Economist ve Liberal Sosyalizm

Daron Acemoğlu 2024 ekonomi Nobel ödülünü iki meslektaşı Simon Johnson ve James Robinson ile paylaşarak almıştı ama, onlardan çok daha geniş bir görünürlüğe sahip oldu. Şöhreti, kendinden önceki pek çok Nobelli ekonomisti de gölgede bırakmış olabilir. Bu kadar ön plana çıkınca, Acemoğlu’nun her yönden keskin eleştirilere hedef olması doğal karşılanabilir.

Ne var ki, geçen ay (The) Economist dergisinde kendisi hakkında çıkan bir yazı, bizzat derginin standartlarına uymayan bir tuhaflıktaydı (Economist  kendini bir haftalık “newspaper” olarak niteler, ama biz “dergi” diyoruz). Dünyada en çok atıfta bulunulan ekonomistlerden biri olduğuna dair övgü dolu kısa bir girizgâhın ardından, Acemoğlu’nun kuram ve gözlemlerinin aslında epeyce temelsiz ve şişirme olduğunu ima eden bir yazıydı bu.[1]

Yazıda Francis Fukuyama ve Tyler Cowen gibi zamanında Acemoğlu’na köşeli eleştiriler getirmiş yazarlara atıflar vardı. Örneğin Cowen, kurumlara ilişkin herhangi bir açıklamanın yine kurumlardan çıkarsanarak geçerli olamayacağını, Acemoğlu’nun kurum-odaklı kuramının temelde bir fasit daire veya totoloji ürettiğini savunuyor, Fukuyama ise kocaman bir Çin örneğinin Acemoğlu’nun kurum-refah denklemli teorisini yanlışlayan yönüne işaret ediyordu. İlaveten, bu teorinin tespitten çok temenniye dayandığına dair itirazlar da eksik değildi. Acemoğlu’nun bütün bunlara verdiği cevaplarla gelişen bir dizi tartışma ortada dururken, Economist  yazısı bu tartışmayı asgari bir dikkatle olsun aktarmak yerine Cowen ve Fukuyama’nın eleştirilerine kaçamak göndermelerle yetindi. Kendinden fazla emin, hafif müstehzi üslubu da cabası. Bu yazı Acemoğlu’nu “ikna edici olmaktan uzak” bulurken, kendisi de hiç “ikna edici” değildi açıkçası.  

Bu zafiyeti karşısında, çeşitli vesilelerle Acemoğlu’na yönelik cımbızlı eleştirileriyle bilinen Prof. Yuen Yuen Ang bile, fazla “kişisel” bulduğunu belirterek yazı ile arasına mesafe koymak ihtiyacı duydu. Öte yandan, bu yazıda Noah Smith adında bir blog yazarının Acemoğlu’na yönelik eleştirilerine de atıf vardı. Fakat akabinde, bizzat Smith de Economist yazısından rahatsız olduğunu belirtir bir mesaj yayınlamaktan geri kalmadı.

Acemoğlu, ilkin X hesabından Economist yazısından memnuniyetsizliğini bildirerek, bunun itibar suikastına dönük bir tetikçilik ürünü olduğunu ve sonra açıklayacağı sıkıntılı bir arka planı bulunduğunu kısa bir mesajla duyurdu. Bu mesajından, kişisel veya “mahalli” bir husumeti kastettiği anlamını çıkarmak da pekâlâ mümkündü.

Ardından cevap hakkını kullanarak dergiye çevrimiçi yolladığı kısa açıklama notunda Acemoğlu Economist’in ve ilgili yayınının yanlışlarını bir bir ortaya koydu.[2] Varsa eğer, “husumet”in kişisel yanını bilemeyiz ama ideolojik boyutu üzerinde fikir yürütmek zor değil. Nitekim, özellikle Türkiye’de çok sayıda yorumcu olay hakkında değişik mecralardan irili ufaklı tespitlerde bulunmaktan geri durmadı. Aradan bir ay geçmesine rağmen, “artçı” yorumların sonu gelmişe benzemiyor. Bu yazı da o “artçı”lardan biri sayılabilir.  

İzleyebildiğim kadarıyla, bugüne kadar olay üzerinde fikir beyan edenlerin birleştiği ana nokta şuydu: Economist, küresel kapitalizmin ve serbest piyasa düzeninin başlıca kalelerinden biridir. Acemoğlu ise sol cenahta yer alan, en azından kendini öyle konumlandıran biri. Yeni çıkan son kitabında “işçi sınıfı liberalizmi” gibi kavramlar geliştirerek serbest piyasacıların sinir uçlarına dokunan bir yol tuttu.[3] Kuşkusuz, Acemoğlu Marksist terminoloji ile değil, doğrudan liberalizmin içinden, liberalizmin diliyle konuşuyordu. Ve tam da bu nedenle hedef tahtasına oturtuldu. Haliyle, Nobel bagajı da bu vaziyetin üzerine tüy dikti. O kadar ki, Economist gibi editoryal disipliniyle bilinen bir dergi bile serinkanlılığını koruyamadı.

