somut önerilerdir.

Bu, iki nedenle özellikle önemlidir.

Birincisi, gelecek burada ve şimdi gerçekleştirilen pratik dönüşümlerden doğacaktır. Örneğin herkes için özgürlük adına sıkı bir sansür uygulamaya karar verirsek ortaya çıkacak sonuç, vaat ettiğimiz şeye pek benzemeyecektir.

İkincisi, “şimdi” ile “sonra” arasında açık ve doğrudan bir bağ olmazsa, harika bir gelecek hayali bugün tamamen ilkesiz oportünistler gibi davranmaktan bizi alıkoyamaz. Marx ve Engels’in ütopyacı düşünceye yönelik eleştirilerinde haklı olmalarının nedeni tam da budur. Bize gereken şey bir gelecek vizyonu değil, güncel sorunların çözümünü dayandıracağımız ilkeler bütünüdür.

Bu nedenle işe mevcut sosyoekonomik düzenin eleştirisiyle, onun temel çelişkilerini ve sorunlarını saptamakla başlamalıyız. Bunları aştığımızda, fiilen yeni bir toplum yaratmış olacağız. Her şeyden önce, kapitalizm içinde bugün önerilen çözümlerin neden işlemediğini ya da beklenen şekilde işlemediğini anlamak önemlidir.

Bugün tanık olduğumuz şey yalnızca bir krizler dizisi değil, bütün bir ekonomik sistemin krizidir. Bu krizler hep birlikte sistemik bir nitelik kazanıyor. Büyüyen bu sorunları çözmeyi amaçlayan çok sayıdaki ılımlı reform girişimi ise durumu daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

Ekolojik krizi, finansal çalkantıları, çoğu zaman eşitsizlik meselesine indirgenen derinleşen toplumsal uçurumları ya da çatışmaların kaygı verici biçimde artışını kimse inkâr etmiyor. Fakat bütün bu olguların birbirine bağlı olduğunu ve herhangi bir çözümün ancak ekonomi ile toplumun kapsamlı biçimde dönüştürülmesiyle bulunabileceğini kabul etmek hayati önemde.

Buradan iki temel sonuç çıkıyor: 1) İktidar ve mülkiyet ilişkilerini etkileyen yapısal değişiklikler gereklidir. 2) Demokratik planlama kurumlarının geliştirilmesi zorunludur.

Demokratik planlama kurumları, ekonomik yapıyı yalnızca çoğunluğun çıkarları doğrultusunda değil, insanlığın gelişimi adına da eşgüdümlü biçimde ve bir amaç doğrultusunda dönüştürmeyi ve biçimlendirmeyi mümkün kılacak; demokratik planlamayla, ekonomi insanlığın gelişimi doğrultusunda örgütlenecektir.

Ne yazık ki bu son nokta kritik önemdedir çünkü kısa vadeli çıkarlar çoğu zaman uzun vadeli perspektiflerle çatışır. Bu yalnızca ekolojik krizlerde değil, piyasa döngülerinde de açıkça görülür: Hisse senedi fiyatlarındaki hızlı yükseliş, kaçınılmaz ekonomik çöküşün zeminini hazırlar. Fakat burada ancak pratikte çözülebilecek temel bir sorunla karşılaşırız: Kitlelerin dar anlamda kavranan anlık çıkarlarının ötesine, onların demokratik özgürlüklerini feda etmeden ya da temelde doğru ve nesnel olarak çoktan gerekli hale gelmiş politikalara karşı çıkma haklarını tartışmalı kılmadan nasıl geçebiliriz? Sosyalizmin temel çelişkisi bir anlamda budur.

Ekonomik Demokrasi

Ota Šik, klasik eseri Sosyalizmde Plan ve Piyasa’da özel mülkiyetin kaldırılmasının bireyler ve toplumsal gruplar arasındaki çıkar farklılıklarını ortadan kaldırmadığını belirtir. Kapitalist piyasa bu farklılıkların düzenlenmesini sağlar fakat bunu herhangi bir toplumsal optimuma göre değil, güç, gelir ve mülkiyet dengesine göre yapar. Modern toplumun yalnızca toplumsal ve sınıfsal olanlarla sınırlı kalmayan keskin çelişkilerle parçalanmış olması, tam da bu yüzden farklı bir mekanizmaya duyulan ihtiyacı acilleştiriyor. Daha da kötüsü, klasik piyasa mekanizması artık işlemiyor. Bu durum, liberterlerin iddia edeceği gibi sorumsuz solcuların ya da açgözlü şirket elitlerinin piyasanın “normal” işleyişine müdahalesinin sonucu değildir; sermayenin yoğunlaşmasının ve araştırma maliyetlerinin artmasının sonucudur. Bunlar, serbest ve eşit rekabeti bir ütopyaya dönüştürmüştür.

