“Adalet”, alıştığımız siyasi vurguların yanında, geçtiğimiz haftalarda medyada birer gün arayla (yine) kendine yer buldu. Haberlere göre Türkiye kahramanını arıyordu ve araştırmalar katılımcıların çoğunluğunun kahramanın adil olmasını beklediğini gösteriyordu. Öte yandan, bir Sabah gazetesi yazarı, biraz da sitemle, “muhaliflere” soruyordu: İçinizden biri tutuklanınca “sarayın yargısı”, “bizden” biri tutuklanınca “yüce adalet”… Bu nasıl işti?
Bu yazı “adalet”i tanımlama girişimi değil. Hakikaten bu kadar belirsiz, göreceli, zıddı olan “adaletsizliklerin” teşhis edilebildiği kadar kolay teşhis edilemeyen[1] veya üzerine “doğrudan” konuşulması mümkün olmayan[2] bir kavramı tanımlamaya çalışmak bir nevi abesle iştigal etmek olurdu. Kierkegaard karar verme anının bir delilik/cinnet anı olduğunu belirtirken, yargıcın bir karara vardığı an da aklından geçmişti kuşkusuz.
Benim sorum, “adalet”in ne olduğundan çok, ona olan ilgi ve taleple ilgili. Ne olduğu konusunda anlaşamadığımız şeyi nasıl oluyor da hepimiz istiyoruz? Adaletin ne olduğuna veya neyin adil olduğuna dair nihai bir karar vermeye çalışmadan, deliliğin hudutlarında gezinerek, en azından “adalet”e yoğun bir talebin olduğunu, hatta bu talebin diğer taleplerden daha “ciddi” ve “acil” olduğunu söyleyebiliriz. O halde üstüne düşünülmesi gereken bir konu da bu talebin kendisidir.
Bu talebi incelemek için önce “adalet”in tezahürlerine bakmamız, talebin izini burada sürmemiz gerekiyor. Adalet üzerine doğrudan konuşulamayacağını (ısrarla) belirten Derrida’yı takip edersek, onun hakkında dolaylı yoldan konuştuğumuzu, belki de hep onun hakkında konuştuğumuzu düşünmemiz gerekir. Bu düşünce, rahatsız edici bir biçimde Freudcu kökensel bastırmaya (Urverdrängung) benzer. Bilinçaltının kökeni ve öznenin kurulmasının şartı olan, hakkında konuşulamayan ilksel bastırma… “Adalet”in de bir özne inşasında yer aldığını iddia etmek mümkün müdür? Bunun izlerini psikanalizden ziyade siyaset ve hukuk felsefesinde bulabilir miyiz? Bunun için, zaten “sorunlu” bir kavram olan “yurttaşlığa” ve bunun adaletle ilişkisine göz atmayı öneriyorum; hatta belki bu sayede adaletin kendine bulduğu dolaylı yolları tespit edebiliriz.
Adalet talebi ve siyasal olana ilişkin bir tartışmaya girmek değil niyetim. Böyle bir tartışmanın en güncel halini Aybars Yanık’ın yakınlarda yayımlanan kitabında[3] bulabiliyoruz. Yanık, popüler kültür öğelerinde adalet temsillerini izleyerek “adalet” kavramının Laclau ve Mouffe’un kavramlaştırdığı anlamda bir antagonizma olduğunu ve böylelikle siyasal olanı mümkün kıldığını ortaya koyuyordu. Öte yandan, bu tespite ek olarak, Yanık’ın görüşmelerinde yasadışı ama “adil” olduğu iddia edilen işler yapan dizi ve film karakterlerinin davranışlarına karşı bir tereddüt de vardır: Bu karakterler desteklenir, fakat bazı davranışlarının tasvip edilmediği de belirtilir. Yanık, görüşmecilerin tereddütlerinin yanı sıra yasa tanımayan kahramanların bizzat “yasa koyucular” tarafından da sahiplenilmesinin paradoksunu da vurgular. Bu tereddüt ve paradoksu, “adalet”i “yasa”yla (yeniden) ilişkilendirerek incelemeyi öneriyorum.
Genellikle tartışmalar “adalet”i hukuktan ayırarak işler, fakat burada tartışmayı tersine sürdürmeyi deneyelim. “Adalet”, ne kadar yasal olanla bir tutulamazsa da, yasalar (ideal olarak) adil olmaya, “adalet” de kendini hak ve kanunlar olarak ifade etmeye çalışır. “Yürütme” yetkisi aracılığıyla bu kanunlar, dolayısıyla “adalet” (zorla) uygulanır. Yasaların adil olma koşulları hakkında siyaset ve hukuk felsefesindeki geniş literatürü burada derlemek imkânsız olsa da, çokça kabul gören ve tartışılan bir görüşten bahsedebiliriz. J. S. Mill’den Habermas’a kadar uzanan bir yelpazede çok farklı biçimlere bürünen bu görüşe göre, özgürlük ve yasama işlevine vatandaşların eşit katılımı yasaları “iyi” ve “adil” kılan ana unsurdur. Yani “hak” olarak yasaya geçmek isteyen ve vatandaşların katılımıyla yasaları iyileştiren “adalet”, bir yönüyle hukuka, devlete ve vatandaşlığa bağlıdır. Hak mücadeleleri de, son raddede, bireylerin “adalet”i tecelli ettirmek için verdikleri ve onları siyasi birer özne olarak kuran mücadelelerdir.
