Butlan’ın Faili Kim: Devlet Aklı mı, Erdoğan İktidarı mı, Kırılgan Bir İktidar Koalisyonu mu?

21 Mayıs 2026 günü açıklanan “Mutlak Butlan” kararı, Türkiye’nin 19 Mart 2025 tarihinden beri içinde yaşadığı “fiili OHAL rejiminin” yeni bir evreye taşındığını ortaya koydu. 24 Mayıs günü CHP Genel Merkezi’ne polis zoruyla girilmesi, seçilmiş yönetimin genel merkez binasından biber gazıyla çıkartılması ve binanın Kemal Kılıçdaroğlu ekibine teslim edilmesiyle birlikte de en azından kamuoyunun geniş bir kesimi açısından tablo netleşti: Yaşanan, seçme ve seçilme hakkına, dolayısıyla demokrasiye yapılan bir darbeydi.

Yargı bağımsızlığının yoğun bir biçimde tartışma konusu olduğu, yargının siyasallaştığı bir ortamda bu darbenin bir mahkeme kararı eliyle vurulmuş, Kılıçdaroğlu’nun davetiyle yapılan polis müdahalesiyle uygulanmış olması, onun “meşru” görülmesine yetmiyordu. Evet, müdahalenin doğrudan hedefi ana muhalefet partisi CHP’nin seçilmiş üst yönetimiydi. Ancak müdahalenin CHP’nin iç çekişmelerini aşan, Türkiye’nin tamamını ilgilendiren bir boyutu da vardı. Türkiye’de 19 Mart’tan beri sürmekte olan fiili OHAL düzeninin kalıcılaştırıldığı, siyasal ve toplumsal muhalefetin tümüyle etkisizleştirildiği, seçimlerin düzenli aralıklarla yapılan göstermelik plebisitlere indirgendiği otoriter bir rejim inşa edilmeye çalışılıyordu ve CHP’ye vurulan “butlan” darbesi bu yolda son etaba geçildiğine işaret ediyordu.

Sağdan sola, İslamcı/muhafazakar gelenekten gelen kimi aktör ve çevrelerden laik kesimlere, Kürt hareketine yakın çevrelerden milliyetçi kesimlere kadar birçok toplumsal kesim ve siyasi parti butlan hamlesini bu çerçevede okudu ve bu çerçevede tepki gösterdi. Bazıları CHP’nin seçilmiş genel başkanı ve lideri Özgür Özel’in arkasından yürüyerek; bazıları seçilmiş CHP’nin Meclis’e taşınmış genel merkezinde Özgür Özel’i ziyaret ederek; bazıları da daha güvenli bir mesafeden yaptıkları basın açıklamaları ve konuşmalarda aynı şeye işaret ettiler: Yapılan şey, bir siyasi partinin iç işleyişine ve demokratik siyasete, siyaset dışı bir müdahale niteliği taşıyordu ve bu yönüyle meşru görülemez ve kabul edilemezdi.

Bugün geldiğimiz noktada, butlan kararının anti-demokratik bir müdahale niteliği taşıdığı konusunda, sadece “muhalif” kamuoyunda yaygın bir görüş birliği oluşmuş değil; iktidar seçmenleri ve iktidar cenahındaki bazı siyasetçiler dahi rahatsızlık emareleri gösteriyor. Ancak bu müdahalenin failinin kim olduğu konusunda halen sürmekte olan bir tartışma var ki bu yazının başlığı da bu tartışmaya işaret ediyor.

Tartışmanın fitili, Kılıçdaroğlu ekibinden Bülent Kuşoğlu’nun T24’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği söyleşi ile ateşlendi. Kabaca özetlemek gerekirse Kuşoğlu, Erdoğan’dan bağımsız bir devlet aklının, devletin bekasını gözeterek Erdoğan sonrasına yönelik bir rejim inşası içinde olduğunu ve mutlak butlan kararının bu çerçevede anlaşılması gerektiğini iddia ediyor. Bu okuma, Kılıçdaroğlu ve ekibinin de Erdoğan’la değil, bu “devlet aklı”yla uyumlu hareket ettiğini ima ediyor.