Serbest rekabet artık yoktur. Toplumdaki farklı grupların çıkarlarını uzlaştırmak için yeni bir mekanizmaya ihtiyaç vardır.

Singapurlu iktisatçı Martin Khor, Adam Smith’in tarif ettiği ideal rekabet modelinin ancak tek bir piyasada yüzlerce bağımsız üretici faaliyet gösterdiğinde ve bunlar yalnızca efektif talep tarafından belirlenen fiyatlara tepki verdiğinde işlediğini göstermiştir. Üreticilerin sayısı birkaç düzineye düştüğünde mekanizma bozulmaya başlıyor. Sayı onun altına indiğinde ise üreticiler tüketiciden çok birbirlerine yönelmeye başlıyor ve doğrudan bir eşgüdüm olmasa bile fiilen kartel benzeri bir düzen oluşturuyorlar. Buna kimi zaman “Khor teoremi” ya da “oligopolistik piyasa kuralı” deniyor.

Tekellere yönelik liberter eleştiriler, elbette sorunun çözümü olarak büyük şirketlerin parçalanmasını önerecektir. Fakat bu, ekonomik ilerlemenin temelinde yer alan sermaye ve teknoloji yoğunlaşması sürecini tersine çevirmek, aynı zamanda araştırma ve geliştirme için ayrılan kaynakları azaltmak anlamına gelir. Bunu telafi etmenin tek yolu, araştırma ve yatırımda devletin rolünü artırmak olurdu; bu da liberterler ve liberaller için aynı ölçüde kabul edilemezdir. Mevcut durumdan tek bir çıkış yolu vardır: En büyük şirketlerin toplumsallaştırılmasına dayanan ekonomik demokrasi.

Bu tür meydan okumalara gerçek yanıt, en büyük şirketlerin toplumsallaştırılmasına, bilgi şeffaflığına ve farklı ekonomik aktörlerin çabalarının bütünleştirilmesine dayalı bir ekonomik demokrasi mekanizması yaratmaktır. Bu, piyasanın kaldırılması anlamına gelmez, fakat John Keynes’in de işaret ettiği gibi, yatırımın topluma karşı sorumlu demokratik temsil organlarının denetimiyle toplumsallaştırılmasını gerektirir.

Bu görev ancak pratikte gerçekleştirilebilir: Çatışmalar ve anlaşmazlıklar kaçınılmazdır; demokrasiyi çelişkilerin dinamik biçimde çözülmesi için zorunlu bir mekanizma haline getiren de tam budur. Bu demokrasi, parlamentarizmin özelliklerini koruyacak mıdır? Büyük olasılıkla yalnızca kısmen. Geleneksel prosedürlerin, karar alma süreçlerine paydaşların katılımının yeni biçimleriyle pekiştirilmesi gerekecektir. Bunun bir örneği, Brezilya’nın Porto Alegre kentinde kent sakinlerinin katılımcı bütçeleme yoluyla şehir planlamasına dahil edilmesidir.

Doğrudan ekonomik demokrasinin örnekleri halihazırda vardır. Bunlardan biri Brezilya’daki Porto Alegre’dir.

Öyle ya da böyle, mevcut siyasi kurumları –partileri, sendikaları ve yurttaş örgütlerini– ortadan kaldırmadan çok-düzeyli eşgüdüm mekanizmaları geliştirmeye ihtiyaç duyulacaktır. Bir başka nokta da, zaman içinde ekonomik, toplumsal ve çevresel eşgüdüm sistemlerine entegre edilmiş sektörel ya da yerel özyönetim organlarının parlamentodan daha önemli bir rol oynayabilecek olmasıdır.

