Yakın zamana kadar, kamuoyunun tanıdığı siyasetçilerin, gazetecilerin, sanatçıların ya da kanaat önderlerinin tutuklanması durumunda, devletin yalnızca hukuki süreci değil, bu kişilerin hangi hapishanede tutulacağını da siyasal bir hesapla değerlendirdiği düşünülürdü. Bunun önemli nedenlerinden biri, görünürlüğün yarattığı denetimdi. Tanınmış bir mahpusun hapishane koşullarına ilişkin tanıklığı, isimsiz binlerce mahpusunkinden çok daha geniş bir yankı uyandırabilir; bir hapishaneyi bir anda ülke gündemine taşıyabilirdi. Bu nedenle, görünürlüğü yüksek isimlerin tutulduğu hapishaneler aynı zamanda kamuoyunun da gözetimine açık mekânlar hâline gelirdi.
Fakat artık farklı bir tabloyla karşı karşıyayız. Kuyu tipi olarak bilinen Y-tipi ve yüksek güvenlikli hapishaneler, kamuoyunda tanınan isimlerin bu kurumlara gönderilmesiyle birlikte hiç olmadığı kadar görünür hâle geldi. Uzun yıllar yalnızca insan hakları örgütlerinin raporlarında, gündem dahi olamayan bu kuyulardan her ay çıkan onlarca cenazede ve ölüm oruçlarında, avukatların açıklamalarında ya da mahpus yakınlarının tanıklıklarında beliren bu mimari tip, artık gündelik siyasal tartışmaların da konusu. Tartışmalar ise çoğunlukla aynı sorular etrafında dönüyor: Burada mahpusları bekleyen koşullar diğer yüksek güvenlikli hapishanelerden nasıl ayrışıyor? Neden kuyu tipi deniyor?
Bu sorular ve ardındaki merakın büyük bölümü haklı olarak hapishanelerin fiziksel koşullarına odaklanıyor. Hücrelerin küçüklüğü, havalandırma alanlarının darlığı, gün ışığının sınırlılığı, sosyal temasın asgariye indirilmesi ya da mahpusların maruz kaldığı tecrit uygulamaları... Elbette bunlar kuyu tipi hapishanelerin neden ağır eleştirilere konu olduğunu anlamak için vazgeçilmez başlıklar.
Bu koşulların her biri, kuyu tipi hapishanelerin mahpusların gündelik yaşamını nasıl daralttığını gösteriyor. Ama aynı zamanda mimarinin kendisine bakmayı da gerektiriyor. Çünkü burada yalnızca “mahpuslar hangi koşullarda tutuluyor?” sorusu değil, “bu koşulları mümkün kılan mekân neden böyle kuruluyor?” sorusu da önem kazanıyor. Neden artık hapishaneler tam da böyle inşa ediliyor? Devlet neden bugün, kamuoyunun yakından tanıdığı isimleri bile bu mimarinin içine yerleştirmekten çekinmiyor? Bu yalnızca infaz politikalarındaki bir sertleşmenin sonucu mu, yoksa kapatılma rejiminde daha derin bir dönüşümün işareti mi?
Bu soruların yanıtı, yalnızca infaz politikasında değil, hapishanenin kendisinde, yani mekânın nasıl kurulduğunda da aranabilir. Çünkü hapishane yalnızca bir “içeride tutma” mekânı değil; bedenlerin nasıl hareket edeceğini, kimlerle karşılaşacağını, neyi görebileceğini ve dış dünyayla ne ölçüde ilişki kurabileceğini önceden düzenleyen bir mekân. Duvarların yüksekliği, koridorların uzunluğu, hücrelerin birbirleriyle ilişkisi ya da havalandırmaların konumu bu nedenle yalnızca mimari tercihler değil. Hapsetme deneyimi bu mekânsal ilişkilerden bağımsız düşünülemez. Hapishane, tam da bu nedenle, cezalandırmanın gerçekleştiği nötr bir kap değil; bedenlerin hareketlerini, karşılaşmalarını ve duyusal deneyimlerini düzenleyerek cezalandırmanın kendisini üreten mekânlardan biri. Hapishanenin duvarları, hücreleri, koridorları ve avluları mahpusun deneyiminin yalnızca arka planını oluşturmaz; o deneyimin kendisine katılır.