Bu gözlemde bir gerçek payı olduğu muhakkak. Ancak konuyu biraz açmakta yarar var. Economist’in küreselleşme ve serbest ticaret yanlısı olduğu malum. Bir yönüyle, Avrupa’nın kalburüstü ve “seçkin” büyük burjuvazisinin sesidir denebilir (mazisinde Rothschild parası bulunduğu, halen yarıya yakın bir azınlık hissesinin Agnelli ailesinin ve önemli miktar bir diğer hissesinin ise Kanadalı bir milyarderin kontrolünde olduğu da unutulmamalı). Kuşkusuz, neoliberal algı ve politikaların yeryüzünde güçlenmesinde de dahli hiç az değildir.

Öte yandan, Economist’in Reagan/Thatcher dönemiyle şekillenmeye başlayan neoliberalizmin yeniyetme bir sözcüsü yahut gözcüsü olduğunu ileri sürmek kolay değil. Eğer günümüzde neoliberalizmden ayrıştırılmak üzere klasik liberalizmin kadim kaynakları araştırılıyorsa, hiç şüphesiz ki kuruluşu 1840’lı yıllara kadar giden bu derginin hafızasında bu kaynaklardan da epey bir şeyler bulunduğu görülecektir. Economist’in, bir yönüyle neoliberalizm-öncesi bir “19. Yüzyıl liberalizmi”nin izlerini taşıyan, bir yönüyle de bir “21. Yüzyıl post-liberalizmi”ne özgü gelecek tasavvurlarına açık bir yayın organı olduğu söylenebilir.   

Ayrıca, şu yönü de dikkate değer niteliktedir: Bu dergi, editoryal bağımsızlığa önemli ölçüde (en azından bizim alışık olmadığımız ve asla hafife alamayacağımız ölçüde) imkân sağlayan bir mekanizmaya sahiptir. Derginin hayatiyetini bunca zaman koruyan -kuşkusuz kırılgan- fakat ilginç bir “özyönetim” mekanizmasıdır bu. Economist, tıpkı Financial Times gibi (zaten akrabadırlar), yoklukları hemen hissedilecek yayın organlarındandır. En azından, “dünyayı ve sermayeyi yönetenler ne der, ne düşünür (bazen de neyi gizler), egemen düşünce trendleri nedir” gibi sorularla meşgul olanlara önemli malzemeler sunar.  Lenin’in devrim-öncesi polemiklerinden de anlaşılacağı üzere, bu malzemelerden yararlananlar arasında derginin sert muarızları da hiç eksik olmamıştır.[4]

Economist, kendini “ne sağ ne sol, ama merkez radikal” olarak tanımlar. Ticaret, yatırım ve büyüme gibi alanları ilgilendiren ekonomik konularda “merkez sağ”, sosyal konularda ise “merkez-sol” olduğunu şerh düşer.[5] Ne var ki, eskiden “sosyal konular” adı altında daha ziyade ateşli silahların sınırlandırılması, eğitimin ve bilim kültürünün geliştirilmesi, kadın ve azınlık haklarının kollanması gibi nispeten “yumuşak” konuları işlerdi; son zamanlarda ise gelir dağılımı ve bölüşüm gibi daha “sert” konulara da kulak verdiği oluyor. Örneğin, Mariana Mazzucato’nun kapitalist ekonomide devletin rolüne dair aykırı tezlerine epey bir tartışma kapısı açtığı görülüyor. Dahası, Thomas Piketty’nin kamu (özellikle vergi) politikalarıyla ilgili bazı önerilerine mesafeli yaklaşsa da, sermaye birikimi ile ilgili temel analizlerine ve sunduğu “devasa data”ya hayli olumlu baktığı biliniyor. Açıkçası, sağ/sol ayrımından gidecek olursak, iki yüzyıla yakın uzun yayın hayatında, Economist’in giderek sola meylettiğini söylemek belki şaşırtıcı fakat pekâlâ mümkün. En azından derginin ilk çıkış noktasıyla karşılaştırılırsa. Zorla güzellik olmaz deriz ama, çağın gerekleri dayatınca her şey olabiliyor!

