Otoriterliğin Kentleşmeyle Sınanması: Orban’dan Urban’a, Şehirden Kente bir Siyaset Dersi

Bir başka ülkenin seçimleri çoğu zaman kendi bağlamından koparılarak okunur. Uluslararası basın ve akademik tartışmalar, Macaristan’daki gibi kritik seçimleri genellikle jeopolitik dengeler, dış politika yönelimleri ya da ideolojik saflaşmalar üzerinden değerlendirir: Hangi blok güçleniyor, hangi lider zayıflıyor, hangi ülke hangi eksene yaklaşıyor? Bu tür okumalar elbette önemlidir. Ancak, yine de çoğu zaman daha derinde işleyen bir dönüşümü, devletin örgütlenme biçimi ile toplumun mekânsal dönüşümü arasındaki gerilimi görünmez kılar.

Henüz yirmi birinci yüzyıl kentleşmesiyle tam olarak yüzleşemediğimiz bir dünyada, yirminci yüzyılın iktidar aygıtlarının yeni mekânsal örüntülerle yaşadığı çelişkiyi anlamak için Macaristan öğretici bir örnek sunuyor. 2010’dan bu yana Fidesz’in kurduğu merkeziyetçi düzen, uzun süre kırsal ve küçük kent tabanındaki sadakat ağlarıyla ayakta kaldı. Ancak son yıllarda hem Budapeşte’de hem de giderek daha fazla kent merkezinde biriken hoşnutsuzluk, bu modelin sınırlarını açığa çıkardı. 2024 Avrupa Parlamentosu ve yerel seçimleri bu sınırı görünür kıldı. 12 Nisan 2026 genel seçimleri ise onu Macaristan siyasetinin ana meselesi haline getirdi. Resmî sonuçları derleyen IFES verilerine göre Péter Magyar’ın Tisza Partisi 199 sandalyeli parlamentoda 141 sandalye kazanırken Fidesz-KDNP 52 sandalyeye geriledi.

Bu sonuç yalnızca Orbán’ın yenilgisi ya da muhalefetin başarısı olarak okunmamalı. Daha derindeki soru şudur: Kentleşen toplumlar nasıl bir yönetim biçimi talep eder? Bugün siyasal sistemleri ideolojik rekabet kadar kentleşmenin yarattığı yeni toplumsal yapı da sınıyor. Kentleşme, sadece nüfusun şehirlerde yoğunlaşması anlamına gelmez. Ekonomik ilişkilerin, gündelik hayat pratiklerinin, beklentilerin ve kolektif hareket imkânlarının yeniden örgütlenmesini de içerir. Buna karşılık devlet sistemleri –özellikle merkeziyetçi ve otoriter eğilimler taşıyanlar– bu dönüşüme aynı hızla uyum sağlayamaz. Ortaya çıkan şey, klasik anlamda bir siyasal krizden çok yapısal bir uyumsuzluktur: mekân değişir, fakat yönetim mantığı aynı kalır.

Bu çerçevede küçük bir kelime benzerliği düşündüğümüzden daha anlamlı bir kapı aralar: Viktor Orbán ile İngilizcedeki urban arasındaki ses yakınlığı. İlk bakışta rastlantısal görünen bu benzerlik, daha köklü bir ayrımın izini sürmeye imkân verir. Batı düşüncesinde urbanus ile civitas, Fransızcada urbain ile ville, Türkçede ise kent ile şehir arasındaki ayrımlar basit dilsel farkların ötesine geçer ve farklı toplumsal örgütlenme biçimlerine işaret eder. “Şehir” ya da civitas, sınırları tanımlı, yönetilebilir ve siyasal iktidarın kendi medeniyet tahayyülü içinde kavradığı bir mekânı ima ederken “kent” ya da urban ise bu sınırları aşan, maddi ilişkiler ağıyla örülü, çoğul ve dinamik bir toplumsal durumu anlatır. Orbán adının Macarcadaki yerleşik/şehirli çağrışımı da bu açıdan ironiktir. Biraz kışkırtıcı biçimde söylersek, 2026’da Orbán ile birlikte onun temsil ettiği eski siyaset yeni kentsel gerçekliğe yenilmiştir.