Benim için bunun en somut örneklerinden biri F-tipi hapishanelerdi. İhlal Sanatı’nda F-tipi hapishaneleri tartışırken sorduğum temel sorulardan biri, tecridin mahpus üzerinde nasıl işlediği kadar, mimarinin bu tecridi nasıl mümkün kıldığıydı. F-tipi hapishaneler, Türkiye’de kapatılma mekânını daha küçük birimlere, daha sınırlı karşılaşmalara ve daha kontrollü bir harekete doğru yeniden düzenleyen önemli bir kırılmaydı. Bugün kuyu tipi hapishanelere baktığımda ise aynı soruyu yeniden sormamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü burada yalnızca tecridin daha da ağırlaştırılmasından söz etmiyoruz.
F-tipi hapishaneler üzerine 2013-2016 yılları arasında yürüttüğüm ve daha sonra İhlal Sanatı’nda kitaplaştırdığım araştırmanın üzerinden geçen yıllarda hapishanenin kendisi kadar, bu mekânlarda gözetimin formu da değişti. Kameralar, elektronik kapılar, uzaktan kontrol sistemleri ve dijital izleme mekanizmaları, gözetimin insan bedeninin mekân içinde fiziksel olarak bulunmasına duyduğu ihtiyacı azaltıyor. Bu nedenle kuyu tipi hapishaneleri yalnızca F-tipinin daha ağır, daha kapalı ya da daha tecrit edici bir versiyonu olarak okumak yeterli olmayabilir. Kuyu tipi hapishaneler, kapatılmanın mekânsal mantığındaki bir dönüşüme işaret ediyor: İnsan gözünün ihtiyaçlarına göre düzenlenen hapishaneden, insan bedeninin teknolojik olarak izlenebilir hareketlerine göre düzenlenen hapishaneye doğru bir geçiş.
Bu dönüşümün ne anlama geldiğini görebilmek için hapishane mimarisinin daha eski gözetim mantığına bakmak gerekiyor. Bu mekânların nasıl inşa edildiği, içeride bulunan kişinin nasıl denetleneceğine ilişkin bir yanıt verir; aynı zamanda gözetleyenin nerede duracağını ve neyi görebileceğini belirler. Hapishane bu anlamda başından beri bir gözetim projesidir; fakat uzun süre bu projenin merkezinde insan gözü ve onun mekân içindeki konumu bulunmuştur.
Panoptikonun bugün hâlâ hapishane mimarisi denince akla gelen en güçlü metaforlardan biri olması bu anlamda tesadüf değildir. Bentham’ın tasarladığı ve Foucault’nun disiplin toplumlarını açıklamak için yeniden düşündüğü bu mimari düzende mesele yalnızca mahpusun görülmesi değildir. Asıl mesele, görülme ihtimalinin sürekli kılınmasıdır. Mahpus, her an görülebileceğini bildiği için kendi davranışını gözetlemeye başlar. Gözetim böylece yalnızca dışarıdan uygulanan bir kontrol olmaktan çıkar; bedenin kendi üzerine uyguladığı bir disipline dönüşür.
Panoptikonun bu kadar etkili bir model hâline gelmesinin bir nedeni de mimarinin insan gözünün sınırlarını ciddiye almasıdır. Gözetleyenin aynı anda her şeyi görebilmesi mümkün değildir; dolayısıyla mekân, onun görüşünü mümkün olduğunca genişletecek biçimde düzenlenir. Merkezi kule, açık görüş hatları ve hücrelerin birbirine göre konumu, insan gözünün sınırlı kapasitesini telafi etmeye yönelik bir mekânsal düzen oluşturur. Başka bir deyişle, gözetimin nasıl yapılacağı sorusu, doğrudan mekânın nasıl kurulacağı sorusuna dönüşür.
Burada “yatay mimari”yi bütün hapishane tarihinin değişmez ilkesi olarak görmekten ziyade, daha sınırlı bir iddianın peşinden gitmek gerekiyor: Mekânın, insan gözünün görebilme kapasitesine göre düzenlenmesi. Bu, hapishane mimarisinin temel bir varsayımını da değiştirir: Gözetimin mekânda gerçekleşebilmesi için gözetleyenin de o mekânda bulunması gerektiği varsayımını. Gözetleyen insan olduğunda, görüş alanlarının açık tutulması, mekânsal engellerin azaltılması ve hareketin buna göre düzenlenmesi gerekir. Çünkü insan gözü yorulur, dikkatini kaybedebilir ve aynı anda yalnızca sınırlı bir alanı görebilir.
Peki gözetleyen göz artık bütünüyle insan gözü değilse ne olur?
