Siyasette şiirsel adalet diye bir şey olabilir mi? Belki ömürde bir kez. 1989’da genç Viktor Orbán, Budapeşte’deki Kahramanlar Meydanı’nda toplanan kalabalığa cesurca Rusların evlerine dönme zamanının geldiğini söylemişti; tıpkı 1956’da protestocuların talep ettiği gibi. Neredeyse kırk yıl sonra ise seçim kampanyası sırasında aynı sözlerle yuhalandı. 12 Nisan’daki kutlamalarda, Avrupa’nın en uzun süre görevde kalan hükümet başkanı Orbán’ın ağır bir yenilgiye uğramasının ardından “Ruszkik haza!” – “Ruslar evlerine!”– sloganları daha da çok duyuldu. Partisi Fidesz, oyların %39’undan azını alabildi ve Ulusal Meclis’teki 199 sandalyeden yalnızca 52’sini kazandı.
Son on altı yılda Orbán’ın kendi ifadesiyle “illiberal” rejimi, aşırı sağ popülizmi iktidarda kökleştirmenin yöntemlerine öncülük etmişti. 2010’da Macaristan’ın seçim sistemi Fidesz’e parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlamıştı; Orbán bu çoğunluğu yeni bir anayasa geçirmek, devlet bürokrasisini ve mahkemeleri sadık kadrolarla doldurmak, zengin müttefiklerinin medya şirketleri edinmesine yardımcı olmak, okulları ve üniversiteleri boyunduruk altına almak için kullandı. Seçim sistemi partisinin lehine biçimlendirildiği için, oyların %44’ü parlamentoda üçte iki çoğunluk elde etmeye yetiyordu; bu da iktidar partisine anayasayı istediği gibi değiştirme imkânı veriyordu. Orbán, akademisyenlerin “otokratik legalizm” dediği yöntemi benimsedi: Yasaların usulüne uygun biçimde çıkarıldığı, fakat bunun yürütmeyi güçlendirmek ve sonunda onun cezasızlıkla hareket etmesini mümkün kılmak amacıyla yapıldığı bir yönetim biçimi. Orbán ülkesini bir “laboratuvar” olarak tanıttı ve onun çabaları başka yerlerde de taklit edildi: Polonyalı aşırı sağcı lider Jarosław Kaczyński “Varşova’da Budapeşte kurmak” vaadinde bulundu; Trumpçılar da Amerikan hukuk sisteminden –mesela başkanlık yetkisini azami ölçüde genişletmek için başvurulabilecek, pek bilinmeyen 18. yüzyıl yasalarını tespit ederek– nasıl yararlanacaklarını öğrendiler.
Orbán, nihayetinde “Hıristiyan Demokrasi” adını verdiği, milliyetçilik ve doğum taraftarlığı etrafında şekillenen bir ideolojiyi yaymak için entelektüel ve kültürel bir altyapı kurdu. Anneler, mümkün olduğunca çok çocuk sahibi olmaları için hibe, kredi ve vergi indirimlerinden oluşan; toplamı GSYH’nin %5’ine ulaşan bir sistemle ödüllendirildiler. Müstakbel Fidesz elitlerini yetiştirmek amacıyla öğrencilere “tamamlayıcı eğitim” veren, kâğıt üzerinde özel bir kurum olan Mathias Corvinus Collegium, kısmen devlete ait fosil yakıt şirketindeki %10’luk hissesi sayesinde, yükseköğretim sektörünün geri kalanının tamamından daha fazla devlet fonu aldı. Böylece Putin’in, Avrupa Birliği içindeki başlıca müttefikini ayakta tutmak için sağladığı ucuz Rus gazından doğan kârlar; akademiden Reform UK adaylığına geçen Matthew Goodwin’e verilen bursları, Soros destekli Orta Avrupa Üniversitesi’ni daha yeni ülkesinden kovmuş bir başbakanın huzurunda “iptal kültürü”nden yakınan Niall Ferguson’a yapılan konuşma davetlerini ve Peter Thiel ile eski Avusturya şansölyesi Sebastian Kurz’un Orbán’a desteklerini açıkça sergiledikleri gösterişli festivalleri finanse etti. Budapeşte ise yemeklerinin, “ifade özgürlüğü” vaadinin ve –bazılarının övgüyle belirttiği üzere– siyaset felsefesinin inceliklerini İngilizce tartışmaya hazır bir lidere sahip olmasının cazibesiyle, MAGA çevresine yakın entelektüeller için bir tür hac mekânına dönüştü.
