Anti-İnsan Hakları olarak NATO

NATO bir anti-İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB) organizasyonudur. NATO güvenlik konsepti üzerine inşa edilirken İHEB evrensel hak ve özgürlüklerini yani barış ilkesi temelinde şekillenmiştir.

Bu yazı kapsamında NATO ile insan hakları ilkeleri arasındaki bazı ihtilaflı hususları ele almaya çalışacağım. Mesele bu yazının kısıtlı alanında ele alacağımdan çok daha komplike. O nedenle, yazıyı böylesi fikrî tartışmalara giriş niteliğinde değerlendirmek iyi olur.

Yazının diğer kısımlarına geçmeden önce insan hakları hareketi içerisinde uzun yıllardır yürüttüğümüz bir tartışmayı kısaca da olsa aktarmak isterim. Birleşmiş Milletler insan hakları sistemi mevcut haliyle insan hakları ihlallerine yanıt olmaktan çok uzak. Uluslararası insan haklarını sistemi maalesef karşı karşıya olduğumuz ağır insan hakları ihlallerine yeterince yanıt veremiyor. İnsan hakları sisteminin içinde bulunduğu durum hem operasyonel kapasite hem de -asli olarak- politika ve uygulamalarının şekillendiği zihin dünyası ile ilgili.

Küresel düzeyde baskın aşırı sağ hükümetler ve otoriter rejimler insan hakları mekanizmalarının daha da zayıflamasına yol açıyor. Nihayetinde hak ihlallerinin yaşanmasında siyasi iradenin rolü var. Benzer şekilde, hak ihlallerinin önlenmesinde de siyasi iradenin yükümlülükleri bulunuyor.

BM insan hakları sisteminin eksikliklerini de göz ardı edemeyiz. BM ve diğer uluslararası insan hakları sisteminin eksikliklerini müstakil yazıda değerlendirmek gerekiyor.

Ayrıca, yazıda atıf yapılan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni yegâne ve tüm hak ihlallerini giderecek sihirli bir araç olmadığının ancak 1948 itibariyle insan hakları mücadelesine kıymetli bir zemin sunduğunu belirtmek gerekiyor.

NATO’nun hangi sebeple olursa olsun askerî operasyonlar yürüttüğü veya savaşa girdiği coğrafyalarda yaşam hakkı ihlaline veya her koşul altında yasak olan işkence ve kötü muamele yasağının ihlaline yol açtığı biliniyor. Nihayetinde savaş olgusunun kendisi böylesi hak ihlallerinin yaşanması demektir. Ayrıca, zorla yerinden edilme, mültecilik, eğitim, sağlık, barınma, çalışma hakkının da ihlalidir. Ya da, savaştaki ihlalleri haberleştirmek isteyen basın mensuplarının çalışmasının engellenmesidir. Savaşa hayır diyenlerin sesinin kısılmasıdır.

Nihayetinde savaşlar ve silahlı çatışmalarda patlayan bombalar, sıkılan kurşunların çıkardığı gürültü savaşa ve yol açtığı ihlallere karşı çıkanların sesini bastıracak ölçekte oluyor.

Bilindiği üzere, savaşlar kadınları, çocukları, ileri yaştaki insanları, engellileri ve benzeri kırılgan grupları daha fazla etkiliyor.

NATO’nun eleştirilecek diğer boyutlarına geçmeden önce 7-8 Temmuz’da Ankara’daki düzenlenen 36. NATO Zirvesi kapsamındaki kısıtlamaların hak ve özgürlükler açısından ne anlama geldiğine bakmak yararlı olabilir.

Kısıtlamaların ve yaşanan ihlallerin temeli güvenlik konsepti

Zirve öncesi başkentte bir dizi sıkı güvenlik önlemi alındı. Şehir içi ulaşım yeniden düzenlendi. Bahse konu önlemler Ankara’da gündelik yaşamı etkiliyor.

