Christopher Nolan’nın Odyssey filmiyle dikkatimiz yeniden Homeros destanları[1] üzerinde yoğunlaşmışken belki hayaletleri bu destanı kavrayan mitlerin içinde öfkeyle dolaşan kadınlardan da söz etmenin zamanı gelmiştir.
Troya savaşının etrafında örülmüş kahramanlık mitleri, kadınların başlarından sızan kanda serpilir. Kurbanın tefekkürüyle kesilmiş güzel bir baş ve asılarak kırılmış narin boyunlar farklı antik çağ yazarları tarafından da anlatıldığı gibi savaşa dair mitos çevriminin başlangıcını ve kapanışını yapmak gibi önemli bir görev üstlenirler. At kişnemeleri, kalkan şakırtıları ve zafer çığlıklarıyla bezeli asırlar boyu sürecek uğultudan kadınların payına bu hiç azımsanamayacak şeref düşer.
Kadınlara dair vahşet temalı mitlerin ilk ilmeğini Troya’ya gidecek gemilerin uygun rüzgâra kavuşması için çiçeklerle bezeli başı sunakta kesilen İphigenia atarken, son düğümlerin sahipliğini ince boyunlarından sarkmış başlarıyla Penelope’nin on iki hizmetçisi yapar. Böylelikle savaşa dair mitik anlatılar prensesten köle kadınlara uzanan eşitlikçi ve titiz erkek şiddetiyle tastamam çerçevelenmiş olur. Elbette bu yüce onuru ve gözetilen bu eşitlikçi şiddeti mitlerin içinde sağa sola saçılmış kesik kafalarını, kırılmış boyunlarını kederli bir öfke ile arayan kadınlara da yeniden hatırlatmak icap eder.
Bu yüzden sınıfsal bir kayırmayla değil de Troya’ya dair mit çemberinin başlangıcını kanla parlayan başıyla işaretlemenin trajik onuruna sahip olduğu için yazı da İphigenia ile açılacaktır.
Akha filoları Miken kralı Agamemnon komutasında Troya’ya doğru sefere çıkmak için Aulis limanında toplanırlar. Ancak uygun rüzgârın bir türlü esmemesi planlanan seferi geciktirir. Bu çaresiz bekleyiş karşısında ne yapacağını bilemeyen Kral Agamemnon, kâhin Kalkhas’a rüzgârın niye esmediğini sorar. Kâhin, tanrıça Artemis’in Agamemnon’a beslediği öfke yüzünden rüzgârları kestiğini söyler. Avlanırken tanrıçaya ait koruda kutsal bir dişi geyiği öldürmüş ve bu yüzden lanetlenmiştir. Agamemnon bu lanetten kızı İphigenia’yı kurban ederek kurtulabilecek ve ancak o zaman filoları sefere çıkaracak rüzgarlar esmeye başlayacaktır. Agamemnon önceleri kızını kurban etmek konusunda tereddüt yaşasa da sonunda karısı Klytaimestra’ya İphigeneia’yı Akhilleus’la nişanlayacağını söylerek Aulis’e getirtip, başını kurban sunağında kestirir.[2]

Homeros, destanlarında Troya savaşıyla direkt ilgisi bulunan bu kurban mitosundan hiç bahsetmez. İphigenia’nın adı sadece İlyada’da Agamemnon’un üç kızından biri olarak İphiannasa diye geçer.[3]
Troya savaşı ve onunla ilgili mitik anlatılar Homeros’un yaşadığı sekizinci yüzyılda, beş yüzyıllık geçmişi olan ve dinleyicilerce çok iyi bilinen konular olmasına rağmen Homeros’un bu trajik anlatıdan hiç söz etmemesi ilginçtir. Ancak kendinden sonra gelen antik dönem yazarları kurban çelengiyle süslenmiş ve hala kan sızdıran bu kesik başı görmezden gelemezler; Euripides[4], Sofokles[5] Aiskhylos[6] çok daha sonra Jean Racine, Goethe[7] eserlerinde İphigenia’nın kurban edilişini ve sonrasında gelişen olayları[8] tragedyalarında işlerler.