Bu ziyaretçilerin bazıları, eskiden “kullanışlı aptallar” denilen türden görünüyordu; gerçekten de işin karanlık yüzünü göremiyorlardı. Bazıları ise yolsuzluğu, Avrupa şirketlerinin insafına kalmak yerine ulusal bir sanayi ve yerel oligarklar yaratma stratejisinin talihsiz bir yan ürünü olarak kabul ediyor gibiydi. Ne var ki Orbán’ın küreselleşme karşıtlığının bir şampiyonu olduğu iddiası hiçbir zaman tam anlamıyla karşılık bulmadı. Ülke Alman otomobil sanayisine öylesine bağımlı hale geldi ki, bazıları ona “Audikrasi” adını verdi; Angela Merkel de bu gelişmeyi memnuniyetle karşıladı ve Orbán giderek daha otoriterleşir ve yolsuzlaşırken on yıl boyunca buna göz yumdu. Daha yakın zamanda ise Çinli ve Koreli şirketler ülkeye buyur edildi. Göd’deki bir Samsung pil fabrikası yasal sınırın çok üzerinde kanserojen kimyasallara maruz bıraktığı kendi işçilerini zehirledi. Küreselleşmenin popülist düşmanları ise bu skandalın üstünü örttü.
Sosyolog Bálint Magyar, Orbán sistemini bir “mafya devleti” olarak nitelendirmişti. Bu, masanın altında zarfların el değiştirdiği eski usul bir yolsuzluk değildi; daha ziyade, kârlı devlet ihaleleri, Magyar’ın başbakanın genişletilmiş “siyasi ailesi” dediği çevrenin mensuplarına yarayacak şekilde ayarlanıyordu. Bu çevreye Orbán’ın gerçek ailesinden kişiler de dahildi: damadı devasa bir emlak imparatorluğu kurmuştu; babası, zebralara ve başka egzotik hayvanlara ev sahipliği yapan bir malikâne satın almıştı; çocukluk arkadaşı, gaz tesisatçısı Lőrinc Mészáros ise ülkenin en zengin adamı haline gelmişti. Tek teklifli kamu ihalelerinin sayısını fark eden AB, altyapı fonlarının, kendisini açıkça AB düşmanı olarak konumlandıran biri tarafından kendi iktidarını güçlendirmek için kullanıldığını anlamaya başladı. AB sübvansiyonları, bazı Ortadoğu devletleri için petrol eskiden neyse ona dönüşmüştü: siyasi destek satın almak ve yurttaşların gönlünü hoş tutmak için kullanılan, fiilen bedava bir kaynak. 2022’de Brüksel, “hukukun üstünlüğü ilkelerinin ihlali” gerekçesiyle milyarlarca avroluk fonu nihayet askıya aldı.
O tarihe gelindiğinde Macaristan, Avrupa’nın en yüksek enflasyon oranına sahipti; ekonomik büyüme durma noktasına gelmiş, eğitim ve sağlık sistemleri gözle görülür biçimde kötüleşmişti – hastalar hastaneye giderken kendi tuvalet kâğıtlarını bile götürmek zorunda kalıyordu. Hükümet kendi ölçütlerine göre de başarısızdı: doğum oranı düşmeye devam ediyordu. Yine de Orbán’ın muhalifleri, yaygın hoşnutsuzluğa rağmen onun neredeyse sarsılmaz görünen bir sistem kurmuş olmasından ötürü umutsuzluğa kapılıyordu. Seçim kuralları sürekli Fidesz lehine değiştiriliyor; muhalefet adayları kamu medyasından fiilen dışlanıyor; herkes rejimi eleştirmenin kariyerlerini mahvedebileceğini biliyordu. Buna rağmen ülke bir diktatörlük gibi görünmüyordu. Avrupalı turistler, Budapeşte’nin hamamları ve eski Yahudi mahallesindeki moda “harabe barları”na akın ediyordu.