Böyle bir sistem fazla karmaşık mı olacaktır? Bunu ancak pratik gösterebilir. Fakat şimdiden, Sovyet idari planlama sisteminden ya da bugünün gelişmiş kapitalist ekonomilerine özgü piyasa-şirket-bürokrasi eşgüdümünden daha karmaşık olmayacağını varsaymak için nedenler vardır.

Mülkiyetin toplumsallaştırılmasının kapsamı koşullara bağlı olarak önemli ölçüde değişebilir.

Sermaye yoğunlaşması, küresel bütünleşme, demokratik gelenekler ve en az bunlar kadar önemli olmak üzere farklı toplumlardaki siyasi ve sınıfsal güç dengeleri dikkate alındığında, mülkiyetin toplumsallaştırılmasının ölçeği, biçimleri ve derinliği yerel koşullara göre önemli ölçüde değişecektir. Bu nedenle aşağıdaki tartışma, Rusya bağlamında nelerin yapılabileceğine odaklanacaktır. Yine de küresel düzeyde bazı genel eğilimler saptanabilir.

Genel ilkeler şunlardır:

Araştırmayı, üretimi ve çevrimiçi platformları toplumsallaştırmak;

Yalnızca devlet sektörünü değil, özel girişimle işbirliği biçimlerini de geliştirmek;

Toplumsallaştırılmış mülkiyetin sağladığı faydaların kolektif kullanımını güvence altına almak.

İlk olarak bu, bugün büyük şirketlerin denetiminde bulunan araştırma ve üretimin, ayrıca ekonomik faaliyetin önemli bir bölümünün yürütüldüğü platformların toplumsallaştırılmasıyla ilgilidir. Nick Srnicek ve Yanis Varoufaki bu konuda ikna edici argümanlar geliştirmiştir. Toplumsallaştırma biçimleri de farklılık gösterebilir: Siyasal, ekonomik ve toplumsal bağlama göre satın alma, varlıkların yeniden dağıtımı, iflas prosedürleri ve kamulaştırma gibi yollar söz konusu olabilir.

İkinci olarak bu, Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi bütün üretim ve mübadelenin devletleştirilmesi anlamına gelmez. Sovyetler Birliği’nin Doğu Bloku’ndaki müttefikleri bile özel müteşebbisliğe belli ölçüde özgürlük tanımış, bu müteşebbislik belirli bir başarıyla gelişerek bürokratik planlamanın darboğazlarını telafi etmeye yardımcı olmuştur. Ekonomi “karma” olacaktır fakat neyin neyle ve hangi oranlarda bir araya geleceği pratik siyasetin konusudur.

Ekonomi “karma” olacaktır fakat bu “karışım”ın bileşimi pratik siyasetin konusudur.

Üçüncü olarak, günümüz koşullarında toplumsallaştırılmış üretimin gelişimi kolektif tüketimden ayrı düşünülemez. Çok sayıda kullanıcıyı bütünleştiren enerji ağları, toplu taşıma, mallara ve bilgiye erişimi sağlayan platformlar… bütün bunlar zaten bugün mevcuttur. İnternet sayesinde büyük ölçüde hâkim hale gelen bu pratikler, kolektif altyapıyı bütünleştirip geliştirirken yaslanmamız gereken pratiklerin ta kendisidir; bu altyapı içinde söz konusu sistemler birbirine sıkı ve verimli biçimde bağlanmaktadır. İnternet özel işletmeyle ve bireysel tüketimle kusursuz biçimde uyumludur fakat şirketleşmiş piyasa ile şimdiden çatışma halindedir.

Bazı genel ilkeleri ortaya koyduktan sonra, açıkça değişime ihtiyaç duyan Rus ekonomisini ve toplumunu dönüştürmeye yönelik birtakım önlemler önerebiliriz.

Kamu Sektörü

Hangi Şirketler Kamulaştırılmalı?

Marx, üretimin toplumsal karakteri ile özel mülk edinme arasındaki çelişkiden söz ettiğinde, üretimin toplumun doğrudan denetimi altında gelişmesi gerektiği sonucuna varmıştı. Bu çelişkinin özel mülkiyeti sorgulamadan çözülemeyeceği açıktır. Bununla birlikte, stratejik kalkınma görevlerini yerine getirebilecek bir kamu sektörü inşa etmenin gelişigüzel bir devletleştirme gerektirmediği de şimdiden açıktır. Belirli bir sektör, sanayi dalı ya da şirket ulusal ve küresel düzeyde ortak ihtiyaçlara ne kadar hizmet ediyorsa, toplumsallaştırılmasına duyulan ihtiyacın da o kadar büyük olduğu varsayılabilir.