Bülent Kuşoğlu’nun dile getirdiği bu görüşlerin eleştirisi üzerinden ilerleyen ikinci hat ise devletin artık AKP’leştiği, hatta Erdoğan’laştığı varsayımına dayanıyor ve Erdoğan’dan bağımsız bir “devlet aklı”ndan söz edilemeyeceğini savunuyor. Bu eleştiriye göre mutlak butlan hamlesini “devlet aklı”na yıkmak, Erdoğan’ı sorumluluktan azade gösteren, onu aklayan bir algı oluşturmaya hizmet ediyor.

Nitekim Erdoğan “bu CHP’nin iç meselesi, biz bu işin hiçbir yerinde yokuz” derken, belli ki sırtını böyle bir “tarafsız yargı, tarafsız devlet” anlatısına yaslıyor. Bülent Kuşoğlu örneğinde ise bu, Kılıçdaroğlu ve ekibini CHP’nin siyasi rakibi olan AKP ve Erdoğan’la işbirliği içinde göstermek yerine, kamuoyu nezdinde daha kabul edilebilir görünen “devletle” işbirliği içinde gösterme çabası olarak yorumlanıyor.

Gelgelelim ilk hatta ifade bulan “siyaset üstü, her şeye kadir devlet aklı” imgesi de, ikinci hatta çizilen devletin bütün kurum ve mekanizmalarını tekelinde tutan ve onları kendi siyasi çıkarları doğrultusunda istediği gibi kullanan mutlak güç sahibi Erdoğan portresi de içinde yaşadığımız gerçekliği doğru yansıtmıyor. Her iki imge de gerçekliğin bir yönünü tablo dışında bırakarak gözlerden gizliyor.

Kuşoğlu’nun söyleşisinde ifade bulan “devlet aklı” imgesi, 19 Mart’tan bu yana sürekli olarak siyasal süreçlere yargı eliyle ve Erdoğan lehine müdahale eden devlet aygıtını siyaset ve ekonomi alanındaki çıkar çatışmalarının dışında ve üzerinde, neredeyse tarafsız bir konuma yerleştiriyor. Oysa Türkiye’de yargı ne kadar bağımsızsa, devlet aklı da ancak o kadar tarafsız görülebilir; yani tarafsız görülemez.

Erdoğan’ı gerçek fail, devlet aygıtını da onun siyasi muhaliflere karşı keyfince kullandığı bir araç olarak gören ikinci hat ise iktidar-devlet bloğu içinde, zaman zaman dışarıdan da görülebilen çelişkileri, çekişmeleri, kurulan, bozulan ve yeniden kurulan uzlaşıları görmezden geliyor. Özellikle bir buçuk yılı aşkındır süren çözüm süreci, bu bloğun kendi içinde nasıl gerilimli, pazarlıklı ve kırılgan bir yapı barındırdığını açıkça gösteriyor.

Velhasıl her iki imge de gerçekliği tarif ederken ortak bir analitik hataya düşüyor: çok parçalı, çok bileşenli, kendi içinde gerilimler, çekişmeler ve uzlaşılar yaşayan karmaşık bir iktidar yapısını mutlak güç sahibi tek bir iradeye, yekpare bir aktöre indirgeyerek basitleştiriyor. Dolayısıyla her iki imge de “faile”, kamuoyunun eleştirileri karşısında arkasına sığınabileceği bir koruma kalkanı sunuyor. Bu kalkan zaman zaman bu tür eleştirilerin dile getirilmesini bile zorlaştıran bir gözdağı aracına da dönüşüyor: Öyle ya, Erdoğan’ı bile eline geçirmiş, siyaset üstü bir “devlet aklına” muhalefet etmeye kimin gücü yeter? Ya da devletin tüm aygıtlarını tek elden, dilediğince kullanan bir Erdoğan’a? Sonuçta her iki imge de muhalif kamuoyunu umutsuzluğa, sessizliğe itme potansiyeli taşıyan distopik bir tablo çiziyor.