Makine-göz ya da kamera yorulmaz. Aynı anda birden fazla alanı izleyebilir. Kayıt tutabilir. Görüntüyü daha sonra yeniden üretebilir. Elektronik bir kapının açılması için kapının başında bir gardiyanın bulunması gerekmez. Bir hareket sensörü, bir alarm sistemi ya da merkezi kontrol ekranı, insanın mekân içinde fiziksel olarak bulunmasının zorunluluğunu ortadan kaldırır.
Tam da bu noktada kuyu tipi hapishanelerin işaret ettiği dönüşüm belirginleşmeye başlar. Çünkü gözetleyen göz artık aynı ölçüde mekânın içinde olmak zorunda değildir. Bunun mimari bir sonucu var. Mekânın gözetleyenin görüşünü genişletmek üzere kurulması gerekliliği azalır ve mahpusun hareketlerini sınırlı, öngörülebilir ve teknolojik olarak izlenebilir bir hacim içinde tutmak daha mümkün hâle gelir.
Elbette teknolojinin hapishane yönetimine ve gözetimine dâhil olması yeni bir gelişme değil. Bugün asıl dikkat çekici olan, teknolojinin kapatılmanın nasıl örgütlendiğini giderek içeriden biçimlendirmeye başlaması. Son yıllarda “smart prison” (akıllı hapishane) literatürü, dijital teknolojilerin hapsetme, kontrol ve gözetim teknikleriyle nasıl iç içe geçtiğini daha açık biçimde tartışmaya başladı. Bu modelleri yalnızca hapishanelere yeni teknolojilerin eklenmesi olarak okumak yetersiz kalır. Elektronik izleme, dijital iletişim, veri toplama ve otomatikleştirilmiş kontrol mekanizmaları, hapishanenin işleyişi ile birlikte gözetimin kendisini de dönüştürüyor.
Yapay zekâ bu dönüşümü bir adım daha ileri taşıyor. Örneğin, yakın zamanlı Yapay Zekâlı Gözetim Zinciri çalışması, bilgisayarlı görü alanında üretilen araştırmalar ile gözetim teknolojileri arasındaki ilişkiyi ortaya koyarken, bu teknolojilerin insanlardan ve özellikle insan bedenlerinden veri çıkarmaya nasıl bağlandığını gösteriyor. Buradaki mesele yapay zekânın “yanılmaz” olması değil; gözetimin insanın dikkatine ve fiziksel varlığına daha az bağımlı hâle gelmesi. İnsan gözü yorulur, dikkati dağılır, bir ayrıntıyı kaçırır, gördüğünü farklı yorumlayabilir. Makine ise bunların üstesinden gelebileceği iddiasıyla çalışır.
Üstelik kamera yalnızca görmez. Kaydeder. Görüntüyü saklar. Geri çağırır. Bir davranışı başka bir davranışla karşılaştırabilir. Yapay zekâ destekli sistemler ise görüntü içindeki hareketleri, yüzleri, nesneleri ve belirli davranış örüntülerini ayırt etmeye; olağandışı kabul edilen durumları işaretlemeye ve nihayetinde müdahaleye yönelik çalışabilir. Böylece gözetim yalnızca görmekten ibaret olmaktan çıkar: görmek, kaydetmek, ayırt etmek, sınıflandırmak ve gerektiğinde müdahaleye dönüştürmek birbirine bağlanır. Göz artık mekânın içinde bulunmak zorunda değildir.
“Kuyu” sözcüğü yalnızca bir mimari biçimi tarif etmiyor; aynı zamanda belirli bir kapatılma deneyimini de anlatıyor. Kuyu, dışarıyla ilişkisi kesilmiş, derinliği ve darlığıyla hareket alanını sınırlayan, içeride olanın dışarıdan görünürlüğünü azaltan bir mekândır. İçinde bulunan kişi için dünya genişleyen bir yüzey değil, çevresini kuşatan duvarlarla yukarıda kalan dar bir açıklık arasındaki sınırlı bir hacimdir. Kuyu, bu anlamda yalnızca aşağı doğru uzanan bir mekân değil, dünyayla kurulan ilişkinin daraltılmasının metaforudur.
Kuyu tipi hapishanelerin mimari mantığında da bu daralma görülür. Burada mahpusun hareket alanı yalnızca küçültülmez; hareketin kendisi de zamansal ve mekânsal olarak parçalanır. Hücreden çıkmak, havalandırmada dolaşmak ya da ortak bir alanda bulunmak gibi gündelik hapishane deneyimlerinin yerini neredeyse insansız ya da son derece sınırlı temas biçimleri alır.