İlk gerçek çatlak –Trump rejimiyle paralellikleri düşünmemek elde değil– pedofiliyle ilgiliydi. Ülkenin ilk kadın cumhurbaşkanı olan ve sık sık Orbán’ın muhtemel halefi olarak görülen Katalin Novák, bir çocuk yurdunda, üstünün işlediği istismarı örtbas etmekten mahkûm edilmiş eski müdür yardımcısını affetmişti. Novák’ın, Orbán ailesine yakın Protestan piskopos ve eski insan kaynakları bakanı Zoltán Balog’un baskısı altında kaldığı anlaşılıyordu. Af haberi Şubat 2024’te ortaya çıkınca sokak protestoları başladı; Novák sonunda istifa etti. Affı adalet bakanı olarak imzalamış olan ve 2024 Avrupa seçimlerinde Fidesz’e önderlik etmesi beklenen bir başka yükselen yıldız, Judit Varga da görevinden ayrıldı. Partinin, ailenin geleneksel koruyucusu imajı kalıcı biçimde zarar görmüştü.
Bu meselenin beklenmedik bir sonucu daha oldu: Varga’nın eski eşi Péter Magyar –soyadı “Macar” anlamına gelir– çeşitli devlet kurumlarındaki görevlerinden istifa etti ve hükümeti “kadınların eteklerinin altına saklanmakla” suçladı. Magyar, Varga’nın hükümet liderlerinin suç teşkil eden belgeleri nasıl ortadan kaldırdığını anlattığı bir konuşmayı gizlice kaydetmişti; bunu, onların kendi güvenliği için yaptığını öne sürdü. Ayrıca Varga’nın rejimi bir mafya olarak nitelediğini de iddia etti. İstifasının ertesi günü YouTube kanalı Partizán’a verdiği söyleşi, 9,6 milyon nüfuslu bir ülkede 2,5 milyon kez izlendi. Kısa süre sonra parlamento önünde toplanan on binlerce protestocu “Korkmuyoruz!” diye slogan atıyordu.
Bu, Orbán’ın sakallı radikal bir öğrenciden Putin’e yakın bir devlet adamına dönüşmesi kadar dikkat çekici başka bir siyasi hikâyenin, Magyar’ın hikâyesinin başlangıcıydı. Magyar, seçkin bir muhafazakâr hukukçu ailesinden geliyor: önde gelen hukukçu ve eski cumhurbaşkanı Ferenc Mádl’in kardeşinin torunu; ayrıca Macar televizyonunda hukuki meseleleri sade bir dille açıklamasıyla tanınan, kamuoyunun sevdiği Pál Erőss’ün de torunu. Magyar, çocukken odasının duvarında genç Orbán’ın bir posterinin asılı olduğunu söylüyor. Kendisi tipik bir Fidesz kariyerine sahip: muhafazakâr bir üniversitede hukuk eğitimi, ardından devlet hizmeti; önce Brüksel’de diplomatlık, sonra devlete ait bir bankada hukuk departmanı başkanlığı ve öğrenci kredileri sağlayan bir şirketin CEO’luğu. Magyar’ın istifasından birkaç hafta sonra Varga, bir mülakatta evlilikleri sırasında onun kendisine şiddet uyguladığını iddia etti; bu suçlamalar Fidesz yanlısı mecralar tarafından hevesle sahiplenildi ama hiçbir zaman dava açılmadı. Eski eşler arasındaki bu kavga magazin basınının gündemine oturdu ve istemeden de olsa Magyar’ı kamusal bir figüre dönüştürdü. Magyar artık yalnızca bir evlilik dramının başrol oyuncusu değildi; Fidesz içinden birinin doğrulamasını pek az kişinin beklediği yolsuzluk iddialarını da dile getiriyordu. Çoğu zaman olduğu gibi, iktidar elitlerini asıl sarsan şey resmî muhalefetin saldırıları değil, içeriden gelen kopuşlardır.