Kapitalizmin temel çelişkisi, özel mülkiyet sistemini sorgulamadan çözülemez.

Rusya bağlamında şu sektörler öne çıkmaktadır: Ulaştırma altyapısı, savunma işletmeleri, stratejik sivil makine sanayisi –öncelikle ulaşım araçları–, madencilik, enerji, büyük bankalar, metalürji, ormancılık ve su yönetimi.

Dikkatli bir okur, bunların tam da Rusya’nın sözde kamu şirketlerinin faaliyet gösterdiği sektörler olduğunu hemen fark edecektir. Fakat mesele de tam olarak budur: Gerçekte bu şirketler, terimin burjuva anlamında bile devlete ait değildir. Bunlar, önemli ölçüde devlet katılımı bulunan özel anonim şirketlerdir.

Rusya’daki devlet şirketleri esasen devlet katılımına tabi sıradan anonim şirketlerdir.

Oysa Marx haklı olarak mülkiyetin bir toplumsal ilişki olduğunu vurgulamıştı. Devletin hisse satın alması, mülkiyet ilişkilerini ya da üretim ilişkilerini değiştirmez. Ancak bir emsal yaratır –her zaman olumlu bir emsal de değildir bu– ve kaynakların yeniden dağıtımı için fırsatlar açar; bu yeniden dağıtım, genellikle oligarşik iş yapıları içindeki ayrıcalıklı bir grubun lehine gerçekleşir.

Modern toplumda kaynaklar esas olarak piyasa dışı yollarla yeniden dağıtılır.

Gelişmiş modern bir ekonomide kaçınılmaz olan kaynakların yeniden dağıtımı, uzun zamandır öncelikle piyasa dışı mekanizmalar aracılığıyla yürütülmektedir, fakat bu hâlâ son derece karmaşık, maliyetli ve yolsuzluğa açık bir süreçtir. Özel mülkiyetin ve özel çıkarın hâkim olduğu bir sistemde bu şaşırtıcı değildir. 20. yüzyılın sonlarında yaygınlaştırılan ve çokça övülen kamu-özel ortaklığı ilkeleri, esasen yolsuzluğu meşrulaştırma mekanizmalarıdır; bunun Rusya’da, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Hindistan’da ya da Batı Avrupa’da gerçekleşmesi fark etmez.

Bir şirket devlet desteği olmadan faaliyet gösteremiyorsa kamu sektörüne devredilmelidir.

Kamu sektörü ile özel sektör yalnızca piyasa aracılığıyla etkileşime girmelidir. Bu noktada insan liberterlerle el sıkışabilir: Piyasa ise piyasa. Fakat bir şirket devlet desteği olmadan faaliyet gösteremiyorsa ya da toplumsal bakımdan yararlı bir işlevi bu destek olmadan yerine getiremiyorsa kamu sektörüne devredilmelidir.

Pratikte kamu yararı, çevresel, toplumsal ve diğer nesnel gerekliliklerle birlikte elbette sağlanmaktadır, fakat bu büyük ölçüde işletmelere kesilen cezalar yoluyla olmaktadır. Oysa kamu sektörü kâr maksimizasyonuna değil, toplumsal sorunların çözümüne yönelmelidir. Bu, zararına çalışması gerektiği anlamına gelmez, fakat kâr arayışı ile mali sürdürülebilirliği sağlamak kesinlikle aynı şey değildir. Bu nedenle kâr, kamu işletmelerinin başarısının temel ölçütü, hele tek ölçütü olamaz ve olmamalıdır.

Dijital çağda açık ve şeffaf çevrimiçi platformlar yaratmaya ihtiyaç olduğu açıktır. Ekonomik karar alma süreçlerinin yerelleştirilmesi ise kamu sektörü faaliyetlerinin farklı biçim ve düzeylerde gelişmesini mümkün kılacaktır. Örneğin konut ve kamu hizmetleri büyük olasılıkla belediye yetkililerinin ve yerel özyönetimin denetimi altına girecektir.

