Kılıçdaroğlu’nun Antagonistik Devlet Aklı

Cumhuriyet Halk Partisi 7. Genel Başkanı ve Altılı Masa’nın sabık ve nâkâm Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu Mayıs 2023 seçimlerinden sonra gerçekleştirilen kurultayın mahkeme tarafından ‘mutlak geçersiz’ sayılması ile yeniden CHP’nin başına atandı. Buna pek çokları şaşırdı. Kılıçdaroğlu için, mağlup olarak siyaset sahnesinden silinmesine sebep olan 2023 seçimlerine kadar, sakin, vakur ve bilge bir lider imajı oluşturulmaya çalışılmıştı. Bu imaj çalışması Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığına hazırlayan bir iletişim faaliyetiydi. Oysa, geçen günlerde bayram münasebetiyle muhabirlerin sorularını yanıtlayan Kılıçdaroğlu’nu izlerken, ne kadar gergin ve öfkeli olduğunu görmemek mümkün değildi. Özellikle kurultay sorusuna ilişkin cevap vermekten kaçınan stresli hali apaçık görülüyordu.

Belli ki birileri hâlâ Kılıçdaroğlu için bir iletişim faaliyeti yürütmeye devam ediyor. CHP genel merkezinin kapıları kırılarak içeri girilmesinden birkaç gün sonra üzerinde Çankaya Belediyesi yazan bir banka oturarak soruları cevaplamak da muhtemelen bu dahiyane iletişim aklının “bizden biri” imajı yaratma niyeti taşıyan “stratejik” aklı. Bu aklın bir diğer PR çalışması da Kılıçdaroğlu’nun kurultay mağlubiyetinden sonra T24 çevrimiçi gazetesinde yayınlanan “yeni dünya düzeni” üzerine yazılan görüş yazıları. Gazetenin düzenli bir okuru olarak, bu yazılara zaman zaman denk geliyor, şöyle bir göz atıyordum. Yazılar, Riviera’lardan, Gramsci alıntılarına, tekno-derebeyleri çağından, vasallık tartışmalarına uzanan Salı Pazarıvari ne ararsan var tipi bir kavram bombardımanına sahip[1]. Fakat, temel çerçeve şu: eski dünya düzeni yıkılıyor, yeni dünya düzeni kuruluyor.

Ona göre, küresel belirsizliklerin arşa çıktığı çok kutuplu yeni dünya düzenine doğru giderken Türkiye’nin stratejisi için iki temel husus olmalı: iç cepheyi sağlamlaştırmak ve çok boyutlu dış politika[2]. Yabancı gelmedi değil mi? 1 Ekim 2024’te meclis açılışında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, DEM Parti sıralarına giderek tokalaşması ile pratik olarak hayatımıza giren ve yaklaşık iki senedir siyaseti dizayn eden “devlet aklı” tam bu iki ana aks üzerine bina edildi. Jeopolitik kargaşaların yaşandığı bir ortamda, Türkiye önce içerde güçlü, sonra ise dışarıda temkinli olmalıydı. Bu yazılara ilk baktığım zamanlarda yeni dünya düzeni kuruluyor temalı hezeyanların dönemin siyasal pozisyonlarını kavramak açısından tam bir turnusol olduğunu düşünüp durdum. Yazılarına bakınca Kılıçdaroğlu’nun zihinsel olarak çoktan hegemonik “devlet aklı” ile aynı hizaya geldiği görülebiliyordu. Yani, bu yazıları, devamında olacakların bir habercisiydi aslında.