Hamilton’ın, Yunanlıların ister öfkeli tanrıları yatıştırmak ister ekinleri yeşertmek için yapılsın insan kurban edilişini anlatan öyküler duymaktan ve tanrıların bu kadar gaddar gösterilmesinden hoşlanmadıklarına dair tespiti[9] hem İphigenia için sonu güzel biten başka bir hikâyeye[10] daha ihtiyaç duyulmasının hem de muhtemeldir ki Homeros’un İphigenia’nın kesik başını görmezden gelmesinin sebeplerini açıklar.
Sonu güzel biten, bu yüzden İphigenia’nın değil de Artemis’in sunağa indirdiği geyiğin boynundan sızan kanla şişen yelkenlilere geçmeden önce biraz Homeros’un kahramanı Odysseus gibi kurnaz unutkanlığına dair sebeplere göz atmakta fayda var.
Sözlü geleneği sürdüren bir ozan olarak Homeros’un, sonraları adını taşıyacak Sakız ozanları gibi saraydan saraya dolaşıp destanlarını okuduğunu tahmin etmek güç değildir. Homeros’un dinleyicileri de elbette savaşı kazanmış, Anadolu’ya yerleşmiş, orada sömürgeler kurmuş ve atalarının kahramanlık destanlarıyla övünüp, bunları uzun uzun dinlemekten zevk duyan Hellenlerdir. Dolayısıyla Homeros’un bu kayırmacı sayılabilecek tutumu İlyada ile Odysseia’nın geçmiş çağları aydınlatmak için sağlam bir belge işlevi görmelerinin[11] önemini değiştirmese de İphigenia’ın kurban edilme mitini anmayacak kadar steril tutulmuş olabileceğine dair haklı şüphelere alan açar.
Mit, Agamemnon’un avlanırken Artemis’e ait dişi bir geyiği okla vurduğu için lanetlendiği bilgisiyle açılıp İphigenia’nın babasını daha sonra yaşayacağı azap dolu pişmanlıktan alıkoymak ve biraz olsun teselli etmek için başını yüce bir teslimiyetle bıçağın altına koyuşuyla kapanır. Böylelikle üç bin iki yüz yıl önce yaşandığı varsayılan bu miti okurken dün olduğu gibi bugün de Agamemnon’un başka çaresi olmadığına ikna ediliriz. Tragedyalarda da aynı mit, bu rıza inşasını pekiştirecek şekilde İphigenia’yı değil de Agamemnon’u trajik bir kahraman yaparak işlenir.
Örneğin Euripides son sahnede İphigenia’yı şöyle konuşturur.
“Birileri sunu sepetleri hazırlasın, başkaları tanrıçaya sunulacak arpa taneleri için arınma ateşini yaksın, babam da sunağın sağ tarafına geçsin. Helenlere zaferle taçlanmış kurtuluşlarını bağışlamaya gidiyorum. Çiçeklerden çelenk örün saçlarıma takmam için, kutsanmam için su getirin pınardan. Artemis’in tapınağının etrafında, hepimizin efendisi bahtı güzel Artemis’in sunağı etrafında dans edin. Madem ki öyle gerekiyor kendimi feda edip kanımı dökerek onun tanrısal emirlerini yerine getireceğim.”[12]
Böylelikle mit Agamemno’na ulusunu zafere taşımak için yaptığı zor seçimle bir kahramanlık nişanı takarken kurban edilen İphigenia’yı da babasının seçimine duyduğu teslimiyetle alkışlayarak önümüze neredeyse kusursuz örülmüş bir kahramanlık ve bununla iç içe geçmiş bir fedakârlık anlatısı koyar. İphigenia mitinin Hellenleri gücendirmemek, kahramanlıklarına gölge düşürmemek için insan kurbanından arındırılmış biçimi de tüylerimizi ürpertecek kadar vahşidir;