Magyar, Tisza adlı atıl durumdaki küçük bir partiyi harekete geçirdi. “Tisza”, “saygı” ve “özgürlük” sözcüklerinin birleşiminden oluşuyordu ve aynı zamanda Macaristan’ın başlıca nehirlerinden birinin adıydı. Haziran 2024’teki Avrupa seçimlerinde Tisza oyların %30’unu aldı ve muhalefet partileri arasında açık ara birinci oldu; bu Fidesz için bir uyarı işaretiydi. Orbán karşıtı diğer adaylar artık bir ikilemle karşı karşıyaydı: Başbakanı yerinden etme şansı olabilecek karizmatik Magyar’ı mı desteklemeliydiler, yoksa AB ve Ukrayna savaşı konusundaki görüşlerini neredeyse Orbán’ınki kadar nahoş buldukları bu muhafazakârla aralarına ilkeli bir mesafe mi koymalıydılar? Magyar, Kiev’in AB üyeliğinin hızlandırılmasına karşıydı. Liberal entelektüeller ona güvenmiyordu; birçok kadın da hem eski eşinin suçlamaları yüzünden hem de kendisi, alametifarikası haline gelen güneş gözlükleriyle “manosfer”den gelmiş bir elçiyi andırdığı için ona mesafeli yaklaşıyordu. Bu arada Fidesz, Magyar’ı yok saymaya çalışmak ile ona çamur atmak arasında gidip geldi; bu da muhtemelen onun görünürlüğünü artırmaktan başka işe yaramadı.
Magyar, seçim bölgelerinin iktidarın lehine olacak şekilde düzenlendiğini ve bu düzende parçalı bir muhalefetin iktidara gelme şansının olmadığını görmüştü. Muhalefet partileri şehirlerde ne kadar güçlü olursa olsun, zaferin yolu kırsaldaki seçim çevrelerini kazanmaktan geçiyordu. Bu yüzden, önceki muhalefet figürlerinin hiçbir zaman ciddi biçimde denemediği bir şeyi yaptı: İki yıl boyunca yüzlerce köyü ziyaret etti; kimi zaman bir günde altı miting düzenledi. Böylece Fidesz yandaşlarının yerel basını kontrol etmesi sorununu aşabildi. Mitinglerinde belli bir formül izliyordu: Macar bayrağıyla sahneye çıkıyor, halk destanlarından ve şiirlerden alıntılar yaptığı –çoğu zaman dinleyicileriyle birlikte şiirleri okuduğu– bir konuşma yapıyor ve kalabalığa korkmamalarını söylüyordu. Sıradan yurttaşlar onu evlerinde ağırlıyor, arabalarıyla bir yerden bir yere götürüyordu. Özellikle gençler arasında Magyar’ın mesajına ve üslubuna güçlü bir karşılık oluştu. Gençler onu, eserleri 1848 Devrimi’ne ilham vermiş büyük ulusal şair Sándor Petőfi’ye benzetiyordu. Petőfi’nin meşhur “Şimdi ya da asla” dizesi Tisza’nın sloganına dönüştü; 1848’in sembollerine başvurmak, Orbán’ın yıkılması gereken feodal bir sistem kurduğu fikrini ima ediyordu.