Oysa ne Erdoğan’dan bağımsız bir devlet aklından bahsetmek mümkün, ne de devleti oyuncağı haline getirmiş, her istediğini, her istediğinde, istediği gibi yapabilen bir Erdoğan’dan. Peki fail devlet de Erdoğan da değilse kim?

Fail Kim?

Faili çok bileşenli, çok parçalı bir iktidar yapısı, bir koalisyon olarak tahayyül edebiliriz kanaatindeyim. Meclis’teki AKP-MHP ittifakını da içeren, ama ondan ibaret olmayan; siyasi, bürokratik ve ekonomik bileşenleri de olan; içinde gerilimler barındıran; güçlükle, hatta bazen zorla ayakta tutulmaya çalışılan bir koalisyon… Tek merkezden emir alan yekpare bir yapı değil; yargıdan güvenlik bürokrasisine, saray çevrelerinden sermaye gruplarına, parti ittifaklarından medya aygıtına kadar uzanan, çıkarları her zaman örtüşmeyen aktörlerin zoraki bir ortaklığı. Bu koalisyon içinde, örneğin Kürt hareketi içinde bugün kendisini “Apocu hareket” olarak tanımlayan çevrelerle yürütülen çözüm sürecinin Türkiye’nin çıkarına olduğunu düşünen bileşenler de var, uzun süredir var olan, ırkçılığa varan refleksleri taşıyan dışlayıcı bileşenler de. Bu koalisyon içinde kendi aralarında gerilimler, çekişmeler, rekabetler yaşayan “saray danışmanları” da var, AKP veya MHP’ye yakın sermaye grupları da.

Erdoğan’ı ise bu çok bileşenli karmaşık yapının sahibi ya da efendisi olarak değil, merkezi bileşenlerinden biri olarak konumlandırıyorum. Bu, Erdoğan’ın sorumluluğunu hafifletmek değil; tersine, onun gücünü ve sorumluluğunu, içinde hareket ettiği iktidar mimarisiyle birlikte düşünmek anlamına geliyor. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden birinci parti olarak çıkan Özel/İmamoğlu CHP’si tarafından alt edilmiş, o günden bugüne de iktidarını seçmen rızasını alarak sürdürme umudunu yitirmiş, siyasi anlamda yenik bir Erdoğan bu. Siyasi olarak yenemediği ve yenemeyeceğini anladığı rakiplerini, kendi siyasi çıkarları doğrultusunda, siyaset dışı hamlelerle hırpalamaya çalışan bir Erdoğan. Dolayısıyla gücünü artık sahip olduğu toplumsal destek tabanından değil, bu karmaşık iktidar yapısındaki merkezi konumundan, bu yapının içindeki farklı bileşenler, farklı çıkar odakları, çözüm süreci başta olmak üzere farklı politika alanlarındaki farklı görüş öbekleri arasındaki çekişmelerde “nihai arabulucu” rolü oynayabilmesinden ve bunu yaparken kendi siyasi çıkarlarını gözetebilmesinden alıyor.

Ancak Erdoğan’ın bu gücü, aynı zamanda onun güçsüzlüğüne de işaret ediyor: Erdoğan, bu iktidar yapısı içindeki merkezi konumunu, kazandığı seçimlere, dolayısıyla sahip olduğu toplumsal desteğe borçluydu. Şimdi toplumsal desteğini kaybetmiş, bir kez daha seçim kazanması tehlikeye girmiş bir Erdoğan’ın bu yapı içindeki yerini, yapının diğer bileşenleriyle uzlaşmadan koruması mümkün görünmüyor. Ama aynı şekilde, yapının diğer bileşenlerinin de Erdoğan’ı her şeye rağmen hala destekleyen yüzde 25-30’luk seçmen kitlesinden vazgeçerek yola Erdoğansız devam etmesi kolay değil.