Benzer şekilde, anayasa ve insan hakları sözleşmeleri güvencesi altında olan toplantı ve gösteri hakkı valilik kararıyla kısıtlandı. Ayrıca, Ankara dahil birçok kentte gerçekleştirilen operasyonlarda çok sayıda kişi gözaltına alındı ve tutuklandı.

NATO Zirvesi çerçevesinde böylesi kısıtlamaları olması neredeyse kaçınılmaz zira NATO’nun özü güvenliğe dayalı. NATO güvenlik konseptinin temel ayaklarından birisi caydırıcılık.

Zirveyi gerçekleştirirken de bu düzeyde bir güvenlik ihtiyacı olduğu yönünde bir kabul oluşturuluyor. Bu kabulün bir sonucu olarak bir dizi kısıtlama, güvenlik tedbiri alınıyor.

Yetkililerin aldığı güvenlik önlemleri insan haklarına ilişkin hakim anlayışı yansıtıyor: Elinde yetki bulunduranın uygun olduğuna kanaat getirdiği kararlar deklare ediliyor.

Alınan kararların toplumun ilgili kesimleriyle istişare edilerek alınmadığı sonucuna varabiliriz. Bu kararların hak sahibi öznelerin yaşamını nasıl etkilediği üzerine bir değerlendirme olup olmadığı da bilinmiyor.

Yerelde ulaşım, çalışma gibi hakları etkileyen bu uygulamaların ulusal düzeydeki yansıması basın veya toplantı ve gösteri özgürlüğünün kısıtlanması oluyor.

Caydırıcılık

Zirve kapsamında da NATO’nun güvenlik konseptinin caydırıcılık bileşeni uygulanıyor. Tamamıyla askerî olarak planlanan savaş veya operasyonlardan farklı olarak devlet başkanlarının, bakanların ve sivil heyetlerin yer aldığı bir etkinliğin odağına da güvenliği ve caydırıcılığı alması NATO’nun temel karakteristiğinin bir yansımasıdır.

İHEB penceresinden her türlü meseleye hak ve özgürlükler olarak bakılırken, NATO açısından bu pencerenin ufkunda güvenlik ve caydırıcılık yer alıyor.

Sadece bu hafta Ankara’da gerçekleştirilen zirvede değil, geçmiş yıllarda zirvenin düzenlendiği ülkelerde de -bu düzeyde olmasa bile- kısıtlamalar, protestolara müdahaleler yaşandı.

Buradaki temel noktada İHEB’in penceresinden protesto hakkı bağlamında düşünce ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğünün kullanılmasıdır. NATO’nun güvenlik temelli yaklaşımı ise farklı bir görüşün ifade edilmesini, muhalif bir sesin duyulmasının önlenmesini rutin görebiliyor.

Kısıtlamaları normal görmek hakkını kullanmak isteyen öznelerin alanını daraltmak ve dolayısıyla hakkın kendisini ihlal etme sonucu doğurur.

Bir diğer riskli alan böylesi zirve kapsamında alınan geçici kararların başka gerekçelerle kalıcılaşmasıdır. Normal olanın haklarımızı anlamlı ve etkili biçimde kullanmak değil de böylesi kısıtlamalara tabi yaşamak olduğu yanılsamasıdır.

Esasen, NATO zirvesi veya benzeri ölçekteki bir başka zirveye ev sahipliği yapan her ülkede hakların bu düzeyde kısıtlanmasına kapı aralıyor.

Mevcut uluslararası sistemin ana gövdesi NATO’nun güvenlik ve caydırıcılık konseptine etkili bir itiraz geliştirmekten maalesef uzak. Bu bakımdan, insan hakları hareketinin temel bileşeni insan hakları örgütleri ve savunucularının bu kavramlar üzerine kafa yorması ve itiraz etmesi daha kıymetli.

Normun kısıtlama değil, hak ve özgürlüklerimizi kullanmak olduğunu daha görünür kılmalıyız.

Tabii ki, NATO ile ilgili tek sorun zirve sırasındaki kısıtlamalar değil. Yazının bundan sonraki bölümlerinde NATO’nun ortaya çıktığı yıllar ve amacı gibi hususları ele almaya çalışacağım.