Kentsel Toplumun Yeni Gerçekliği

Bugünün kentlerini anlamak için klasik kentleşme anlatılarının yeterli olmadığı uzun süredir dile getiriliyor. Sanayi sonrası dönüşüm, küreselleşme ve dijitalleşme ile kentler büyümenin ötesinde niteliksel olarak farklı bir toplumsal biçim haline geldi. Manuel Castells’in ağ toplumu kavramıyla işaret ettiği üzere kentler artık üretim ve yerleşim mekânı olmanın ötesinde veri akışlarının, finansal ilişkilerin, kültürel etkileşimlerin ve politik mobilizasyonun kesiştiği düğüm noktalarıdır. Bu durum kentli bireyin hayatını çok katmanlı hale getirirken sorunları da birbirine katar. Konut, barınma ihtiyacının yanında finansallaşmanın, mülkiyet rejiminin ve sınıfsal ayrışmanın düğümüdür. Ulaşım altyapıyı aşar, zamanın, mekânsal erişimin ve yaşam kalitesinin örgütlenmesine dönüşür. Kamusal alan da park ya da meydan olmanın ötesinde görünürlük, temsil ve katılım meselesi haline gelir. Henri Lefebvre’in “kentsel toplum” tartışması tam da bu nedenle bugün hâlâ açıklayıcıdır. Lefebvre’e göre kentleşme, belirli bir yerleşim biçiminin yayılmasından ibaret değildir. Toplumun bütününün kentsel ilişkiler tarafından yeniden kurulmasıdır. Bu bakış, Macaristan gibi örnekleri seçim aritmetiğine sıkıştırmadan, gündelik hayatın dönüşümüyle birlikte okumamıza olanak tanır.

Kentsel sistemler bu dönüşümde yeni olanaklara kavuşuyor gibi görünse de bu yeni olanaklar eşitsizliklerin ortadan kalktığı bir tablo yaratmadı. Aksine, kentleşme süreci yeni mülksüzleşme biçimleri üretti. David Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramıyla anlattığı süreç, özellikle konut piyasalarının finansallaşması, kira artışları ve kentsel dönüşüm baskısı üzerinden kentlerde görünür hale geldi. Kentte tutunmak, özellikle gençler ve orta gelir grupları için giderek zorlaşıyor. Kentli birey bir yandan küresel dünyanın parçası olurken, diğer yandan kendi kentinde yerinden edilme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu çelişki gündelik hayatın her alanında hissediliyor: artan kiralarda, uzayan ulaşım sürelerinde, daralan kamusal alanlarda ve güvencesizleşen yaşam koşullarında.

Bu hoşnutsuzluk geçici ya da konjonktürel değildir. Kentleşmenin bugünkü biçiminin ürettiği yapısal bir sonuçtur. Bu nedenle farklı siyasal bağlamlarda benzer tepkilerin ortaya çıkması tesadüf sayılamaz. Kentleşmenin belirli bir aşamasına ulaşan toplumlarda, gündelik hayatın bu birikimi kaçınılmaz olarak siyasal alana taşınır. Macaristan da bu sürecin dışında değildir. Eurostat ve OECD verileri, son yıllarda Macaristan’da enflasyonun, konut fiyatlarının ve yaşam maliyetlerinin hane halkları üzerinde ciddi baskı oluşturduğunu gösteriyor. Fakat verilerin ötesinde asıl önemli olan bu baskının nasıl deneyimlendiğidir. Kentli birey için barınma, ulaşım ve hizmetlere erişim soyut ekonomik göstergelerden çok gündelik hayatın doğrudan parçasıdır.