“Kâhin Kalkhas kınından iki tarafı keskin kılıcını çekerek altın süslemeli bir sepete dayadı ve kızın başına çelengi geçirdi kutsal suyu serperek şunları söyledi “Ormanlarda vahşi hayvanları avlayan, soluk ay ışığında geceleri aydınlatan Zeus’un kızı Artemis, Akha ordusu ile Kral Agememnon’un sana sunduğu, narin boyunlu bir bakirenin tertemiz kanından oluşan bu kurbanı kabul et. Gemilerimizin yolculuğu fırtınasız olsun ve silahlarımızla Troya surlarını fethedelim.” Rahip kılıcı eline aldı, dua etti ve narin boynun neresine indireceğini hesapladı. Ama birden bir mucize oldu. Kılıcın darbesini herkes duyduğu halde, kızın yere yıkılışını kimse görmedi. Görünüşü görkemli koca bir ceylan toprağa uzanmış çırpınıyor ve akan kanı cömertçe tanrıçanın sunağına dökülüyordu. Tanrıça sunağını soylu insan kanıyla lekelememek için kız yerine bunun kurban edilmesini yeğledi.”[13]
İphigenia mitinin bu yumuşatılmış, insan kurbanından arındırılarak, yürekleri ferahlatıp kabul edilebilir bir biçime dönüşmüş biçimi İbrahim ile İshak/İsmail anlatısını çağrıştır. Ancak Kierkegaard iki mit arasında benzerlikler olmasına rağmen eylem motivasyonu açısından büyük bir fark olduğunu söyler. Agamemnon’un kızını kurban sunağına yatırması kurban edilenin İphigenia ya da bir dişi geyik olmasından bağımsız olarak toplumsal bir yarar için gerçekleşir. Bu yüzden Agamemnon evrensel etiğin sınırları içinde babalık hakkından ulusunun çıkarlarını korumak için vazgeçer ve bu vazgeçiş onu trajik bir kahraman haline getirir. İbrahim ise Kierkegaard’a göre evladını koruyup gözetme de dahil babalık hakkını ve görevini teolojik olarak askıya alır. İshak’ın ya da İsmail’in kurban edilmesindeki motivasyon tanrıdan gelme emire mutlak itaattir ve itaatin toplumsal bir işlevi yoktur, bu sadece İbrahim ile tanrı arasındadır. Bu yüzden evrensel etiğin dışında kalışıyla o trajik bir kahraman değil bir iman şövalyesidir. [14]
Peki, babası komutan Agamemnon’un kararına önce itiraz edip sonra Troya’nın yıkımı ve Hellen ulusunun zaferi için başının kesilmesine yüce gönüllülükle teslim olan İphegenia’yı “Kurban” sıfatından kurtaracak “Trajik Kahraman” nişanından mahrum mu bırakacağız? Kesilmeye rıza göstermiş bu narin başı, kurban edilme kararını alıp eyleme geçen kendisi olmadığı için çamurlu bir top gibi Agememnon’u ortasına yerleştirdiğimiz kahramanlık çemberinin dışına mı yuvarlayacağız? Belki son soruya vereceğimiz cevap kararımızın ne olduğunu da gösterecektir; Akha filolarının yelkeni kimin kanıyla şişip, rahibin bıçağı kimin ensesine indiyse hikâyenin trajik kahramanı da elbette o olacaktır.
İphigenia’ya hakkını teslim edip savaşın sonuna ulaştığımızda karşımıza kuşlar gibi çırpınarak ölen on iki hizmetçinin boyunlarından sarkmış başları çıkar. Oysaki savaş çoktan bitmiş Troya alınalı on sene olmuş kurnaz ve kahraman Odysseus İthaka’daki evine yirmi yıl sonra nihayet dönmüş, Penolope ile evlenmek isteyen istilacı talipleri öldürmüştür. Bu anlamda İphigenia’nın kesik başının sunduğu bütün vaatler sırasıyla gerçekleşmiş görünür. Kahramanlık ve zafer için sabırsızlanan her erkeğin göğsünü şişirecek kadar kan dökülmüş ve Troya topraklarının her karışı o kanlarla yıkanmıştır, hizmetçilerinkine ihtiyaç yoktur ama Odysseus buna ikna değildir.
Homeros’un, Penelope’nin talipleriyle gönül ilişkisi kuran, onlarla beraber olan on iki hizmetçisinin nasıl öldürüldüğü anlattığı satırlar en az İphigenia’nın kurban edilişi kadar vahşidir.