İHEB ve NATO’nun ortaya çıktığı yıllar

İHEB özelinde atıf yapacağım (ancak çok daha kapsamlı olan) insan hakları sistemi tüm eksikliklerine rağmen toplumsal mücadelenin bir kazanımıdır. Diğer hiçbir hak ve özgürlük gibi bu bildirge de kendiliğinden ortaya çıkmadı. Devletler bildirgede belirtilen haklarımızı ihlal ettiğinde veya özgürlüklerimizi kısıtladığında çoğu zaman bir gerekçeye ihtiyaç duyuyor. İnsan hakları karşıtı diskuruna karşı güvenlik, istikrar, “terörle mücadele” gibi kavramlar etrafında şekillendiriyor.

Güvenlik ve caydırıcılık temelli NATO sistemi de bu diskurun bir yansımasıdır.

Burada karşı karşıya gelen yaşama yaklaşım biçimidir.

Temel ve uzlaşmaz bu yaklaşım arasındaki mücadele önceki yüzyıllarda da yaşandı. Bugün de devam ediyor.

İHEB’in kurulması için çaba sarf eden, hak ve özgürlükleri baz alan kesimlerle güvenlik, savaş ve savunma endüstrisi için çabalayan NATO yanlılarının elde ettiği farklı sonuçlar BM sistemi içerisindeki mücadelenin bir sonucu.

Hak ve özgürlük yanlılarının çabasıyla yaşanan savaşlardan, çekilen acılardan ve büyük hak ihlallerinden, 10 Aralık 1948’te kabul edilen ve hak mücadelemiz açısından önemli bir kazanım olan İHEB ortaya çıktı.

NATO’nun resmî kuruluş tarihi ise 4 Nisan 1949. Bu bakımdan NATO’nun kuruluşunun fikirsel olarak BM içerisindeki İHEB yanlılarının çabasına karşı bir hamle olduğu yorumunda bulunabiliriz.

Hem İHEB’in hem de NATO’nun ortaya çıkışı bir anda olmadığından yürütülen tartışmaların aynı dönemde ve tabii farklı platformlarda yürüdüğü aşikâr.

Mesele sadece NATO antlaşması ve bildirgenin kabul edildiği yılların aynı olması değil. Buradaki bir diğer husus da her iki oluşumda da aynı üye devletlerin/hükümetlerin olması. Bu durum, devletlerin/hükümetlerin insan hakları konusunu içselleştirmediğinin bir tezahürü olarak görülebilir. Bir diğer yorum da, NATO’ya evet diyenlerin Bildirge’ye de evet demesinin hak ve özgürlükler mücadelesi verenlerin kararlı mücadelesinin bir kazanımı olduğudur. Hele de iki dünya savaşının ardından hâlâ baskın militarist zihniyete rağmen böylesi bir kazanım elde etmek çok daha kıymetli.

Temsil ettikleri düşünce kampları bakımından, 20. yüzyıldaki fikrî tartışmalardan tek bir kesimin kesin bir galibiyeti olmaması günümüze kadar gelmiştir. Bugün de hâlâ “güvenlik mi, haklar ve özgürlükler mi?” temelinde fikrî tartışmalar devam ediyor.

Amaç ve kapsayıcılık

NATO ve İHEB ayırt edici bir diğer nitelik kapsayıcılık bakımından göze çarpıyor.

NATO sadece Kuzey Amerika ve Avrupa bölgesindeki üye devletlerinin çıkarlarını savunurken Evrensel Bildirge haklar bakımından herkesi içeriyor.

Bir diğer temel nokta da NATO demokrasi, özgürlük, istişare kavramlarını bünyesindeki üye devletlerin güvenliği kapsamında değerlendiriyor. Tam da bu nedenle, NATO Antlaşma Metni’nin 5. maddesinde “Taraflar, Kuzey Amerika'da veya Avrupa'da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği” ifadesi yer alıyor. Bu maddenin de işaret ettiği husus bir çatışma veya savaşı önlemek yerine büyütme riskidir.