Bu yönelimde, son yıllarda küresel boyutta belirginleşen oligarşik güç ve servet birikiminin rolü olsa gerek. Hatırlanacaktır, geçenlerde Economist’in baş editörü Elon Musk’la uzun bir video-söyleşi yaptı. Söyleşinin bir yerinde Musk’a şunu sordu: “Dünyada çok geniş bir kesim tarafından şiddetli tepki görmenizi, hatta nefret edilmenizi nasıl değerlendiriyorsunuz?” Uzun bacaklarını editörün ve kameranın gözüne sokmaktan kaçınmayan, hatta bundan zevk alır bir vücut diliyle konuşan Musk’ın cevabı: “Dünyanın asıl nefret ettiği sizlersiniz!” Nefret edilenden kastettiği bizzat Economist (ve tabii temsil ettiği ana okuyucu kitlesi); nefret edenden kastettiği de, özünü ABD’deki MAGA tabanının ve Avrupa’daki muadillerinin oluşturduğu neo-faşist kesimler. Bu kesimlerden Economist’i bilen/okuyan kaç kişi çıkar, ayrı. Fakat bir yönüyle Musk haklı: Economist’ten gerçekten nefret eden varsa, edenlerin ezici çoğunluğunun soldan çok sağ cenahta bulunduğu aşikâr.

Aslına bakılırsa, dünyada derinleşen oligarşik yapı karşısında sol temaları benimseyen veya “solcu refleksler” sergileyen hayli geniş bir kesim oluşmakta. Özellikle ABD’de giderek belirginleşen “Yüzde Bir”lik zengin sınıfın (ve onun da yüzde birini meydana getiren süper zengin oligarkların) yarattığı tepki, en mülayim liberalleri bile kayıtsız bırakmıyor. Bunun bir örneği de bir diğer Nobelli ekonomist Paul Krugman.

New York Times’da uzun yıllar yazdığı köşesinden ayrıldıktan sonra, Krugman görsel medyada gitgide daha sık görünür oldu, görünürlüğü arttıkça da teknik/ekonomik konuların dışına taşarak daha siyasi ve etik bir söylem tutturdu. Başta Musk olmak üzere, özellikle Trump’ın etrafında toplaşan zengin takımına takık durumda. Bu takımı eski nesil zenginlerle kıyasladığında şu hususun altını çiziyor: Eskilerin en şaşaalı hayat sürenleri bile, türlü sosyal sorumluluk projelerine önayak olup toplum nezdinde olumlu bir izlenim bırakmaya özen gösterirdi. Yardımseverlik/filantropi bir ikiyüzlülüğün sureti veya kılıfı olabilir, ama bizzat bir ikiyüzlülüğün varlığı bile bazı değerlerin mevcudiyetine işaret eder. Krugman’a göre, yeni nesil zenginler bu anlamda ikiyüzlü sayılmazlar, çünkü ihtiraslarını, açgözlülüklerini saklama ihtiyacı bile duymazlar, ama bu onların hemen her türlü değer ve edep duygusundan yoksun olduklarını gösterir sadece. Bir bakıma, malzeme kötüyse saydamlık kötülüğün büyüteci olmaktan ileri gitmez. Yeni nesil zenginler, zenginliklerini teşhir etmekten kaçınmadıkları gibi, tercih ve hareketlerinin yoksullar üzerindeki olumsuz etkisini görmekten veya görülmesinden de pek rahatsız olmazlar. Amerikan hükümetine kendini monte ederek bütçeyi “fuzuli yardım programları”ndan arındırmayı iş edinen Musk, yüzbinlerce muhtaç insanın açlığa ve ölüme sürüklenmesine neden oldu. Dünyanın en zengin adamının dünyanın yoksullarıyla böyle doğrudan uğraşması, ironinin de ötesinde âdetâ “müstehcen” bir görüntü sunuyor. Musk’a “berbat bir adam” diyen Krugman, bu gidişle bir “servet düşmanı”na da dönüşebilir!

Bizim burada düşünemediğimiz bir özel sebep yoksa, Economist dergisinin Acemoğlu’na sinsi bir husumet beslemesi için fazla bir neden görünmüyor. Acemoğlu’nın yapay zekanın (YZ) üretkenliği ve refahı otomatikman arttırmayacağına dair temel tezi, Economist’in YZ’nin potansiyeliyle ilgili görüş ve beklentilerini gölgeleyen bir eleştirelliğe sahip olabilir, ama bu ve benzeri eleştirel yaklaşımların bir “husumet” nedeni olabileceği şüpheli. Bu derginin YZ’ye eleştirel bakan farklı yaklaşımlarla açık ve verimli tartışmalara girdiği anımsanacaktır. Örneğin Musk ile söyleşisinin hemen ardından, derginin baş editörü Yuval Noah Harari ile de yine aynı uzun formatta bir söyleşi yaptı. Acemoğlu, halihazırda zengini daha zengin yapan YZ’yi “işçi sınıfı”nın pekâlâ lehine uyarlanabilecek bir araç olarak tasavvur ederken, biliyoruz ki Harari YZ’nin herhangi bir araç olmaktan çıkıp kendi başına buyruk bir bağımsız özne haline dönüşeceğinden endişeleniyor ve bu anlamda da daha varoluşsal, daha karamsar bir tablo çiziyor.