Odysseus başlarında durarak hizmetçilerden önce taliplerin kargılarla delik deşik edilmiş cesetlerinin dışarıya çıkarılmasını ve kanla yıkanmış salonun iyice temizlenmesi ister. Hizmetçiler âşık oldukları adamların ağır gövdelerini sel gibi akan göz yaşlarıyla dışarı çıkarıp salonu temizledikten sonra yorgun, perişan, kederli ve başlarına geleceklerden habersiz Odysseus ile Telemakhos’un karşısına dikilirler, belki yaptıkları onca ağır iş için bir teşekkür, fazladan bir kap yemek beklerler ama onlar için şöyle bir son hazırlanmıştır;
“Telemakhos kara gagalı bir geminin halatını bağladı direğe ve sardı çepeçevre yuvarlak damı, sonra gerdi halatı, ayaklar yere değmesin diye. Yaygın kanatlı ardıç kuşları ya da güvercinler çalılar arasında kurulmuş bir tuzağa tutulurlar da hani, nasıl düşerse uğursuz bir döşeğe, dönerken yuvalarına bu kadın başları da öyle dizilmişler sırayla, acıklı bir ölümle ölsünler diye sıkılmıştı ilmikle boyunları. Bir ara ayakları çırpınıverdi ama uzun sürmedi bu.”[15]
Ardıç kuşları gibi tuzağa tutulup, gemi halatıyla boyunları kırılan bu “hizmetçiler” kimlerdi? İki farklı disiplinden iki kadın, bize ayakları hala zamanın boşluğunda çırpınan bu kadınların kim olduklarının cevabını verir.
Bir klasik çağ tarihçisi olan ve 2017’de Odysseia’nın İngilizce çevirisini yapan Emily Wilson destanlardaki eril dili ve sınıf ilişkilerini yeniden görünür kılarak bize bu kadınların aslında “slave” yani “köleler” olduklarına işaret edip, onları “fahişeler, sürtükler” (sluts/whores) gibi orijinal metinde olmayan ancak bazı çevirilerde kullanılan aşağılayıcı sıfatlardan arındırır. Daha önceleri pek çok çeviride isimleri hizmetçiler, hizmetkâr (maids, servant) olarak çevrilen bu on iki kadın ölümlerinin üzerinden üç bin yılı aşkın zaman geçtikten sonra bu çeviriyle sınıfsal konumlarının içinde tanımlanırlar. Böylece çevirideki bu önemli değişiklik Odyssus’un oğlu Telemakhos’la birlikte öldürdükleri kadınları efendinin üzerinde her türlü tasarrufta bulunabileceği bir mülk olarak tanımlayarak uğradıkları şiddeti insanlık dışı bir trajedi olarak değerlendirmemizi sağlar. Odysseus şeytanın, düzenbazın tekidir.
Margaret Atwood’un “Penelopia”[16] adlı akıllardan kolay çıkmayacak kitabında da onları ölüler diyarında şarkı söylerken duyarız. Taliplerin ağzından laf almak, entrikalarını öğrenmek, cilveleşerek oyalamak için onları görevlendiren Penelope olmasına rağmen ölümleri ve öldürülüş biçimleri ile ilgili ağzını açıp kocasına en ufak bir serzenişte bulunmaz. Böylelikle yukardan aşağıya doğru şiddetini giderek arttıran bu vahşetin kocası gibi kurnaz ve sinsi ortağı olur. Ne de olsa onlar uyukladıklarında tekmeyle uyandırılan kölelerdir.
Kitapta Penolopia ölüler diyarından seslenerek düzenbaz ve yalancı kocası Odysseus’la yaşadıklarını, İthaka’da o yokken yirmi yıl boyunca neler yaptığını ve tabii ki oğluyla kocası tarafından el birliği ile sadistçe öldürülen hizmetçilerini anlatır. Penolopia’nın sesi arada hizmetçiler korosunun söylediği şarkılarla kesilir. İlk şarkıları düzenbaz, yalancı, kana doymayan Odysseus içindir ve şimdiye kadar hiç kimse onu kuşlar gibi tuzağa düşürülen bu kadınlar kadar çıplak anlatmamıştır.