Avrupa, yalnızca kâr güdüsüyle hareket etmeyen, aynı zamanda toplumsal sorunları da çözen kamu şirketlerinin örneklerini sunar.

Burada son yirmi-otuz yılın Batı Avrupa deneyimini hatırlamak gerekiyor. Avusturya’da bölgesel yönetimler bazı federal eyaletlerde inşaat şirketleri kurmuş, bu şirketlerin piyasa rekabeti çerçevesindeki faaliyetleri konut fiyatlarının düşmesine yol açmıştır. Bir başka örnek, 1990’larda kurulan tanınmış Finlandiya şirketi Sitra’dır. Sitra, yalnızca kâr elde etmekle değil, çeşitli bölgelerde istihdam yaratmak, ekonominin teknolojik düzeyini yükseltmek, kadınların istihdamını güvence altına almak ve benzeri görevlerle de yükümlü, devlet destekli bir risk sermayesi fonu olarak faaliyet göstermiştir. Sitra’nın 20. yüzyılın sonlarındaki dikkat çekici başarısı, Finlandiya’yı Avrupa’da teknolojik gelişmenin ön saflarına taşımıştır.

Kamu Sektöründe Yönetim

Kamu sektöründeki yönetim, kapitalist yönetimin klasik biçimlerinden nasıl farklı olacaktır? Başlangıç noktalarından biri, modern ekonomide “turkuaz örgütler” olarak adlandırılan, hiyerarşinin asgariye indirildiği ve çalışanların karar alma süreçlerine aktif biçimde katıldığı mevcut deneyim olabilir. Ne var ki özel sektörde bu tür örgütler er ya da geç hissedar-maliklerin çıkarları ile çalışanların çıkarları arasındaki çatışmayla karşılaşır. Kamu sektöründe bu çelişki ortadan kalkacaktır. Bu, yeni çelişkilerin doğmayacağı anlamına gelmez; daha ziyade, bu çelişkileri çözmek için demokratik prosedürlerin yaratılması gerektiği anlamına gelir.

Daha yüksek bir düzeyde, demokratik yönetim biçimlerinden biri sektörel kongreler olabilir. Bu kongrelerde uzmanlar mevcut sorunları kolektif biçimde tartışır, devletin değerlendirmesine sunulmak üzere örgütsel ve kadrosal çözümler önerirler. Öğretmenlerin, ziraatçıların ve mühendislerin düzenlediği bu tür kongreler Rusya’da 1917 Şubat Devrimi’nden sonra ortaya çıkmaya başlamıştı, fakat bu uygulama daha fazla gelişemedi. İç savaş, meslek kongreleri için pek uygun bir zaman değildir. Bugün ise bu modele yeni bir düzeyde dönmek tamamen mümkündür.

İşletmelerin ve sektörlerin özyönetime hazır olma derecelerinin farklılık gösterdiği açıktır. Dahası, bazı aşikâr nedenlerle bütün meseleler bu düzeyde çözülemez. Demokratik olarak seçilmiş temsilî makamların denetimi altında faaliyet gösteren merkezi planlama ve yönetim organları, kalkınma önceliklerini belirlemelidir. Bu öncelikler bugün ana hatlarıyla zaten görülebilmektedir.

Öncelikler

On yıllardır uluslararası forumlarda gezegeni ekolojik felaketten koruma ihtiyacı üzerine etkileyici belgeler yayımlanıyor; bunlara insan hayatının değeri, kültür ve eğitimin önemi, daha insani ve konforlu yaşam koşullarının yaratılması üzerine konuşmalar eşlik ediyor. Ne var ki çevremizdeki gerçeklik bütün bunlarla açıkça çelişiyor.

Çevresel girişimler piyasa ekonomisine yabancıdır, çünkü kâr maksimizasyonuna yol açmazlar.

Sorun şu ki, çeşitli çevresel ve hümanist talepler, deyim yerindeyse, piyasa-şirket ekonomisi sistemine dışarıdan monte edilmektedir; bu talepler sisteme dışsal ve yabancı unsurlar gibi görünüyor. Özel şirketlerin nesnel olarak tabi olduğu genel mantığı –kâr maksimizasyonu ve sermaye birikimi mantığını– etkilemeden, teşvikler ya da cezalar yoluyla dışarıdan işlemeleri bekleniyor.