Buraya kadar şunu gördük: “adalet” kavramı muğlaktır, fakat kendini muğlak olmayan yasalarla göstermeye çalışır. Bu muğlak kavrama, bütün göreceliliğine rağmen, neredeyse evrensel bir talep söz konusudur ve biz de bu talebi anlamaya çalışıyoruz. “Adalet”in hukuk ve yasalarla olan ilişkisini ve muhtemel “özne kurucu” etkisini de göz önünde bulundurarak şimdi onu yurttaşlıkla bağdaştırmaya çalışalım.
Yurttaşlık, günümüzün neoliberal “kriz” çağında bir krizin içinde görülür. “Homo-oeconomicus” (W. Brown) ve “homo-psychologicus” (Byung-Chul Han) haline gelerek politik varoluş kipimizi kaybettiğimizi, etkin yurttaşlar olmaktan artık uzaklaşarak yalnızca bir izleyici/seyirciden ibaret kaldığımızı, günümüz demokrasisinin de bir seyirci demokrasisi olduğunu birçok teorisyen söyler. Bu izleyici rolümüzden kaynaklanan “tanıklığımızda” eşitlendiğimizi iddia eden Salman’ın aksine[4], bu şahitlik/tanıklık durumunda eşitlenmediğimizi, şahit olduklarımızda da farklılaştığımızı öne süreceğim. Salman, izleyen/şahitlik eden yurttaşlar olarak aynı fenomenlere benzer şekillerde tanık olduğumuzu varsayarak, bu tanıklıkları zamansallıkları açısından değerlendirir. Tanık olmanın etkin rolünü vurgulayarak geleceğin “eşit şahitlik” temelinde kurulabilecek imkânlarından bahseder. Oysa, tam da yurttaşlığımızın birazdan vurgulayacağım niteliklerinden dolayı, neye ve nasıl tanıklık ettiğimiz de eşitsizdir. Ve hukuk-adalet-yurttaşlık kesişiminde “adalet”e olan talebi de ortaya çıkaran budur.
“Adalet” talebi siyasi özne olarak “yurttaş” şeklinde tanınma talebidir. Bu talep, tam da tanıklıklar arasındaki eşitsizlikten, ve bu da yurttaşlar arası eşitsizlikten kaynaklanır. Balibar, yurttaşlığa içkin bir dışlamadan ve yurttaşlığın bu dışlama eylemi aracılığıyla kurulduğundan bahseder[5]. Bu dışlama, yalnızca “olumsuz” değildir. Olumlayıcı yönü, etkin yurttaşlığın kurulmasıdır. Yani “yurttaş”lar, her ne kadar bu görevi yasaya yüklemişlerse de dışlama eylemini son raddede kendileri gerçekleştirir, ve bu eylem aracılığıyla kendi “yurttaşlık”larını kurarlar. Yasa, burada yurttaşlar yerine dışlamayı “yürütme” görevini üstlenmiştir. Bu olumlayıcı yönü, Türkiye’den bir örnekle anlamaya çalışalım. Yıllar içerisinde, Suriyeli “göçmenlerin” devletten “çalışmadan” yüksek miktarlarda para ve yardım aldığı haberleri medyada sürekli bir görünüp bir kayboluyordu. Bu haberlere karşı yükselen milliyetçi refleks, aslında bugün “adalet” talebinde bulunan kitlelerde de görülüyordu. Bu reflekse göre bu “göçmenlerin” yardım alması “Türklere yapılan bir adaletsizlik”ti. Türkler çalışıyor, yabancılar yiyordu! Burada, savaştan kaçan ve göçmen statüsünde bir “yurttaşlıktan” dışlanan kişilerin “adil yaşam hakkı” görmezden geliniyordu. Bu tepkiyi gösterenlerin kendilerinin de yurttaşlığın “gri bölgesi”nde bulunduğunu söyleyebiliriz.[6] Bu gri bölgedekiler, ne “içlenen” ne de dışlanan yurttaşlardır. Buradaki bireyler, haklarından, tanınmışlıklarından ve dolayısıyla varlıklarından emin değillerdir; bunlar sürekli pazarlık konusudur ve her an kendilerinden alınabilir. Dolayısıyla bu bireyler, her zaman “tamamen” dışlanma tehlikesiyle iç içe, bir bakıma “edilgen” yurttaşlardır. Ve görünürde “Türklere adalet” talebiyle, yasadan ve yurttaşlıktan belli bir grup insanı dışlayarak kendi güvencesizliklerine karşı önlem almak isterler.