Macaristan: Kentsel Gerilimin Siyasal İfadesi

Macaristan, kentleşmenin ürettiği toplumsal gerilimler ile merkeziyetçi bir siyasal düzen arasındaki uyumsuzluğun nasıl birikebildiğini gösteriyor. Son on altı yılda Fidesz iktidarı güçlü bir merkezileşme stratejisi izledi. Bu strateji siyasal kurumlarla birlikte mekânsal ilişkileri de yeniden düzenledi. Kamu kaynaklarının dağılımı, yatırım kararları, yerel yönetimlerin mali kapasitesi ve altyapı öncelikleri merkezî siyasal sadakat ağlarıyla iç içe geçti. OSCE/ODIHR’in 2022 seçimlerine ilişkin raporu, seçimlerin teknik olarak rekabetçi görünmesine rağmen iktidar ile devlet kaynakları arasındaki örtüşmenin, medya dengesizliğinin ve kampanya koşullarındaki eşitsizliğin seçmenlerin gerçek tercih yapma imkânını sınırladığını vurgulamıştı.

Bu model bir süre istikrar üretmiş göründü. Fidesz, kırsal alanlarda ve küçük yerleşimlerde güçlü bağlar kurdu. Ulusal egemenlik, aile, güvenlik ve kültürel muhafazakârlık etrafında etkili bir siyasal hikâye inşa etti. Ancak aynı model, kentleşmenin yarattığı karmaşık talepler karşısında giderek daha sınırlı hale geldi. Bu sınırların en açık biçimde görüldüğü yer Budapeşte oldu. Başkent, ülkenin ekonomik, kültürel ve demografik dönüşümünün merkezi haline gelirken, bu dönüşümün çelişkilerini de yoğunlaştırdı. Hizmet sektörü, finans, turizm ve yaratıcı endüstriler üzerinden büyüyen Budapeşte, aynı zamanda konut krizinin, yaşam maliyetindeki artışın ve mekânsal eşitsizliklerin en görünür olduğu yerlerden biri haline geldi.

Konut piyasası bu eşitsizliklerin merkezinde yer alıyor. Fiyat ve kira artışları, özellikle gençler ve orta gelir grupları için kentte kalabilmeyi zorlaştırdı. Mesele artık gelir düzeyinin ötesinde, o kentte yaşamaya devam edip edememe meselesidir. Benzer biçimde ulaşım ve mekânsal erişim sorunları da gündelik hayatın temel gerilim alanlarından biri haline geldi. Kent büyüdükçe iş, konut ve kamusal hizmetler arasındaki mesafeler artıyor. Gündelik yaşam daha fazla planlama, zaman ve uyum gerektiriyor. Bu baskı her zaman doğrudan siyasal talebe dönüşmeyebilir. Fakat genel bir memnuniyetsizlik iklimi üretir.

Macaristan örneğinde belirleyici olan, bu sorunların varlığı kadar onlara verilen kurumsal yanıtın sınırlılığıdır. Merkeziyetçi yönetim modeli, çok katmanlı kentsel sorunlara esnek ve yerel çözümler üretmekte zorlandı. Özellikle muhalefetin yönettiği belediyeler ile merkezî hükümet arasındaki gerilim, bu sınırlılığı belirginleştirdi. Budapeşte Belediye Başkanı Gergely Karácsony’nin 2019’da muhalefet adayı olarak seçilmesi ve 2024’te çok dar bir farkla yeniden kazanması, başkentin siyasal yöneliminin Fidesz’in ulusal anlatısıyla tam olarak örtüşmediğini göstermişti. Yerel yönetimlerin mali ve idari kapasitesinin kısıtlanması ise kentli toplumun taleplerinin karşılanmasını zorlaştırdı.

Gergely Karácsony

2024 seçimleri bu gerilimin ilk büyük işaretini verdi. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fidesz birinci parti kalmasına rağmen tarihinin en düşük Avrupa seçimi performanslarından birini sergiledi. Péter Magyar’ın kısa süre önce kurulan Tisza Partisi ise beklenmedik biçimde ikinci sıraya yerleşti. Aynı gün yapılan yerel seçimler, özellikle büyük kentlerde muhalefetin ve yeni siyasal arayışların hâlâ güçlü olduğunu gösterdi. 2026 genel seçimlerinde Tisza’nın başarısı bu nedenle birdenbire ortaya çıkmış bir dalga değil, daha önce yerel düzeyde görünür hale gelen birikimin ulusal siyasete taşınmasıydı.