NATO’ya üye ülkeler arasındaki dayanışma demokrasiyi, özgürlüğü ve barışı koruyup geliştirmeyi hedeflemiyor. Kolektif savunma anlayışı silahlanmaya ve dolayısıyla silahlı çatışmanın, savaşın yol açacağı ağır ihlallere içkin bir durumu gösteriyor.

İHEB’in öne çıkan niteliklerinden birisiyse metnin dünyanın neresinde olursa olsun veya her kim olursa olsun bildirgede yer alan hak ve özgürlüklere sahiptir. Benzer şekilde, bildirgenin yasakladığı yaşam hakkı ihlali, işkence, yargısız infaz gibi uygulamalar da herkes için geçerlidir. Bildirgenin an itibariyle 571 dile tercüme edilerek en fazla dile tercüme edilen belge olma niteliğine sahip olması da bildirgenin kapsayıcılığının bir diğer göstergesidir.

Hak mücadelesinin kazanımlarından birisi olan bildirgenin kapsayıcılığı 2. maddesinin ilk paragrafında şu şekilde ifade edilmiştir: “Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir.”

Bildirge hak ve özgürlükler, demokrasi, barış ve tabii ki insan onuru kavramına başka bir hedef açısından araç gibi yaklaşmayıp odağına bu kavramların kendisini korumak ve geliştirmeyi almıştır.

NATO’nun temel amacı güvenlik, kolektif savunma olurken bildirgede yaşam hakkı, adil yargılanma, eğitim, sağlık, seyahat, çalışma hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, toplanma ve gösteri özgürlüğü gibi birçok konu temel mesele ele alınıyor. Ayrıca, bildirge yargısız infaz, işkence, haksız biçimde kişi özgürlüğünden mahrum bırakma fiillerini de yasaklıyor.

Tüm bu hususlar bakımından İHEB’in kapsayıcılığı ve amacı ile karşılaştırıldığında NATO Antlaşma Metni’nin çerçevesi coğrafi ve sunduğu güvencelerden yararlanacakların statüsü bakımından daha dar kalmaktadır.

Güvenlik mi, haklar mı?

İnsan hakları hareketi içerisinde bilhassa 11 Eylül saldırıları sonrasında “güvenlik mi, hak ve özgürlükler mi?” tartışması yürütülmektedir. Bu tartışmaya vesile olan, Afganistan’da ve bu bağlamdaki diğer operasyonlarda NATO tarihinde bir defa işletilen 5. Madde’dir.

Resmî internet sitesinde yer alan tanıtıcı bilgiler NATO’nun bir diğer temel karakteristiğini ortaya koyuyor: Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerini içeren bu organizasyon siyasi ve askerî bir ittifak. Siyasi ittifak bağlamında demokratik değerleri savunduğunu belirten NATO askerî ittifak kısmında sorunların çözümünde diplomatik girişimlerin başarısız olması durumunda askerî güce ihtiyaç olabileceğini belirtiyor.

1948’den bu yana birçok başka insan hakları belgesinin esin kaynağı olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ilk cümlesi ziyadesiyle kıymetli.

Bildirge “İnsanlık ailesinin bütün üyelerinin doğal yapısındaki onuru ile eşit ve devredilemez haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu” gözettiğinin altını çiziyor. Hak ve özgürlüklerin herkes için olduğu vurgulanan metin otuz maddeden oluşuyor. İnsan haklarının herkes için geçerliliğini deklare eden bildirge özgürlük, adalet ve barışın temelinin insan onuru olduğunu ifade ediyor.

Esasen, bildirge kabul edildiği 10 Aralık 1948’de BM’ye üye olan devletlerin ve diğer muktedirlerin insanlığa bahşettiği bir metin değildir. Aksine, tarih boyunca kölelik, ölüm cezaları, sömürgecilik karşıtı mücadele, kadın mücadelesi, işçi mücadelesi gibi toplumsal mücadelelerin bir kazanımıdır. Nihayetinde hak ve özgürlükler bahşedilmiyor ancak ve ancak mücadele ile kazanılıyor.