Buradan bakınca mutlak butlan darbesinin arkasındaki failin adı ne tek başına Erdoğan, ne de tek başına devlet. Bu yapının, istediğini istediği gibi yapabilecek bir gücü de yok. Kendi içindeki anlaşmazlıklara rağmen varlığını sürdürebilmek için sürekli olarak uzlaşmak zorunda kalan; varılan uzlaşıların hiçbir tarafı tam olarak tatmin etmediği ve bu nedenle her an bozulma riski taşıdığı, çok sayıda bileşenden müteşekkil, kendi içinde kırılgan bir fail bu. İçindeki bu istikrarsız, çok parçalı denge halinin dışarıdan, kamuoyu tarafından görülmemesi için siyasal ve toplumsal muhalefete, bağımsız medyaya ve sanatçılara yönelik şiddetinin dozunu sürekli artırmak zorunda kalan; artırdıkça da toplumsal desteğini ve kamuoyu nezdindeki politik meşruiyetini biraz daha yitiren; güçsüzlüğünü yargı ve polis şiddetinin ardına gizlemeye çalışan bir iktidar yapısı.

Elindeki “meşru” şiddet araçlarını pervasızca kullanabilen, bunu yaparken de genelde kamuoyunu özelde ise toplumsal muhalefeti hiç umursamama lüksüne sahip bir fail de değil bu. Tam aksine kamuoyundan ve toplumsal muhalefetin tepkisinden korkan, bu tepki yeterince güçlü dile getirildiğinde geri adım da atan, attığını gördüğümüz bir fail. Nitekim daha Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alındığı 19 Mart 2025 sabahı kulislere yansıyan “İstanbul Belediyesine de, CHP’ye de kayyım atanacak” söylentilerinin ilkinin hiç gerçekleşmemiş olması, ikincisi içinse bir yılı aşkın süre beklenmiş olmasını, bu failin kamuoyundan ve sokağın hareketlenmesinden duyduğu korkuya bağlayabiliriz, kanımca.

Velhasıl, mutlak butlan darbesini her şeye kadir, yekpare ve sarsılmaz bir iradenin hamlesi olarak okumak, bu iradenin adını Erdoğan da koysak, devlet de, başka bir şey de, hem gerçeği eksik görmemize hem de bu hamlenin demokratik muhalefete açtığı manevra alanlarını gözden kaçırmamıza yol açıyor. Zira karşımızdaki bütün şiddetine rağmen kırılgan; bütün pervasızlığına rağmen kamuoyu tepkisine duyarlı; bütün güç gösterilerine rağmen kendi iç uzlaşılarını ayakta tutmakta zorlanan bir fail ve bu da muhalefete sadece direnmek için değil, failin iç dengelerini bozacak demokratik karşı-hamleler için de alan açıyor.

Sonuç olarak, bizim odaklanmamız gereken asıl soru şu: Özgür Özel ve İmamoğlu çizgisindeki seçilmiş CHP, sahip olduğu toplumsal destekle önünde açılan demokratik oyun alanında, failin içindeki kırılganlıklardan da yararlanarak, kendileri üzerinden Türkiye demokrasisini hedef alan anti-demokratik hamleleri boşa düşürebilecek mi? Bu amaçla tavanda siyasal muhalefetin, tabanda ise toplumsal muhalefetin tüm renklerini kucaklayan bir demokratik muhalefet zemini, yani geniş tabanlı bir demokratik blok oluşturabilecek mi?

Seçilmiş CHP’nin, 31 Mart 2024’ten beri tam da bunu yapabileceğini göstermiş olduğu için failin içindeki bazı bileşenler tarafından 19 Mart’tan bu yana hedef alınmakta olduğunu, 21 Mayıs’tan bugüne geçen süre zarfında da aynı hatta, daha da güçlenerek ilerlediğini görmek, bu bağlamda önemli. Dolayısıyla failin “butlan hamlesini” Türkiye demokrasisinde sonun başlangıcı olarak görüp karalar bağlamak yerine, yeni bir demokratik başlangıcın yolunu açan bir çaresizlik çırpınışı olarak görüp umutlanmak da pekala mümkün. Ben kendi adıma bu ikinci yolu tercih edenlerdenim.