Oysa burada temel önemde olan şey başlangıçtaki amaçtır: Bir örgütün ne için kurulduğu ve hangi ölçütlere göre yapılandırıldığı. Zaten üniversitelerin, orduların ve bilim akademilerinin kapitalizm içinde ve kendi ellerinde önemli kaynaklar olmasına rağmen tam anlamıyla burjuva kurumlara dönüşmemelerinin, ancak kısmen burjuvalaştırılmalarının nedeni de budur.

Demokratik planlama yalnızca kendi önceliklerini geliştirmekle kalmamalı, bu öncelikleri destekleyecek uygun yapıları da yaratmalıdır. Rusya’da 2000’lerde kabul edilen yeni Orman Kanunu felaket sonuçlar doğurmuş, ormancılığı sıradan bir ticari sektöre dönüştürmüştür. Rusya’da ve Birleşik Krallık’ta demiryollarının ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi de benzer biçimde yıkıcı sonuçlar yaratmıştır. Küresel ekolojik kriz karşısında ormanların yeniden canlandırılması ve ağaçlandırma merkezi bir görev haline gelmiştir. Erken Sovyet döneminde bu alanda yürütülen önemli çalışmaları hatırlamak gerekir.

Ormancılık, ulaştırma, enerji, bilim ve eğitim… bütün bu sektörler güçlü ekonomik büyüme motorları hâline gelebilir. Fakat temel hedefleri toplumsal, çevresel ve kültürel ihtiyaçlar temelinde belirlenmelidir. Teknolojilerin kendisi bile geliştiricilerin önceliklerine bağlı olarak farklı yönlerde gelişebilir. Hava gemilerinin hikâyesi bunun klasik bir örneğidir. 1970’lerde bile Sibirya ve Uzak Doğu’da yük taşımacılığı için ideal bir çözüm olarak öneriliyorlardı, fakat makine sanayisinin gündemine uymadılar ve en cömert müşteri ordu olduğu halde askerî ilgi çekemediler. Dikkat çekicidir ki bu tür projelerin açık potansiyeline rağmen hava gemilerinin geliştirilmesi Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Britanya’da da aynı kaderi paylaştı.

Buna karşılık, ekonomik olmayan hedefler devlet gündeminin merkezinde yer aldığında ve kurumsallaştığında, zamanla ekonomiyi biçimlendirmiş ve büyümesi için yeni fırsatlar yaratmıştır. Örneğin kitlesel turizm, işçilere ücretli izin hakkının yaygın biçimde tanınmasından doğan bir sektör olarak ortaya çıkmıştır; o dönemde işletmeler bu politikaya şiddetle direnmişti.

Yeni öncelikler belirleyerek kaçınılmaz biçimde yeni bir ekonomi yaratırız; bu ekonomi bugünkünden farklı yapılara ve kurallara sahip olacaktır. Yeni öncelikler, yeni bir ekonomi demektir.

Hayatın insancıllaştırılması da sosyoekonomik yeniden yapılanmanın etrafında örgütlenebileceği aynı ölçüde önemli bir meseledir. Modern kentlere şöyle bir bakmak bile, orta sınıfın gündelik konforundaki artışın psikolojik sıkıntı ve yabancılaşma düzeylerindeki yükselişle nasıl yan yana var olduğunu görmeye yeter. Nüfusun ve kaynakların megapollerde ve kentsel yığılmalarda giderek daha fazla yoğunlaşması, küçük ve orta ölçekli kasabaların gerilemesine ve kırsal bölgelerde toplumsal altyapının krize girmesine yol açıyor. Elbette kimse, Jean-Jacques Rousseau’nun etkisi altında başkentin nüfusunu sürerek ortadan kaldırmaya çalışan Pol Pot’un politikalarına geri dönmeyi savunmuyor. Fakat çağımızın aşırı kentleşmesi uzun vadede bundan daha az distopik olmayan bir geleceğe yol açacaktır.