O halde Salman’ın “eşit şahitlik” iddiasına ve Sabah gazetesi yazarına geri dönebiliriz. Köşe yazarının da vurguladığı gibi, aynı fenomenler (yani, örneğin, bir gazeteci veya ünlünün tutuklanması) aynı sınıftan, belki aynı aileden insanlar tarafından farklı algılanır. Hatta NATO gözaltılarında tutuklananların serbest bırakılması, hayvan hakları aktivistlerinin sıklıkla dile getirdiği katliam yasasının iptali gibi güncel taleplere yurttaşların bir kısmı tarafından tanıklık dahi edilmez. Neoliberal seyirci demokrasisinde, tanıklık bir katılım yoluna, etkin dışlama yoluyla yurttaşlıkların kurulmasına evrilir. Tanık olabilen kişi ve tanıklık etmeyi “seçtiği” durumlar, hak ve hakka erişim rejimleri, dolayısıyla yeni yurttaşlık halleri oluşturur. “Sarayın yargısı” ve “yüce adalet” arasındaki Kierkegaardcı cinnet anı, yurttaşlığın tesis edildiği andır.
Şimdi bu yazıyı hareketlendiren ilk sorumuza, “adalet”in popüler talebine geri dönebiliriz. Gördüğümüz üzere bu talep, kendini “etkin yurttaş” olarak kurmak ve bu statüsünü sürdürmek isteyen bireyin talebidir. Balibar’ın belirttiği üzere, yurttaşlıkta status quo olmadığı için, bu talep sürekli yenilenir. “Adalet”i sistem dışından, yasadışı yollarla getiren kahramana duyduğumuz sempatinin içindeki tereddüt, yurttaşlığın bu ihtilaflı halinden kaynaklanır. Bir yandan adil olduğunu düşündüğümüz gerçekleşsin, isteklerimiz tanınsın isteriz; öte yandan tanınmamızın koşulu olan “yasal” sistemin sınırlarına saygı duyulsun isteriz.
“Adalet”, böylelikle, sürekli “gelmekte-olan”[7] olarak, özneleri ve siyaseti şekillendirir ve bunların sınırlarını oluşturur. Yurttaşlığın hiçbir zaman ihtilafsız olmamasının, sürekli bir mücadele içinde kurulmasının adeta motoru olarak “adalet” talebi öne çıkar. Yasaların adil olmasının koşulu olarak eşit katılımı öneren görüşe ek olarak, paradoksal biçimde, eşit katılımın koşulunun “adalet” olduğunu savunabiliriz. Bu bize, adalet ve yurttaşlığın yalnızca olumsuz anlamda dışlayıcı olmadığını, içinde demokrasiye yönelik güçlü bir talep ve istek bulunduğunu da hatırlatır.
Foucault, kendi tarihyazımında, “Tarih” yerine “tarih”leri geçirmişti. Bunu yaparken hedefi, tek bir “meta anlatıya” dayanan “Gerçek” yerine, bu gerçekliğin belli bir söylemin ürünü olduğunu göstererek, bir konuda mümkün olan “gerçeklikleri” de kavramaktı. “Tarihler” bu anlamıyla, farklı söylemlere dayanıyor ve insan tecrübelerinin yalnızca belli bir dönemini anlatıyordu.[8] Biz de demokrasiye, eşit katılıma ve etkin yurttaşlığa yönelik bu özlemi, belki de her zaman tekil, ahistorik ve evrensel olan “Adalet” yerine, insan deneyiminin ve demokrasi tarihinin farklı dönemlerini yansıtan, ideolojik ve kültürel bir çevrede gelişen ve bunları da dönüştüren “adaletler”den bahsederek vurgulayabiliriz. Her zaman gelmekte-olan ve toplumsal hareketleri devindiren Adalet’in büründüğü somut biçimlerin izini sürmek, adaletleri ve ancak bunlarla karşılıklı ilişki içerisinde beliren özneleri anlamakla mümkün olabilir. Bu anlamda “adaletler”, bize kendi siyasi, toplumsal ve hatta kişisel tecrübelerimizi anlamlandırmak için aracı olacaktır kuşkusuz.
[1] Tanıl Bora, “Adalet”, Birikim Haftalık, 21 Haziran 2017, https://birikimdergisi.com/haftalik/8377/adalet
[2] Jacques Derrida, “Force of Law: The ‘Mystical Foundation of Authority’”, Deconstruction and the Possibility of Justice içinde, 1992, 3-67.
[3] Aybars Yanık, Zalimin Zulmü Varsa, İletişim Yayınları, 2026.
[4] Gülben Salman, “Eşit Şahitlik/Özgür Tanıklık: Gelmekte Olan Yurttaşlık”, Cogito, 102, 2021 Yaz.
[5] Etienne Balibar, Yurttaşlık, çev. Murat Erşen, MonoKL, 2016.
[6] Balibar, Yurttaşlık, s. 91.
[7] Derrida, “Force of Law”, s. 27.
[8] Hande Özkan, “Michel Foucault’nun ‘tarihleri’”, Toplum ve Bilim, 91, 2002, 323-333.