Magyar, eski tarz yüz yüze siyaseti sosyal medyanın yaratıcı kullanımıyla birleştirdi: Bir yanda köylüler için bir şey yapan, büyük yazarları anan soylu siyasetçi imgesiyle 19. yüzyıl; öte yanda 21. yüzyıl. Fiziksel kampanya ile çevrimiçi kampanya birbirini besledi ve bunda Macar medya ortamının değişiyor olması da etkiliydi. Fidesz kontrolündeki geleneksel medya artık ölümcül derecede sıkıcıydı; buna karşılık genç gazeteciler, çoğu bağışlarla finanse edilen yeni çevrimiçi mecralar kuruyordu. Bunların arasında Partizán da vardı; ayrıca birinci sınıf araştırmacı gazetecilik yapan siteler ortaya çıkmıştı. Influencer’lar Magyar’ı destekledi ve Orbán’ın harekete geçirebildiğinden daha büyük kalabalıkların toplanmasına yardımcı oldu; üstelik Orbán’ın kalabalıkları çoğu zaman ancak birtakım maddi ödüller vaat ederek mobilize edebildiği düşünülüyordu. Nihayetinde muhalefet partilerinin çoğu aday çıkarmamaya karar verdi. Seçim yaklaştıkça Fidesz giderek daha çaresiz görünüyordu. Orbán, Magyar’ın yüksek kültür ile halk kültürünü birleştiren tarzına rapçilerle bir araya gelerek karşılık verdi; ayrıca parti tabanına sürekli meme paylaşmaya devam etmeleri talimatını verdi. İhbarcılar, hükümetin planladığı kirli oyunları ortaya çıkardı. Fidesz’in Magyar ile eski kız arkadaşına ait bir seks kasetini yayımlamaya hazırlandığı anlaşılıyordu, fakat Magyar hamle üstünlüğünü ele geçirdi ve hükümeti kendisine bir “bal tuzağı” kurmakla suçladı. Görünüşe bakılırsa Moskova’dan Orbán’a yardım etmek üzere Rus “siyasi teknoloji uzmanları” gönderilmişti. Seçimden bir hafta önce Sırbistan’daki Balkan Stream doğalgaz boru hattı yakınlarında patlayıcılar bulunduğu iddiası da pek inandırıcı değildi; bu iddia Orbán’a, sınıra asker konuşlandırma imkânı vermişti. Siyaset bilimci Gabriela Greilinger’in gözlemlediği gibi, Fidesz sanki düzgün kampanya yürütmeyi unutmuştu. Gün geçtikçe Orbán yenilmezlik aurasını kaybetti. 2022’de hâlâ işe yarayan şey –muhalefetin zaferinin genç Macar erkeklerin Ukrayna’da ölmeye gönderilmesi anlamına geleceğini söylemek– artık neredeyse hiç etkili olmuyordu. Putin’le yapılan görüşmeler ve J. D. Vance’in her zamanki beceriksizliğiyle Budapeşte’ye yaptığı ziyaret muhtemelen ters tepti; dışişleri bakanı Péter Szijjártó’nun Rus mevkidaşı Sergey Lavrov’dan talimat aldığı, onunla itaatkâr bir okul çocuğu gibi konuştuğu ve Moskova’ya gizli AB belgeleri göndermeyi teklif ettiği birkaç kayıt yayımlandı.
Seçim günü katılım %78,9 ile rekor düzeye ulaştı. Küçük köyler bile Fidesz’i terk etti; Tisza, kazanılabilecek 106 seçim çevresinin 93’ünü aldı. Seçmenler birlik mesajını açıkça almıştı; Orbán’ın babasına ait malikâneye “safari turları” düzenlenmiş, yolsuzluk karşıtı bir kahraman sayılan bağımsız milletvekili Ákos Hadházy bile koltuğunu Tisza’ya kaptırmıştı. Şiirsel adaletin bir başka örneği: Fidesz’in hâkim partiyi kayırmak için tasarladığı sistem, Tisza’ya Ulusal Meclis’te üçte iki çoğunluk sağladı. Magyar zafer konuşmasında, “Artık kimsenin yaptığının yanına kâr kaldığı bir ülke olmayacağız!” diye söz verdi; kalabalık da buna “Hapse!” sloganıyla karşılık verdi. Magyar, çalınmış varlıkları geri almak için bir kurum kurmak istiyor ve Fidesz’e bağlı isimlere Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’tan başlayarak istifa çağrısı yaptı. Sulyok ise bunu düşüneceğini söyledi. Hiç kuşkusuz bu isimler yakında, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etme bahanesiyle hukukun üstünlüğünün bizzat ihlal edildiğinden yakınmaya başlayacaklardır. Nitekim Kaczyński’nin Hukuk ve Adalet Partisi, 2023’te iktidarı kaybettikten sonra bu taktiği adeta kusursuzlaştırmıştı. Üstelik cumhurbaşkanı yasaları veto etme yetkisine sahip; görevden alınabilmesi için de hem parlamentonun hem de elbette Fidesz’in kontrolündeki anayasa mahkemesinin onayı gerekiyor.