Bu noktada Tisza’nın zaferini lider değişimi isteğine indirgemek eksik kalır. Elbette yolsuzluk iddiaları, ekonomik yavaşlama, enflasyon, kamu hizmetlerine ilişkin memnuniyetsizlik ve Fidesz’in yıpranması sonucu belirledi. Fakat bu unsurları birbirine bağlayan zemin, kentli toplumun yeni beklenti yapısıdır. Daha şeffaf, daha hesap verebilir, daha yerel ihtiyaçlara duyarlı ve daha az ideolojik bir yönetim talebi, özellikle kentli seçmenler arasında güç kazandı. Orbán’ın siyasal dili uzun süre ulusal egemenlik, dış tehdit ve kültürel savunma ekseninde etkili oldu. Fakat kira, ulaşım, sağlık hizmeti, eğitim, ücret ve yerel yönetim kapasitesi gibi meseleler gündelik hayatı belirlediğinde bu dilin açıklama gücü zayıfladı.

Dolayısıyla Macaristan seçimlerini iktidar-muhalefet karşıtlığıyla sınırlamadan, otoriter merkezîleşme ile kentsel karmaşıklık arasındaki gerilim içinde okumak gerekir. Fidesz’in yenilgisi, kentleşmenin siyasal sistemleri dönüştürme kapasitesinin görünür hale geldiği bir eşiktir. Bu, kentli seçmenin otomatik olarak demokratikleşme talep ettiği anlamına gelmez. Kentler de dışlayıcı, eşitsiz ve otoriter eğilimler üretebilir. Buna karşılık kentli gündelik hayatın çoğulluğu, tek merkezli ve homojenleştirici siyasal modelleri daha fazla zorlar. Macaristan’da olan da budur.

Otoriterliğin Açmazı

Bugün dünya siyaseti sertleşen bir jeopolitik iklimin içinden geçiyor. Savaşlar, bölgesel çatışmalar, ekonomik kırılganlıklar ve küresel rekabet, birçok ülkede daha merkeziyetçi ve daha otoriter yönetim biçimlerine yönelimi hızlandırıyor. Bu yönelim çoğu zaman zorunluluk gibi sunuluyor: belirsizlik karşısında güçlü devlet, hızlı karar alma, sıkı kontrol. Ancak bu anlatının gözden kaçırdığı gerçek siyasal olduğu kadar mekânsaldır. Kentleşme, merkeziyetçi iktidarın yönetmek istediği toplumu değiştirir. Toplumsal ilişkiler karmaşıklaşır, beklentiler çeşitlenir, gündelik hayat çok katmanlı hale gelir. Böyle bir yapı, doğası gereği tek yönlü yönetim biçimleriyle gerilim üretir. Macaristan’da uzun süre işleyen merkeziyetçi model, belirli bir aşamadan sonra kentleşmenin ürettiği toplumsal dinamiklere yanıt veremez hale geldi. Konut, ulaşım, yaşam maliyeti, kamusal hizmetlere erişim ve katılım talepleri gibi alanlarda biriken sorunlar siyasal tercihlere yansıdı. Bu nedenle seçim sonucu, tekil bir siyasal kırılmadan çok daha derin bir yapısal uyumsuzluğun dışavurumu olarak okunmalıdır.