Güçlü elitist damarından ötürü Economist’i daha çok rahatsız edecek olan, Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” çağrısındaki popülizm tınısıdır belki. “Sağ popülizm varsa onun karşısında sol bir popülizm niçin olmasın?” arayışına girildiği zaman sağ ve sol seslerin birbirine karışma veya karıştırılma rizikosu az değildir. Nitekim Economist’ten de önce sol eğilimli (The) Guardian gazetesi, Acemoğlu’nun söylemini İngiliz sağcı politikacı Farage ve avanesinin diskuruna benzetmekten geri kalmadı.[6] Haksız bir değerlendirmeydi kuşkusuz. Acemoğlu’nun tüm riskleri göze alarak (ilkin Chantal Mouffe’un kavramsallaştırdığı) sol popülizm içinde kendine girift bir yer açtığı söylenebilir.

“İşçi sınıfı liberalizmi”, Marksist sol kadar elitist sağın nezdinde de kendi içinde çelişkili bir nosyon (gözde tabirle bir “oksimoron”) olabilir, fakat bu fikrin Acemoğlu’nun bir icadı olduğu veya bir “yalnız kahraman” olarak sadece onun tarafından savunulduğu sanılmamalı. Bu fikir, kapitalizmle baş etmenin ekonomistler arasında hayli kabul gören yollarından biri addedilebilir. “Nasıl bir denge tutturulmalı ki, eşitsizlik ve yoksulluğa karşı mücadele edilirken özgürlükler kaybedilip diktatörlüğün pençesine düşülmesin?” sorusuna yanıt arayan ezeli yoldur bu. Değişen konjonktüre göre, bu yol eskiden “sosyal demokrasi”, “demokratik sosyalizm”, “katılımcı sosyalizm” gibi terimlerle tanımlanırdı. İki yıl önce yayınlanan çalışmasında, Matthew McManus “liberal sosyalizm” kavramını uzun ve detaylı bir metne dökmüştü.[7] Bugün vardığımız dönemeçte, belki de daha fazla yankı bulacak bir terim bu. “İşçi sınıfı liberalizmi”ni de bu terim çerçevesinde düşünmemek için bir neden yok.

Economist “liberal sosyalizmi” hazmetmekte zorlanabilir ama, hem kendi yayın ilkelerine hem benimsediği liberal değerlere sadık kaldığı sürece bu kavramı gözardı etmek veya hafife almak rahatlığına herhalde sahip değildir.


[1] Economist, 17 Ağustos 2026.

[2] Economist, 21 Ağustos 2026.

[3] Daron Acemoğlu, Hangi Liberal Demokrasi? Ortak Refah Siyasetini Yeniden Kurmak, çev. Solina Silahlı, Doğan Kitap, 2026.

[4] Sotsial-Democrat, No 41, 1 Mayıs 1915, Lenin Internet Archives 2003 (Wikipedia’dan).

[5] “Is the Economist Left- or Right-wing?”, 2 Eylül 2013.

[6] The Guardian, 7 Ağustos 2026.

[7] Matthew McManus, The Political Theory of Liberal Socialism, 2024, Routledge. Tabii bu noktada “liberal sosyalizm”in bir ikizi olduğu da unutulmamalı: Slavoj Zizek’in son kitabına da başlık olan “liberal faşizm”. Üstelik sadece bir kavram olarak da değil, şimdiden gerçekleşmiş ve çoğulluk kazanmış birer olgu olarak “faşizmler”!(Liberal Faşizmler, İletişim, 2026). Kitabı çeviren Barış Özkul’un konuyla ilgili yazısında da vurguladığı gibi, birkaç on yıl öncesine kadar mükemmel bir “oksimoron” gibi duran liberal faşizm fikri günümüzde ete kemiğe bürünmüş bir gerçeklik durumunda (Barış Özkul, “Liberal Faşizm: Bir Oksimoronun Sonu”, K24, 3 Eylül 2026).  “Darısı, liberal sosyalizmin başına” mı demeli?