Türkiye solu, uzun bir süredir, acil gündemler ve seçimler mazeretiyle, CHP’ye verdiği ‘stratejik’ desteği sorgulamaktan uzaklaştı. CHP ise, salt iktidar ve Erdoğan karşıtlığı üzerinden koşulsuz bir sol desteği arkasına alırken, söylem düzeyinde dahi pek az sol politika vurgusunda bulunuyor.
Muhalefet ve potansiyellerini, CHP’nin statükocu hattına teslim eden sol, bugün teorik üretim, örgütlenme ve alternatif hat yaratma açısından derin bir kuraklık yaşıyor.
‘Solun yüzdesi kaç ki, büyük siyaset sahnesinde boy göstersin?’ diyen ve siyaseti gazeteci, anketçi ya da esnaf mantığıyla okuyan ortalama bakışı bir kenara bırakabiliriz. Burada nicelikten değil, solun niteliksel ağırlığından, yani kendi var olma, siyaset yapma ve siyasete katılma biçiminden bahsediyoruz. Fakat mesele, solun kendisinin de bu ortalama bakışa kapılarak, nicelik uğruna niteliği feda etmesi. Üstelik siyasal alanda en güçlü olduğu dönemlerde dahi bu tutumu takınması. Örneğin, Gezi gibi bir toplumsal yükselişten sonra bile sol, hemen ardından gelen yerel seçimlerde, 30 Mart 2014’te CHP’nin aday olarak gösterdiği Mustafa Sarıgül’ü desteklemekte beis görmedi. Gezi’de yükselen büyük değişim talebi yok sayılarak, neoliberal kentleşme politikalarını yürüten, piyasacı ve eril bir figür öne çıkarıldı. Sol, en azından Gezi’yle yükselen toplumsal dalgayı arkasına alarak, burada temsil bulan ekolojik ve kamusal kent siyasetine uygun bir aday göstermesi konusunda CHP’ye baskı yapabilirdi. Fakat nitel, nicele feda edildi ve CHP’nin dümen suyuna gidildi.
Sol, yalnızca Gezi’den sonra değil, 2016-2017’den itibaren farklı seçimlerde CHP’ye hiçbir şerh koymadan destek vermeye devam etti. Bu süreçte, solun siyasal ufku gittikçe seçimlere hapsolurken, kendi sözünü ve programını üretme kapasitesi zayıfladı. Böyle olunca, CHP’nin muhalefet yapma tarzına razı gelmek zorunda kaldı ve farklı türlü bir muhalefet pratiği kurma arayışına giremedi.
Bağımsız bir sol muhalefet pratiği illa rakamsal anlamda bir temsiliyet göstermek zorunda değil. Gezi’de olduğu gibi sembolik ve hegemonik bir ağırlık taşıyabilir ve böylece CHP’nin öncülük ettiği statükocu muhalefet tarzını etkilemeye çalışabilirdi. Çünkü iktidarın ağır siyasal hamleleri karşısında, CHP parti tabanı da dahil olmak üzere geniş kesimler, sergilenen muhalefet tarzından hoşnut olmadılar. İktidar karşısında yeterli kararlılığı ve direnci göstermemesi nedeniyle var olan muhalefet tarzına eleştirel yaklaştılar.[1]
İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alınmasıyla, Saraçhane’de başlayan kitlesel gösterilerin öncüsünün üniversiteli gençler olması ve süreç boyunca da protestoların taban inisiyatifiyle sürmesi tesadüf değildi. CHP burada da pasif, sınırlayıcı ve kitlelere karşı güvensiz bir tutum aldı. Protestolar kendiliğinden sönümlenirken, CHP toplumsal öfke ve isyanı kanalize edecek siyasal bir alan açmadı. Sol ise, heterojen ve milliyetçi refleksleri baskın bir kitleye öncülük edecek ölçüde ne örgütlü bir güce ne de siyasal bir ağırlığa sahipti.