Bu tür bir gerilim karşısında siyasal sistemlerin önünde iki yol vardır. İlki, kentleşmenin yarattığı karmaşıklığı tanımak ve buna uygun yeni yönetişim biçimleri geliştirmektir. Bu yol daha esnek, çok katmanlı, katılımcı ve yerel ihtiyaçlara duyarlı bir siyasal düzen gerektirir. İkincisi ise bu karmaşıklığı bastırmaya çalışmaktır. Bu da toplumsal talepleri daha sıkı kontrol altına almak, yerel yönetimleri zayıflatmak, medyayı ve kamusal tartışmayı daraltmak, kısacası daha kapalı bir siyasal yapı kurmak anlamına gelir. İkinci yol kısa vadede etkili görünebilir. Fakat kendi içinde bir açmaz barındırır. Kentleşmenin ürettiği toplumsal yapı ortadan kalkmaz, yalnızca bastırılır. Bastırma arttıkça daha sert araçlara ihtiyaç duyulur. Siyasal alan daraldıkça taleplerin ifade kanalları kapanır. Ancak bu talepler kaybolmaz, daha derin bir birikim üretir. Rekabetçi otoriterlikten daha katı otoriterlik biçimlerine geçiş ihtimali de tam burada belirir. Otoriterlik kendi sınırını hem muhalefetin direnciyle hem de yönetmeye çalıştığı toplumun dönüşümüyle karşılaşarak bulur.

Macaristan bu sınırın görünür hale geldiği örneklerden biridir. Fakat mesele Macaristan’la sınırlı değildir. Kentleşmenin belirli bir düzeye ulaştığı her yerde benzer gerilimler farklı yoğunluklarda ortaya çıkabilir. Bu nedenle otoriterliğin yükselişi üzerine yapılan tartışmaları yeniden düşünmek gerekir. Mesele, otoriterliğin güçlenip güçlenmediği sorusunun ötesine geçer. Asıl mesele, bu yönetim biçimlerinin hangi toplumsal zeminde ne kadar sürdürülebilir olduğudur. Daha da önemlisi, bu sınırlar teorik değildir. Gündelik hayatın içinde, kira sözleşmelerinde, ulaşım hatlarında, okul ve hastane kuyruklarında, kamusal alanlarda her gün yeniden üretilir. Bu nedenle kentleşme siyasal sistemler için arka plan olmaktan çıkar, doğrudan belirleyici bir faktöre dönüşür. İçinde bulunduğumuz dönemi anlamak için jeopolitik haritalara bakmak kadar, kentlerin iç dinamiklerine de bakmak gerekir. Çünkü siyaset artık yalnızca parlamentolarda, parti merkezlerinde ya da uluslararası zirvelerde şekillenmiyor. Sokaklar, mahalleler ve kent ağları da siyasal alanın parçası haline geliyor.

Macaristan örneği bize şunu açık biçimde gösteriyor: Kentleşmenin yarattığı toplumsal gerçeklikle uyum sağlayamayan hiçbir siyasal model uzun vadede istikrarlı kalamaz. Belki de asıl soru artık şudur: Kentleşen toplumlar, ne tür bir siyasal düzenle yaşayabilir? Bu sorunun yanıtı Macaristan için olduğu kadar benzer gerilimleri sessizce biriktiren tüm toplumlar için de belirleyici olacaktır.


Kaynakça

Castells, Manuel. The Rise of the Network Society. 2. baskı. Wiley-Blackwell, 2010.

European Parliament. 2024 European Election Results: Hungary. 2024.

Eurostat. House Price Index ve Harmonised Index of Consumer Prices veri setleri.

Harvey, David. The New Imperialism. Oxford University Press, 2003.

Harvey, David. Rebel Cities: From the Right to the City to the Urban Revolution. Verso, 2012.

IFES Election Guide. Elections: Hungarian National Assembly 2026 General. Sonuçlar 26 Mayıs 2026’da güncellenmiştir.

Lefebvre, Henri. The Urban Revolution. Çev. Robert Bononno. University of Minnesota Press, 2003.

Lefebvre, Henri. Writings on Cities. Çev. Eleonore Kofman ve Elizabeth Lebas. Blackwell, 1996.

Macaristan Ulusal Seçim Ofisi. 2019 ve 2024 Budapeşte belediye başkanlığı seçim sonuçları. 9 Haziran 2024 Avrupa Parlamentosu ve yerel seçim sonuçları. 12 Nisan 2026 parlamento seçimleri sonuçları.

OECD. Housing Market ve Affordable Housing Database göstergeleri.

OSCE/ODIHR. Hungary, Parliamentary Elections and Referendum, 3 April 2022: Final Report. 29 Temmuz 2022.