Hücrelerin baktığı açıklıklar da klasik anlamda bir havalandırma değildir. Bunlar yüksek duvarlarla çevrili, dış dünyayla görsel ilişki kurmayı son derece zorlaştıran kör alanlardır. Mahpusun gerçekten dışarı çıkabildiği havalandırma ise günde yalnızca bir saatle sınırlıdır. Üstelik hücresinden dışarı çıkarken yanına kitap, defter, kalem, spor ekipmanı ya da zamanın akışını takip etmeye yarayacak bir saat gibi gündelik nesneleri almasına izin verilmez. Böylece kapatılma yalnızca “içeride olmak” anlamına gelmez. İçerideki bedenin ne zaman, nereye, neyle ve hangi duyusal imkânlarla hareket edebileceği de düzenlenir.
Havalandırmanın kendisi bile dışarıyla temasın değil, dışarıdan ayrışmanın mekânına dönüşür. Yedi metreyi bulan duvarların çevrelediği bir avluda gökyüzünü görmek mümkündür; fakat güneşe ulaşmak başka bir meseledir. Karatepe Kuyu Tipi Hapishanesi’nde tutulduğu ilk ayını anlatan sevgili Deniz Göktaş’ın ifadesiyle, “öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor.” Güneş burada bile kendiliğinden erişilen bir doğa olayı olmaktan çıkıyor; duvarların, zamanın ve bedenin birlikte düzenlediği kıt bir imkâna dönüşüyor.
Panoptikonun temel sorusu “mahpus nasıl daha iyi görülür?” ise, kuyu tipi hapishanenin ortaya koyduğu yeni soru şuna yaklaşır: Mahpus nasıl daha az hareket edebilir ve bu sınırlı hareket nasıl sürekli olarak izlenebilir? Bu nedenle kuyu tipi hapishaneler, panoptikonun basitçe daha sert bir versiyonu değildir. Panoptikon insan gözünün görüş alanını genişletmeye çalışır. Kuyu tipi hapishane ise insan bedeninin hareket alanını küçültür ve gözetimin mekânda fiziksel olarak bulunma zorunluluğunu azaltan teknolojilerle birleşir.
Teknoloji gözetleyeni ortadan kaldırmaz; onu mahpusun karşısında bulunan fiziksel bir beden olmaktan çıkarır. Mahpusun bedeni görülür, dinlenir, kaydedilir ve gerektiğinde veriye dönüştürülür.
Mekân artık yalnızca insan gözünün görmesini kolaylaştırmak için değil, insan bedenini makine tarafından okunabilir kılmak için de tasarlanmaktadır. Belki de kuyu tipi hapishaneler bize tam olarak bunu söylüyor. Kuyu, yalnızca insanı aşağıya, içeriye ve birbirinden uzağa kapatan bir mimari değildir. Aynı zamanda insanın mekânla kurabileceği ilişkiyi küçülten; zamanı, hareketi, nesneleri, ışığı ve gökyüzünü ölçülebilir sınırlara çeken bir düzenektir. Kuyunun derinliklerinde sorulması gereken temel soru şu: İktidar, insanı artık nasıl görmek istiyor?
Belki de bu sorunun cevabı, geleceğin hapishanelerini anlamanın anahtarıdır.
Bekiroğlu, S. (2026). İhlâl Sanatı: F-Tipi Hapishanelerde Gündelik Hayat. İletişim Yayınları.
Cascone, M., & Kaun, A. (2026). Digital technologies and techniques of enclosure and incarceration in “smart prison and detention.” Oxford Research Encyclopedia of Science, Technology, and Society. https://doi.org/10.1093/9780197852712.003.0144
Kalluri, P. R., Agnew, W., Cheng, M., Owens, K., Soldaini, L., & Birhane, A. (2023). The surveillance AI pipeline. arXiv. https://arxiv.org/pdf/2309.15084
Moran, D. (2015). Carceral geography: Spaces and practices of incarceration. Ashgate.
Foucault, M. (1977). Hapishanenin Doğuşu: Gözetleme ve Cezalandırma. Ayrıntı Yayınları.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği. (Ocak 27 2025). Alfabede harf kalmadı: Y tipi cezaevi kuruldu. https://cisst.org.tr/alfabede-harf-kalmadi-y-tipi-cezaevi-kuruldu/