“Hizmetçileriz biz
Canına kıydıkların
Yüzüstü bıraktıkların
Asılmıştık havaya
Çırpınıyordu ayaklarımız
Görmüştün bunu bize reva
Bu diyardan şu diyara
Ne kadar tanrıça, kraliçe ve fahişe varsa
Düşüp kalktın onlarla
Yaptıklarımıza gelince
Aşık bile atamazdık seninle
Sense bizi indirdin hiçe
Kargı sendeydi
Söz hakkı sende
Senin emrinle
Kazıdık kanlarını
Yerlerden, iskemlelerden
Ölen aşıklarımızın…..
Nasıl da zevk aldın
Elini kaldırdın
Düşüşümüze baktın….. [17]
Bu ilk şarkılarında Troya’nın büyük kahramanı Odysseus’un ipliğini pazara çıkaran kadınlar Penelopia’nın sözünü canları istediklerinde keserek şarkı söylemeye devam ederler. İkinci şarkılarını Wilson’un onları yerleştirdiği sınıfsal konumun içinden “köle” olarak söylerler; Şarkıları “Çocukça Sızlanış, Hizmetçilerden Bir Ağıt” başlığını taşır.
“Biz de çocuktuk. Yanlış ana babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiştik. Yoksul ana babalar, köle ana babalar; bizi satan ana babalar, çocukları çalınan ana babalardan. …. Saraylarda işe koşulmuştuk çocuk halimizle; gün ağardıktan karanlık çökene dek alın teri dökerdik, çocuk halimizle. Ağladığımızda gözyaşımızı dindiren olmazdı. Uyukladığımızda tekmeyle uyandırılırdık. …. Sahiplerimiz veya sahiplerimizin oğulları, soylu konuklar ya da soylu konukların oğulları bizimle yatmak isterdi, karşı koyamazdık, ağlayıp sızlanmak işe yaramazdı… Bütün bunlar yaşandığında çocuktuk….”[18]
Böylelikle üç bin yıldır anlatılmaya doyulamayan o büyük savaşın eşsiz kahramanı Odysseus, Atwood’un ve Wilson’un hakkını teslim edip, söz hakkı tanıdığı bu on iki köle kızın, vaktinden önce solan çiçekler gibi boyunlarından sarkmış başlarıyla zaferlerle dolu hikayesini noktalamış olur.
Ama her kahramanın bir sonu olduğu gibi Odysseus’un da sonu gelir. Kirke ile yaşadığı aşktan doğan oğlu tarafından güya çok sevdiği ama savaştan sonra kucaktan kucağa gezdiği için ancak on yıl sonra dönebildiği ülkesi İthaka’da ucunda zehirli vatoz dikeni olan mızrakla öldürülür.[19]
Peki ya filosunun yelkenlerini kızının kesik başından akan kanla şişiren Agamemnon’a ne olur? Onu da Odysseus gibi sürpriz bir son bekler. Savaşın muzaffer komutanı olarak kibirden burnunun dibini bile göremeyecek halde savaş ganimeti Kassandra ile evine dönüşünde karısı Klytaimnestra ve aşığı tarafından hoş geldin banyosu sırasında Hades’e yolcu edilir. [20] Böylelikle Klytaimnestra kızı İphigenia’nın kurban edilişinin öcünü on yıl sonra kocasından almış olur.
Mitlerden, masallardan, savaş tanıklıklarından savrulup ortak hafızamızda yer etmiş vahşet imgeleri ve onlara dair anlatılar bir süre sonra sürekli tekrarlanmaktan yorgun düşüp kendilerinin daha silik, yıllar, asırlar boyu sürüklenmekten ufalanıp ezilmiş kopyalarına dönüşme teamülü gösterirler. Daha kolay katlanılabilir ve hatta affedilebilir olmaya yatkın bu estetize edilmiş biçimleri “öteki” olarak adlandırabilecek sessiz kurbanları büyük anlatının dışına iter. Bu dışlama ve unutma pratiğine karşı meçhulün ve tabii meçhule itilmişlerin peşinde hayaletlere ve hortlaklara kucak açıp, onlara “mikrolojik” bir ilgiyle yaklaşmak “öteki” için ödememiz gereken bir borç olarak hafıza kayıtlarında yer tutar.[21] Ancak bu hakkaniyetli yaklaşımla güzel kesik başlarını, kırılmış narin boyunlarını mitlerin içinde hala öfke ve kederle arayan İphigenia’ya ve isimleri anılmayan köle kadınlara ellerinden alınmış gelecekleri geri verilmiş olur. Böylece üç bin yıl sonra boyunlarının üstünde dik duran güzel başlarına ve ait oldukları sınıfa kavuşan bu gücenik hayaletler büyük anlatının içinde kurban olarak değil trajik bir kahraman olarak yer almanın gururuna kavuşabilirler. Tabii maksatlı maksatsız bütün unutulma ihtimallerine karşı öfkelerini bir mızrak gibi taşıma hakkından asla vazgeçmeyecekleri köle kızların yeraltında söyledikleri şarkılardan bellidir.