Tabii ki, uluslararası sistemdeki tek militarist örgüt NATO değil. Üye devletlerin kendi askerî güçlerinin yol açtığı savaşlar, silahlı çatışmalar biliniyor. Benzer şekilde, BM Barış Gücü de savaşları tam olarak önlemekten uzak. Nihayetinde, silahı BM Barış Gücü kullanınca yaşanan ihlal başka bir biçim almıyor. İhlali başka türlü adlandırmak mümkün olmuyor.

Cenevre Akademisi’nin verilerine göre şu anda dünyada farklı düzeylerde 102 silahlı çatışma ve savaş yaşanıyor.

Bu silahlı çatışmaların ve savaşlardan en fazla etkilenen coğrafyaların başında Ortadoğu geliyor. Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşananlar; benzer şekilde, Lübnan ve İran’daki durum.

BM insan hakları sistemi bu savaşları önleyemediği gibi yaşanan ağır hak ihlallerine de yanıt olamadı.

Dolayısıyla, insan hakları hareketi NATO Zirvesi bağlamında NATO’yu ele alsa da temel itiraz noktamız militarist zihniyete ve yol açtığı ihlallere.

Sadece medeni ve siyasi haklar değil, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar da engelleniyor

NATO organizasyonu veya zirvesi sadece medeni ve siyasi hakları kısıtlaması değil, savaş bütçesinin ekonomik, sosyal ve kültürel haklar alanındaki yarattığı baskı bakımından da ihlallere yol açıyor.

Nihayetinde, silahlanmaya ve militarizme ayrılan bütçe yoksulların cebinden çıkıyor. Silahlanmaya ayrılan bütçe eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, ısınma gibi temel kamu hizmetlerinden kesiliyor. Militarizme ayrılan bütçe insan haklarının herkese ulaşması için kritik önemde olan kamusal hizmetleri sunan emekçilerin insanca ücret alamamasıyla sonuçlanıyor. Emeklinin ay sonunu getirememesine yol açıyor.

Bu bakımdan, geçen yıl Lahey’de gerçekleştirilen 35. NATO Zirvesi’nde üye devletlerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’sının (GSYH) %5’ini NATO’ya ayırmasının ele alınması daha fazla yoksulluk demektir.

Ekonomik ve sosyal haklar ile medeni ve siyasi haklar arasında sıkı bağlar bulunuyor. İnsan hakları hareketinde her daim söylediğimiz gibi haklar bir bütündür ve birbirinden ayrılamaz. Bir hakkın ihlali bir başka hakkın ihlaline yol açar.

Silahlanmaya ayrılan bütçe nedeniyle yeterli koşullarda barınamayan veya eğitim hakkından yararlanamayan bir kişinin sağlık hakkı veya uzun vadede çalışma hakkı da ihlal edilir.

NATO’nun silahlanma özelindeki militarist zihniyeti tüm bu alanlarda ağır ihlallere yol açma riski içeriyor.

Sonuç yerine

NATO’nun temsil ettiği militarist zihniyet, insan hakları ilkelerinin korumaya ve geliştirmeye çalıştığı insan onuru temelli bir yaşam ile birçok ihtilaf içeriyor.

İnsan hakları ilkeleri herkesin kendisini güvende hissetmesinin koşullarını insan onuru, hak ve özgürlükler, demokrasi ve barış çerçevesinde değerlendiriyor. NATO ise amaçladığı güvenlik vizyonunda militarist yol ve yöntemleri önceliyor.

Hak mücadelesi verenlerin yüzyıllar boyunca karşı çıktığı ihlallerin kök nedeni savaşlar, silahlı çatışmalar ve militarist zihniyette yatıyor. Bu bakımdan, ihlallerden kurtulmanın yolu militarist zihniyetin değil, insan onurunun egemen olduğu bir düzendir.

Tüm bu ihlallerin veya sorunların aşılmasının yolu NATO’nun güvenlik konsepti değil, demokratik ve sosyal hukuk devletini mümkün kılacak hak temelli bir rejimdir.