Son on yıldır, CHP’nin statükocu siyaset tarzı Türkiye siyasetinde belirleyici olurken, sol da giderek bu hattın gölgesinde kaldı. Bugün CHP’nin krizini gündemine alan ve kendisine görev edinen sol ise, kendi varoluşsal krizi karşısında kafasını kuma gömmüş durumda. Kuşkusuz, tüm bu süreçlerin farklı koşulları, nedenleri ve zorunlulukları var. Fakat en azından sol içi tartışmaları, eleştiri ve özeleştiri süreçlerini konuşmaya teşvik etmek açısından birkaç noktaya daha değinilebilir.
***
Sol, gerek iktidara karşı dururken gerek muhalefet oluşturmaya çalışırken, siyaseti kişi kültleri ve liderler üzerinden okuyan bir hatta savruluyor. Böylece Erdoğan karşıtlığı kendi başına muhalifliğin yeter şartı görülüyor ve CHP de sorgulanmadan destekleniyor.
Oysa Türkiye’deki rejim değişikliğini yalnızca kişi kültü üzerinden okumak, onu lider psikolojisine ya da kişisel özelliklere indirgemek ciddi bir çıkmaz yaratıyor. Çünkü bu yaklaşım, rejime karşı geliştirilen muhalefet stratejisinin de aynı ölçüde lider merkezli bir hatta sıkışmasına yol açıyor. Oysa bu, sol siyaset geleneği açısından da zayıf bir siyasal perspektifi beraberinde getiriyor.
Sol, Türkiye’de ve diğer coğrafyalarda, çok daha köklü ve zengin bir siyasal teorik ve politik bagaja sahip. Örneğin sosyalistler ve Komünist Enternasyonal, faşizmin yükselişini Hitler ya da Mussolini’ye bağlayan yaklaşımlardan farklı olarak, çok daha tarihsel, yapısal ve stratejik açıklamalar geliştirdiler. Bu yaklaşımlar; devlet yapıları, tekelci kapitalizm, sömürgecilik, sivil toplum ağları, parti yapıları ve programları, sınıf çelişkileri, hegemonya mekanizmaları ile devrim-karşı devrim dinamiklerini içeriyor; ayrıca savaş ve ekonomik kriz konjonktürünü de bu çerçeveye dâhil ediyordu. Mesele, faşizm karşısında muhalefetin başına geçecek “iyi bir lider” bulmak değildi. Faşizme karşı nasıl bir siyasal hat kurulacağı ve var olma mücadelesiydi.
Türkiye’deki rejimin karakterini anlamak da yalnızca Erdoğan’a ve iktidara odaklanmakla mümkün değildir. Devlet aygıtı, bürokrasi, ana-akım partiler, güvenlik ve savaş politikaları, Kürt meselesinin Türkiye ve Ortadoğu’daki boyutları, egemen ideolojik paradigmalar, sermaye birikim rejiminin ihtiyaçları ve büyük güçler arasındaki hegemonya mücadeleleri bu denklemin parçalarıdır. Erdoğan rejiminin konsolidasyonu ekonomik ve siyasal krizlerin derinleştiği, savaş politikalarının yaygınlaştığı; yeni sağın, milliyetçiliğin, göçmen karşıtlığının ve otoriter eğilimlerin güç kazandığı uluslararası konjonktürden bağımsız da düşünülemez.
Bu nedenle rejimin karakterini ve ona karşı geliştirilecek mücadele hattını, kişi kültlerine ve lider figürlerine indirgemek, kısa vadeli hesapların ötesinde ciddi bir siyasal miyopluk yaratıyor. Parlamenter sisteme dönüş tartışmalarının rafa kaldırılması ve başkanlık adaylığı meselesinin tüm siyasal gündemi belirlemesi de bunun bir uzantısı.