“Ah, öç Alıcılar, Ah Periler, siz son umudumuzsunuz! Yalvarırız, bizim adımıza ceza uygulayın, öcümüzü alın! Hayatta gün yüzü görmemiş bizleri savunun! Nereye giderse gitsin Odysseus’un kokusunu sürün! Bir yerden başka bir yere, bir yaşamdan ötekine, hangi kılığa girerse girsin, hangi biçime bürünürse bürünsün peşini bırakmayın! … Gözüne bizim kılığımızla görünün, perişan kılığımızda, acınacak haldeki cesetlerimizi görsün hep! Asla huzur bulmasın! [22]
Köle kızların Odysseus’la ilgili yakarışlarına, dişlerini kamaştıran ufuktaki zafer için kızının başını feda eden Agamemnon’u da dahil etmek haddimizi aşmak olmayacaktır. Çünkü “bizi dışarda bırakılmış öteki için eyleme çağıran kefaret talep eden içerdeki ötekidir.”[23]
[1] Homeros, İlyada/ Odysseia, Çeviri: Azra Erhat, A.Kadir, İş Bankası Kültür Yayınları,
[2] Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, s.204, 205.
[3] Homeros, İlyada, A.g.e, IX. Bölüm, s.266, 272.
[4]Euripides, İphigenia Aulis’te / İphigenia Tauris’te/ Orestes/ Çeviri: Ari Çokona, İş Bankası Yayınları.
Elektra, Çeviri: Yılmaz Onay, Eski Yunan Tragedyaları Mitos Boyut Yayınları.
[5]Sofokles, Elektra, Çeviri: Azra Erhat, İş Bankası Yayınları
[6] Aiskhülos, Oresteia /Agamemnon /Adak Sunucular/ Eumenidler Çeviri: Yılmaz Onay, Mitos Boyut Yayınları,
[7] J. Wolfgang Goethe, İphigenia Tauris’te, Çeviri: Mehtap Kazar, İlgi Kültür Sanat Yayınları.
[8] Klytaimnestra kızı İphigenia’nın Agamemnon tarafından kurban edilişini unutamaz. İçinde biriken kin ve öfkeyle savaştan dönen Agamemnon’u aşığı ile birlikte öldürür. Oğlu Orestes de daha sonra annesi Klytaimnestra’yı öldürerek bu cinayetin öcünü alacaktır.
[9] Edith Hamilton, Mitologya, Çeviri: Ülkü Tamer, Varlık Yayınları, s, 196
[10] Euripides, İphigenia Tauris’te.
[11] Homeros, “İlyada”s; 22- 34.
[12] Euripides, A.g.e s.59,60.
[13]A.g.e, s. 62,63
[14] Soren Kierkegaard, Korku ve Titreme, Çeviri: İbrahim Kap Aklıkaya, Anka Yayınları.
[15] Homeros, Odysseia, s. 364.
[16] Margaret Atwood, Penelopia, Çeviri: Dilek Şendil, Merkez Kitaplar.
[17] Atwood, A.g.e, s.11.
[18] A.g.e, s.14.
[19] Telegoneia Destanı, Cinaethon/ Eugammon. Destan Truva Savaşı’nın sonrasını anlatır, orijinal metin kayıptır. İçeriği antik yazar Proclus’un yazdıkları üzerinden bilinir.
[20] Homeros, Odysseia, A.g.e / Aiskhylos, Oresteia Üçlemesi, A.g.e.
[21] Richard Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar/ Ötekiliği Yorumlamak, Çeviri: Barış Özkul, Metis, s.222.
[22] Atwood, A.g.e, s, 101, 102.
[23] Kearney, A.g.e, s.105.





