Bir Anlatı Mücadelesi: Hukuk

Ulaş’a, hikâyesi yit(iril)mesin diye...

Modern hukuk çoğu zaman hakikati ortaya çıkaran bir mekanizma gibi örgütler kendisini ve bizi de hakikatin tartışılmaz bir zeminde durduğu yanılsamasına alıştırır. Hukukun tarih boyunca sahip olduğu güç ya da otorite hakikat adına konuşabildiğine duyulan inançtan beslenmiştir. Hakikatin aranması ile hakikatin kurulması aynı şey olmadığına göre, adalet fikri ile hukuk pratiği arasında tam olarak kapanmayan, her seferinde yeniden düşünmek ve öğrenmek zorunda kalacağımız bir mesafe baki kalacaktır. Yıllar süren bir yargılama sona erdiğinde, yani dosya kapanıp hüküm kesinleştiğinde hukuk karar vermiş olur fakat hakikat zorunlu olarak o kararın sınırlarını aşar.[1]

Bir zamanlar insanlar mahkeme kararlarına katılmayabilir ama yine de hukukun ortak bir ölçü olduğuna inanabilirlerdi. Hep güçlünün kazandığına, hukukun siyasete hizmet ettiğine dair yaygın kanıya rağmen bu inancın bir geçerliliği vardı. Kanun yürürlükte olsa da, mahkemeler çalışsa da toplumun önemli bir kısmı hukukun artık ortak bir adalet zemini oluşturduğuna inanmıyor, ortada sadece siyasal olduğunu söyleyemeyeceğimiz ama siyasal olandan da bağımsız düşünemeyeceğimiz derin bir kriz var. Bugün herhangi bir tutuklama haberini salt bir hukuki işlem olarak okumamız mümkün değil; karardan önce dava, delilden önce siyasal bağlam geliyor, en sonunda da karar hukuki değil, siyasi diyoruz. Örneğin, mahkemenin, sanığın on yıl önceki bir tweet’ini bugün bir eylem planının parçası gibi yorumlaması siyasal bir anlatının inşasını sağlıyor. Ağır olansa, hakikatin de kamusal biçimde konuşulabileceği ortak zeminin giderek kaybolması ve buna bağlı olarak hakikat iddiasının çöktüğü yerde insanların anlatılar içinde yaşamaya mahkûm bırakılması. Üstelik bu anlatılar da bizi bir “hakikat”e mecbur ediyor. Toplumsal güveni yeniden kuran bir kurum olmaktan çıkmış, bizzat güven krizinin en görünür yüzlerinden birine dönüşmüştür mahkemeler.

Bir insanın bir yere kapatılmasıyla ilgili haberler genelde dosyalar, deliller, ifadeler, beyanlar, tarihler, olaylar, isimler, itiraflar vb. kelimeler etrafında dönüyor. Bütün bunlar, insanın etrafında örülen büyük bir anlatının parçaları gibi duruyor ve böyle bir resimde anlatının ortasında duran insanı görmek de zorlaşıyor. Bir müddet sonra da, kişi kendi hayatının öznesi olmaktan çık(arıl)ıyor. İnsan zihni karmaşaya uzun süre dayanamaz, olaylar arasında ilişkiler kurmak ister, bu nedenle de toplum, kurum ya da siyasal düzen sürekli hikâyeler üretmeye teşne haldedir. Hikâye dağınık olanı toplayacak, rastlantıları dönüştürecek, belirsizlikleri giderecek, nedenleri ve sonuçları düzenleyecek, geriye açıklanabilir bir bütün bırakacaktır. Lakin, yaşanan hayatın kendisi hiçbir zaman böyle değildir, böyle işlemez, hayatımızı bir roman gibi yaşamayız, yaşayamayız.

Adımız bir hukuki dosyanın içinde dolaşmaya başladığında, kendimizi anlatma hakkımız ile hakkımızda anlatılan hikâyeler arasındaki mücadele de başlamıştır. Kim konuşuyor ve hangi söz hakikat sayılıyor? Savcılık iddianamesindeki kurgu, avukatın savunmadaki anlatısı, medyadaki haber spikeri, hatta adliye koridoru ya da sosyal medya dedikodusu… Ya da itirafçı. Yeni bir itirafçı tipi var, biliyorum demiyor, duydum diyor. Soruşturma dosyalarında “O gece orada olduğunu herkes söylüyor”, “WhatsApp grubunda şöyle denildiğini işittim” gibi ifadeler hukuki delil statüsünde değerlendiriliyor. “Duyulan” şeyler anlatının içine kabul edilerek tutarlılığa yaslanır hale getiriliyor, gerçeğin yerine geçiyor. Öyleyse, başımıza gelen siyasal ya da hukuksal olay, aynı zamanda bir anlatı mücadelesidir diyebiliriz. Anlatı olaydan sonra gelmiyor, olayı ikame ediyor. Olayı ve suçu belirli bir ihtiyaç doğrultusunda icat ediyor, insanların hayatlarını ve zamanlarını hukuken gasp edebiliyor.

Hiçbir yaşam bütünüyle açıklanabilir değildir, her insanda kayda geçirilemeyen, çeşitli anlatılara direnen yanlar vardır ve bir gün yerleştirildiği bir hikâyeyle yargılandığında hakkında yapılabilecek tüm açıklamalardan daha “fazla” olan, fazlalık taşıyan şeyler ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla, adalet fikrinin ya da adaletin doğruyu bulmakla ilgili olduğu kadar doğruyu ararken insanı kaybetmemekle de ilgili olduğunu ısrarla hatırlamak gerekiyor.

Peki, bir kişinin özgürlüğü elinden alındığında hepimiz de biraz eksilmiyor muyuz? Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Ama özgürlüğün insanlar arasında dolaşan bir imkân olduğunu da biliyoruz, bir insanın hareket alanı daraldığında, dünyanın geri kalanı da biraz daralıyor sanki. Bir yakını cezaevinde olan biri, aslında toplumun tümünün yüzleşmesi gereken bir aynayı veriyor elimize. Dosyalardan çok yüzleri, iddialardan çok sessizliği, kararlardan çok bekleyişi, zaman geçtikçe geriye kalan şeyin olaylar değil insanlar oluşu, olmak zorunda oluşunu düşünüyorum. Bir insanın, bütün anlatıların ötesinde hâlâ bir insan olarak var olduğunu hatırlama çabası, karanlık zamanlarda elde kalan son şey de olsa, belki yapılabilecek en mütevazı ama en gerekli şey, insanın hiçbir hüküm tarafından bütünüyle tüketilemeyeceğini kabul etmek gibi görünüyor.


[1] Hukuk her zaman bir şiddet biçimidir ama zamana göre bu şiddetin keyfiyetinin derecesi, araçsallaşmasının boyutu değişir.