Mutlak butlan kararı ile CHP genel merkeze dönen sabık ekipten eski Genel Başkan Yardımcısı ve Kılıçdaroğlu’nun musahiplerinden Bülent Kuşoğlu da geçen günlerde verdiği bir röportajda[3] “devlet aklı bir şeyler kurguluyor” diyerek bu düşünceyi pekiştiriyordu. Peki mutlak butlan ekibinin defaatle ifade ettiği bu devlet aklının muhteviyatı nedir? Birincisi, Kılıçdaroğlu’nun yazısında bahsettiği iki stratejik hususa dönersek, iç cepheyi tahkim etmek (ki o sağlamlaştırmak diyor) ile dışarıda çok boyutlu açılım yapmak arasında birbirini tamamlayan diyalektik bir ilişki var. Kılıçdaroğlu dışarıyı çok aktörlü tanımlasa da söylemsel olarak içeri ve dışarıyı karşıt bir ikilik üzerinden inşa ediyor. Böylece, aslında dışarının çeşitliliğini ve çoğulluğunu içerinin de çoğulluğunu ilga etmek pahasına tekilleştiriyor. Yani, bütünsel biçimde içeriyi de tekleştirme niyetini gösteriyor. Bu söylemsel olarak temel bir ontolojik öncül. Dışarısı çok basit bir şekilde coğrafi olarak Türkiye’nin sınırlarının ötesini ihtiva ederken, içerisi ise adı üstünde bu coğrafyanın içini… Kılıçdaroğlu Türkiye’nin güvenliğini toplumsal, kültürel ve politik olandan azade bu yüzeysel coğrafi ikiliğin kaçınılmaz karşıtlığı üzerinden tarif ediyor. Fiktif devlet aklı ile hizalanırken nasıl bir siyasal ontolojik düzlemde hareket ettiği onun da ufkunun ötesinde kalıyor. Devlet aklının sual edilmez rasyonel imajinasyonuna tapmanın doğal sonucu da biraz bu oluyor galiba.

Oysa, daha derinde, onun da tasvip ettiği devlet aklı olarak adlandırılan idrak ve tahayyül biçimi ünlü Alman hukukçu Carl Schmitt’in siyasal olana dair radikal antagonistik (çatışmacı) öncülünü imliyor[4]. Bu açıdan, içerisi ve dışarısı diyerek özcü biçimde siyasal olanın dost-düşman ikilemi üzerinden değiştirilemezliğine ve ontolojik kuruculuğuna vurgu yapıyor. Tam da liberal demokrasilere içkin bir siyasal krizin belirginleştiği bu dönemde bu antagonistik siyasal öncüle referansla görüşlerin paylaşılması bütünüyle anlamsız değil. Eğer o bu gözlemi analitik olarak paylaşıp, daha çoğulcu ve dönüştürücü bir siyasal tahayyülü ifade ediyor olsaydı o zaman onun için başka bir şeyler söylemek mümkün olurdu. Fakat, onun yazılarında herhangi bir çoğulcu veya dönüştürücü söylemsel unsur görmek mümkün olmadığı gibi bütün zımni eleştirel unsurlar bu kurucu siyasal öncül çerçevesinde anlamsızlaşıyor. Dolayısıyla, bu tam da Schmitt’in iddia ettiği gibi, onun egemen olanla hizalanma niyetini, yani iç cepheyi tahkim etme sırasına katılma niyetini gösteriyor. Böylece Kılıçdaroğlu kaybeden bir lider olarak iktidarın düşman tarafından dost tarafına kendi rızasıyla geçiyor ve antagonistik bir devlet aklının dostu olarak egemenin onayıyla meşruiyet kazanmayı hedefliyor.


[1] https://t24.com.tr/yazarlar/kemal-kilicdaroglu/6 - Kemal Kılıçdaroğlu’nun yazılarının tamamına bu bağlantıdan erişilebilir.

[2] https://t24.com.tr/yazarlar/kemal-kilicdaroglu/yeni-dunya-duzenine-dogru,51580?_t=1780560010453

[3] https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/kilicdaroglunun-45-yillik-yol-arkadasi-kusoglu-devlet-akli-bir-seyler-kurguluyor-adayimiz-mansur-bey-de-ozgur-bey-de-olabilir,55478?_t=1780571718626

[4] Carl Schmitt’in siyasal kavramı, egemenlik ve siyasal kriz üzerine yaptığı tartışmalar “Political Theology” (1922), “The Concept of the Political” 1932), “The Crisis of Parliamentary Democracy” (1923) gibi kitaplarından incelenebilir.