Bu meydan okumaya verilebilecek tek yanıt, küçük ve orta ölçekli kentlerin yanı sıra kırsal çevreye ve ekonomiye doğrudan entegre edilmiş tarım-kentlerin geliştirilmesini amaçlayan bir yeniden kentleşme politikasıdır. Bu, kültür, sağlık, ulaşım, eğitim ve hatta bilgi altyapısına önemli yatırımlar gerektirecektir. Ancak uzun vadede yalnızca yeni ekonomik büyüme kaynakları değil, çok daha dengeli ve en önemlisi insanların ruhsal esenliğini tahrip eden etkilerle birlikte gelmeyen yeni bir büyüme yaratacaktır.

Yeni kalkınma önceliklerinin oluşturulması, insanları yalnızca stratejik tartışmalara değil, pratik projelerin hayata geçirilmesine de dâhil eden, toplumun bütünü tarafından üstlenilmesi gereken bir görevdir. Yukarıdan dayatılabilecek ya da dayatılması gereken mucize çözümler yoktur. Solun sorumluluğu, kendi önerilerini geliştirmek, girişimler ortaya koymak ve gündemini geniş kamuoyunda karşılık bulacak şekilde kurmaktır; böylece bu öneriler partisel ya da ideolojik pozisyonlar olmaktan çıkar, ortaklaşa paylaşılan bir şeye dönüşür. Hegemonya kurmanın zor tarafı tam da budur.

Ne kadar çok ikna edici fikir ortaya atarsak atalım, geleceğe dair ne kadar cazip tasavvurlar yaratırsak yaratalım, gerçek kalkınma perspektifleri güç dengesine ve hâlâ fikirlerimize oldukça kuşkuyla yaklaşan insanları ve toplumsal grupları birleştirme yeteneğimize bağlı olacaktır.

Çoğunluk haline gelmek için önce insanlara bizden biri oldukları fikrini kabul ettirmeyi öğrenmeliyiz. Burada en önemli olan şey, uzak bir gelecekte mutluluk vaat eden ütopyalar değil, burada ve şimdi işleyen siyasal çözümlerdir.

Ütopya Değil, Perspektif

Umarım bu yazının okurları, benim iddialarımın sınırının gelişmiş bir kamu sektörü ve güçlü demokratik kurumlara sahip karma bir ekonomiden ibaret olduğu izlenimine kapılmazlar (her ne kadar bugünkü koşullarda bu, tek başına önemli bir ileri adım olsa da) Burada, şu an için yeterince radikal, fakat aynı zamanda gerçekçi bir biçimde ulaşılabilir ve bütünüyle somut değişikliklerin kısa bir taslağını sunmakla yetindim.

Paradoks şu ki, kimilerinin sınırlı görebileceği böyle bir programın uygulanması bile bir dizi mesele, güçlük, engel ve öngörülemeyen gelişmeyle karşılaşacaktır. Bu programı uygularken projemizi gerçekleştirmeye yaklaşmakla kalmayacak, aynı zamanda onu dönüştürecek ve büyük olasılıkla radikalleştireceğiz.

Uygulama sürecinde sol proje değişecek ve daha radikal hale gelecektir.

Dönüşümün amacı, her şeyi önceden formüle edilmiş bir plana ve katı bir ideolojiye uygun olarak bir anda her şeyi yeniden yapmak değildir. Aksine, değişikliklerin ilk dalgası yeni bir gelişme mantığı başlatmalıdır: Toplumun önceliklerini, ihtiyaçlarını ve imkânlarını dönüştüren ve böylece sonraki dönüşümleri biçimlendiren bir mantık. Bu süreç, Marx’ın ifadesiyle, toplumsal evrimler siyasal devrimler olmaktan çıkana kadar devam eder. Bu mantık kaçınılmaz biçimde bizi piyasa ilişkilerinin ve meta mübadelesinin ötesine taşır. Bunların dar sınırları, örneğin neredeyse sonsuz biçimde çoğaltmaya izin veren yeni teknolojiler tarafından şimdiden aşılıyor. Bilgiyi, yazılımı, imgeleri ya da teknolojileri, bir zamanlar maddi bir nesneyi satış yoluyla kaybettiğimiz kaybetmiyoruz. Bilgi ekonomisi, tanımı gereği meta ekonomisi olmaktan çıkıyor.