Böylece CHP, yalnızca Erdoğan ve rejim karşıtlığı üzerinden, kendi siyasal pratiğini ve politikalarını dönüştürme ihtiyacı duymadan geniş bir destek elde ediyor; solun önemli bir bölümü ise bu yönelime eklemlenmiş oluyor.
Üstelik kimi sol bileşenler, lider tartışmaları üzerinden burun kıvırdıkları kimlikçiliğe kendileri savruluyor. CHP muhalefeti çoğu zaman liderlerin kimliği ve kişiliği üzerinden mazur görülüyor. Kürt ve Kadın Hareketi söz konusu olduğunda ise ‘kimlik siyaseti’ne mesafe koymak meşru bir kılıfa dönüşüyor. Sanki sınıf oluşum süreçleri, sınıfsal eşitsizlikler ve sermaye birikimi; etnisite, ırk ve cinsiyetten bağımsızmış gibi ele alınıyor ve yapay bir sınıf-kimlik ayrımı yapılıyor. Daha vahimi ise, Türkiye’deki kadın ve Kürt hareketlerinin biriktirdiği deneyimden ve siyasal mücadeleye sunabileceği katkılardan uzaklaşılmış oluyor.
Sonuçta kişi kültleri, karakterleri ve kimlikleri üzerine odaklanan siyasal paradigmalar siyasal perspektifi ve stratejileri daraltırken, solun birtakım bileşenleri de bu rüzgâra kapılıyor.
***
CHP siyasal pratiğiyle, en az iktidar kadar, Türkiye siyasetinin güzergâhını belirleyen aktörlerden biri. Gelinen noktada her şeyi tek başına gerçekleştiren kadir-i mutlak bir iktidar ve rejim yok. CHP de statükocu çizgisiyle bu sürecin temel aktörlerinden biri.
2016’da TBMM’de Demirtaş ve birçok milletvekilinin dokunulmazlıkları CHP’nin oylarıyla kaldırıldı. Başkanlık sistemini getiren, 16 Nisan 2017 Anayasa Değişikliği Referandumu, iktidarın en ağır politik darbelerinden biri olmasına rağmen, CHP böylesi bir politik darbeye eşdeğer bir duruş katiyen göstermedi. Oysa Hayır Kampanyaları yükselmiş; İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde, Üsküdar gibi sembolik önemi olan ilçelerde iktidar kaybetmişti. Fakat YSK protestolarına ve mühürsüz oy pusulası tartışmalarına rağmen, CHP sözcüleri çeşitli kınamalarda bulunmakla yetindiler.
Referandum öncesi ve sonrasında toplumsal alanda oluşan büyük hoşnutsuzluk, endişe ve öfke yok sayıldı. Oysa referandum öncesinde 20 Temmuz’da Suruç ve 10 Ekim’de Ankara katliamları olmuş, Cizre’de çatışmalar başlamış, OHAL ilan edilmiş, HDP milletvekilleri tutuklanmıştı. Rejim değişikliği, bombaların ve hukuksuzluğun gölgesinde gerçekleşirken, CHP aynı sorumlulukta ve aciliyette hareket etmedi. Geniş toplumsal kesimler ‘bu kabul edilemez, şimdi ne olacak?’ diye beklerken, CHP referandumu işaret etti, mücadeleyi bir sonraki seçime havale etti.
CHP, 24 Haziran 2018 seçimlerindeyse, Millet İttifakı bileşenleriyle (HDP’yi dışarıda bırakarak), geniş toplumsal kesimlere ‘bu kez gidecekler’ söylemini ‘pazarladı’. Elbette ki siyasi bir değişimin gereklerini, ne yerel çalışmalarda ne de genel kampanyalarda ördü.