Dışarıdan bakanlar, Magyar’ın zaferinden dersler çıkarmakta acele etti. Liberal milliyetçiliği savunan merkez siyasetçiler, Magyar’ın göç konusunda sert tutumuna –Macaristan’ın “çok katı pozisyonunu” sürdüreceğini vaat etmişti– ve kendisini bayrak propagandası yapmasına işaret ettiler. Oysa bu yorumlar, Magyar’ın kampanyasını sınır politikaları üzerine kurmadığını gözden kaçırıyor. Magyar yalnızca sıradan yurtsever sloganlara başvurmakla kalmadı; ülkenin gelenekleriyle kurduğu bağı anlatan, özenle örülmüş bir siyasi mitoloji de inşa etti. ABD’de Demokratlara verilen davetsiz akıllar ise çoğu kez basit bir öneriye indirgeniyor: yolsuzluk karşıtı bir kampanya yürütmek. Fakat apaçık yolsuzlukları teşhir etmek tek başına yeterli olsaydı, Fidesz daha 2018’de yenilmiş olurdu. Belirleyici olan, Tisza’nın kırsalda gerçek bir karşılık bulmasıydı; bu da çok daha büyük ülkelerde kolayca kopyalanabilecek bir strateji değil.
Çıkarılması gereken bir başka ders ise daha da zorlu. Siyaset bilimci Cas Mudde’nin belirttiği gibi, solcular ve liberaller Magyar’ı desteklerken bunu içlerine sindirmekte zorlandılar, ama demokrasinin yeniden tesisi için bu tercihi yaptılar. Başka yerlerde ise merkez sağ benzer fedakârlıkları yapmayı reddetti; aksine, liderleri aşırı sağla ittifaka giderek daha istekli hale geldi. Bugün pek çok muhafazakâr, Orbán’ın otokrat sayılamayacağını, çünkü bir seçimi kaybedip yenilgiyi kabul ettiğini söylüyor. Oysa Fidesz’in kurduğu türden bir sistemde –siyaset bilimcilerin “rekabetçi otoriterlik” dediği düzende– seçimler tamamen adil değildir, ama tamamen göstermelik de değildir. Böyle rejimlerde otoriterlerin yenilgiye uğraması imkânsız değildir.
Macar liberallerinin ve solcularının yaptıkları tercihten pişman olup olmayacaklarını zaman gösterecek. Ulusal Meclis’te artık sol eğilimli partilerin hiçbirinden tek bir milletvekili yok. Öte yandan, muhalefette yalnızca Fidesz ile onun da daha sağındaki Mi Hazánk olduğuna göre, Magyar’ın sağa kayması için ortada belirgin bir neden de yok. Bir de Tisza’nın nasıl gelişeceği sorusu var: Yeni partiler kuran başka karizmatik liderler, rakiplerinin yükselmesine izin vermek şöyle dursun, kendi üyelerinin sahici katılımına imkân tanıyan yapılar oluşturmakta dahi pek başarılı olamadılar – Macron ya da Farage’ı düşünmek yeterli.
Magyar’ın zaferinin uluslararası aşırı sağa indirilmiş bir darbe olduğu fikri biraz zorlama. Kendi ülkeleri dışındaki seçimler çoğu insanın pek umurunda değil; “popülist dalga”nın sözde ilerlediği ya da geri çekildiği üzerine spekülasyon yapmak, çok zayıf bir analiz türü. Yine de aşırı sağcı entelektüellerin Budapeşte’yi artık eskisi kadar misafirperver bulmayacağı açık. Magyar, vergi mükelleflerinin parasının MCC gibi kurumlara ve daha da vahimi, Amerikan muhafazakârlarının festivali CPAC’in Macaristan ayağına aktarılmasına izin verilmeyeceğini açıkça söyledi. Bazı Trumpçılar bundan rahatsız olacaktır; Trump’ın kendisi ise o kadar da rahatsız olmayabilir. Putin’in aksine Trump, Orbán’a hiçbir zaman gerçek bir maddi destek sağlamadı; ona sadıkmış gibi görünmeye de pek yanaşmadı. Hatta dar kesim takım elbiseli daha genç bir adama olumlu yaklaşmaya açık bile olabilir: Zohran Mamdani’de bunun işe yaradığını görmüştü.
İngilizceden çeviren: Barış Özkul