Fakat bu, Sovyet tipi idari-bürokratik planlamaya geri dönmenin mümkün olduğu anlamına gelmiyor. Birileri böyle bir sistemi geri getirmek istese bile bundan değerli hiçbir şey çıkmaz, çünkü Sovyet merkezi sisteminin kaçınılmaz çöküşünü, dogmatik komünistlerin ileri sürdüğü “ihanetler”den ya da dogmatik liberal antikomünistlerin iddia ettiği ekonomik verimsizliklerden çok daha fazla belirleyen şey yeni bir teknolojik çağa geçişti. Bilgi ekonomisi sınırsız araştırma, esnek düşünce ve bürokratik ya da ideolojik kısıtlarla sınırlanmayan insanlar gerektiriyor.

Bazıları ne kadar isterse istesin, Sovyet ekonomisi yeniden kurulamaz. Bununla birlikte, geleceğe giden yolda Sovyet deneyiminin hem olumsuz hem de olumlu yönleri dikkate alınmalıdır. Bu, onun başarılarının –kimi zaman öncelikli alanlarda kaynakların eşi görülmemiş ölçüde etkili biçimde yoğunlaştırılmasıyla bağlantılı başarıların– ve başarısızlıklarının eleştirel analizinden geçiyor. Bu başarısızlıklar, önceliklerin bulunmadığı yerlerde aynı ölçüde dikkat çekici bir kaynak israfı ve yanlış kaynak tahsisi üretmiştir.

Bugün bile bizim için temel ekonomik esin kaynaklarından biri, 1960’ların komünist reformcularının –Ota Šik, Włodzimierz Brus ya da Rezső Nyers– fikirlerinde ve projelerinde yatıyor; onların öncülleri Oskar Lange ve Michał Kalecki’den söz etmeye bile gerek yok.

Aynı zamanda Sovyetler Birliği’nde planlı ekonominin başarısızlıklarını incelemekten yeni dersler çıkarmaya devam ediyoruz. Örneğin Aleksey Safronov’un yakın dönemde yayımlanan önemli kitabı Büyük Sovyet Ekonomisi’nde bunu görüyoruz. Fakat temel tarihsel ders, bürokratik merkezileşmenin eksiklerinin anlaşılmasına indirgenemez. “Bilgisayarlar her şeyi hesaplayacak” varsayımına dayanan teknokratik bir ütopya da en az onun kadar çıkmazdadır.

Teknokratik ütopya tam bir çıkmazdır. Makineler çıkarlarımızı bizim yerimize formüle edemez. En zeki makineler bile çıkarlarımızı bizim yerimize formüle edemez. Ota Šik’in çoktan gösterdiği gibi, bu çıkarlar her durumda çelişkili kalacaktır; üstelik bu çelişkiler çoğu zaman yalnızca insanlar arasında değil, aynı bireyin içinde de ortaya çıkıyor. Çıkarların sürekli ve her düzeyde uzlaştırılması, mevcut kaynaklar ve genel öncelikler temelinde uzlaşmalar aranması… işte demokratik planlamanın görevi budur: İhtiyaçları, arzuları, zevkleri ve hatta hesaba katılması gereken korkularıyla birlikte birçok insanın ortak bir şekilde çalışması.

Makineler emeğimizi kolaylaştırır, hatta onu bir haz kaynağına dönüştürebilir, fakat bizi ne sorumluluktan ne de çevremizdeki dünyayı dönüştüren ve iyileştiren etkinlik ihtiyacından kurtarabilirler. Eski Sovyet şarkısında söylendiği gibi “robotların çalıştığı, insanın mutlu olduğu” bir gelecek, gerçekten de yalnızca tarihin değil, toplumun da sonu olurdu. Uğruna mücadele ettiğimiz dönüşümler, aylaklar cumhuriyeti yaratmayı değil, insanların yaratıcı ve özgür faaliyet yoluyla kolektif ve bireysel olarak kendini gerçekleştirmesine mümkün olan en geniş alanı açan bir sistem kurmayı amaçlıyor. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da yazdığı gibi, “her bir kişinin özgür gelişimi, herkesin özgür gelişiminin koşuludur.”

Kimileri buna ütopya diyebilir. Biz perspektif diyoruz.


İngilizceden Çeviren: Barış Özkul