Neticede 2018 seçimleri de büyük bir hezimet yarattı. Fakat bu hezimet, 2023 yılı seçimlerinde yaşanan büyük moral toplumsal çöküşün gölgesinde kaldı. Anket firmaları ve CHP’nin öncülüğünde yaratılan suni havayla, kitlelere bu kez değişimin gerçekten olacağı propagandası yapıldı. Fakat cumhurbaşkanlığı ilk tur seçimleri büyük bir moral şok dalgası yarattı. Sonrasında ise bu refleks yerini moral çöküşe bıraktı.
CHP toplumsal alandaki kolektif tepkileri ve duyguları massederek sürekli statükocu bir kanal içine hapsetti.
***
CHP, parti yapısı, siyasal kültürü, politika üretme biçimi ve devlet içindeki tarihsel konumlanışı nedeniyle statükonun önemli taşıyıcılarından biri.[2] İtirazı da temelde mevcut düzen ve onun işleyişine değil, daha çok bu düzeni yöneten belirli aktörlere yönelik. CHP’nin “değişim” söylemi büyük ölçüde Erdoğan rejiminin sonlanmasına dayanıyor. Ancak bunun ötesinde, hangi siyasal ilkeler doğrultusunda, hangi toplumsal taleplere dayanarak ve hangi yapısal dönüşümler aracılığıyla bir değişim hedeflediği muğlak. Post-Erdoğan tartışmalarına rağmen başkanlık sisteminin kaldırılıp kaldırılmayacağı dahi belli değil.
Son on yıldır, CHP ciddi hiçbir muhalefet pratiği göstermedi. Toplumsal talepleri, siyasal ufku ve motivasyonu sandıklara ve liderlik tartışmalarına hapsetti. Sadece seçim merkezli bir siyaset güderek, kitlelerin oy vermek dışında irade ve öznellik gösterecekleri siyasal alanlar yaratmadı. Kitlesel hoşnutsuzluk ve talepleri önce bekletti, ardından mücadele “anı” olarak bir sonraki seçimleri hedef gösterdi. Seçim günlerinde ise ya kurtuluş ya kıyamet havası yarattı. Sonuçlar hezimetle sonuçlanınca da hiçbir sorumluluk almadan ve özeleştiri vermeden, bir sonraki seçimleri işaret etti.
Türkiye’de rejim seçimlerde sürekli oy kaybederken ve toplumsal meşruiyeti daralırken, güvenlik-baskı aygıtlarıyla iktidarını sürdürürken buna denk muhalefet yükselemiyor. CHP statükoculuğuyla, toplumsal değişime yol açabilecek potansiyellere mahal vermiyor. Milyonlarca insanın hayatını etkileyecek siyasal kararlar karşısında sokaktan, meydanlardan ve toplumsal örgütlenme kanallarını güçlendirmekten imtina etti. Çünkü idmanlı olduğu sahalar oralar değil. Siyaseti bildiği sularda, yani kitlelerin söz sahibi olmadığı gizli diploması müzakerelerine, bürokrasi odalarına ve pazarlıklara çekiyor. Gerçek bir değişimdense, devlet alanı içindeki iktidar-güç savaşlarında bildiği sopayı yemeyi tercih etti ve ediyor.
Statükocu muhalefetin gölgesinde kitleler suskunluğu öğreniyor. Oysa gündelik hayatın içine nüfuz eden siyasal örgütlenmelere ihtiyaç var. Siyaseti seçimlere indirgemeden, uzun erimli ve gündelik yaşama yayılan bir faaliyet olarak düşünmek; mücadeleyi de somut talepler üzerinden kurmak farklı bir siyasallaşma ufku gerektiriyor. Solun kök salacağı ve kendi ilkeleriyle örgütlenmesini kuracağı zeminler de tam olarak buralar.
[1] Doğan, Sevinç. (2018). KONDA Seçmen Kümeleri: CHP Seçmenleri.
[2] Doğan, Sevinç (2023). Statükocu partiler, seçim fetişizmi ve siyasal öznelliğin pasifizasyonu. Birikim, Sayı 410–411 (Haziran–Temmuz 2023).





