Nâzım’ın Görmediği Memleket

Bu yıl İzmir Enternasyonal Fuarı’nda Nâzım Hikmet’in hayatını farklı açılardan ele alan geniş kapsamlı bir sergi açılacak. Küratörlüğünü Melih Güneş’in yaptığı, Folkart’ın İzmir Büyükşehir Belediyesi işbirliğiyle hazırladığı sergide yüzlerce belge, el yazması, kişisel eşya, fotoğraf ve film bir araya gelecek.[1]

Çok iyi. Nâzım Hikmet için kaç sergi açılsa, kaç müze kurulsa yeridir. Türkçenin en büyük şairlerinden biridir. Bunu kimse tartışmaz.

Sergideki İroni

Bir tarafta hayatı boyunca komünist kimliğini savunmuş, kapitalizmi, sınıfsal eşitsizliği, sömürüyü ve özel mülkiyet düzenini eleştirmiş Nâzım Hikmet; öte tarafta büyük ölçekli gayrimenkul yatırımları, yüksek yapılar ve lüks konut projeleriyle tanınan bir sermaye şirketi. Folkart’ın İzmir’deki somut kentsel pratiğine bakıldığında durum ironik hale geliyor. Kent çalışmaları literatüründe Folkart, İzmir’de otel, rezidans ve yüksek yapı projeleri üzerinden kent siluetine, altyapıya ve kamu yararına ilişkin tartışmaların doğrudan aktörlerinden biri.

“Kent Suçu ya da Kente Karşı Suç: İzmir Örneği” başlıklı akademik çalışmada Folkart; Özdilek ve İstinyePark’la birlikte, projeleri nedeniyle “kente karşı suç” tartışması içinde açıkça zikrediliyor.[2] Folkart Incity, ayrıcalıklı imar hakları ve yüksek yoğunluklu yapılaşma tartışmaları içinde; Folkart Narlıdere ise kamusal alan işgali örnekleri arasında gösteriliyor. Folkart Incity’de proje için yapılan plan değişiklikleri, İzmir 1. İdare Mahkemesi tarafından “planlama esaslarına, şehircilik ilkelerine, kamu yararına ve imar mevzuatına uygun olmadığı” gerekçesiyle iptal edildi.

İzmir’in toprağından ve yapılaşma haklarından ekonomik değer üreten, kentin mekânını yüksek yoğunluklu ve lüks konut ağırlıklı projelerle dönüştüren bir şirket, şimdi aynı kentin büyük muhalif şairlerinden Nâzım Hikmet’in kültürel mirasının taşıyıcılarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu tür şirketler kente karşı suç işlerken merkezi ve yerel yönetimlerle yakın ilişkiler geliştirerek kentin geleceğine yön verebiliyorlar.

Kapitalizm kendisine karşı çıkmış önemli insanları zaman içinde etkisizleştirerek kendi kültürel dolaşımının parçası haline getirmeye çalışır. Devrimci bir şair, yıllar sonra aşkın, hasretin, memleket özleminin, romantizmin ve “büyük sanatçı” imgesinin içine yerleştirilebilir. Sermaye dünyası hangi Nâzım’ı ve neden sahipleniyor? Komünist Nâzım sergide ne kadar var? Folkart kültürel sponsorluk aracılığıyla prestij ve meşruiyet üretme peşinde mi? Göreceğiz!

Ama bu yazının asıl konusu başka. Böyle büyük bir sergi hazırlanırken, daha önce de tartışılmış ama üzerinde epeydir pek durulmayan bir meseleyi gündeme getirmek istiyorum. Biz Nâzım Hikmet’i gerçekten hatırlıyor muyuz, yoksa kendimize uygun bir Nâzım mı yaratıyoruz? Bu sergi sayesinde bu soruya da cevap arayabiliriz belki.

Türkiye’de yıllarca hapis yatmış, vatandaşlıktan çıkarılmış, memleketinden ayrılmak zorunda bırakılmış büyük komünist şairi anlatıyoruz. Sovyetler Birliği’ne döndüğünde karşılaştığı Stalinist bürokrasiden duyduğu rahatsızlığı da artık daha rahat konuşabiliyoruz.

Ama Nâzım’ın eksik bıraktıklarından pek söz etmiyoruz. Memleketini bu kadar çok anlatmış bir şairin, o memleketin Ermenilerine ve Kürtlerine şiirinde neden bu kadar az yer verdiğini anlatmıyoruz.

Nâzım’dan yaşadığı çağın bütün kötülüklerini tek tek kayda geçirmesini istemiyorum. Böyle bir beklenti elbette anlamsız olurdu. Fakat, kendini enternasyonalist, komünist ve ezilenlerden yana tanımlayan; memleketi, halkları ve adaleti şiirinin merkezine yerleştiren böylesine büyük bir şairin dünyasında Ermeni soykırımı neden merkezi bir yüzleşme konusu haline gelmemiştir? Bu soruyu sormak “insafsızlık” değildir. Ermeni ve Kürt meseleleri herhangi iki “talihsiz olay değil; Nâzım’ın bütün şiirinin merkezindeki “memleket”, “halklar”, “enternasyonalizm”, “ezilenler” ve hatta “Türk halkı” kavramlarını sınayan iki kurucu tarihsel meseledir.

Nâzım Ermenileri ve Kürtleri hiç görmedi, demek doğru olmaz. Gördü. Ama ne Ermeniler ne de Kürtler ve onların yaşadığı büyük tarihsel felaketler, Nâzım’ın şiir ve siyasal evreninin ana meselelerinden biri olmadı.

Memlekette Kimler Vardı?

Memleketimden İnsan Manzaraları… Yalnızca adıyla bile muazzam bir iddia taşır. Bir memleket ve o memleketin insanları. İşçiler vardır. Köylüler vardır. Mahpuslar, yoksullar, askerler, kadınlar, çocuklar vardır. İstasyondaki adamı da görür Nâzım, fabrikadaki işçiyi de. Fakat aynı memleketin yakın tarihinin kökten değişmesinin “konusu” olan iki özneyi çok ender görürüz: Ermeniler ve Kürtler.

Tolga Şirin’in 2024’te yayımlanan çalışmasındaki ifade bu bakımdan çok çarpıcıdır. Şirin, Nâzım’ın Türkler dışındaki etnik kimlikleri tamamen yok saymadığını, fakat Ermeni, Kürt ve Laz göndermelerinin çoğu zaman “tarihsel gelişimin özneleri olarak değil, dekoratif nitelikte” kaldığını saptıyor. Şirin “Nâzım Kürt sorununu reddetmemiştir ama bunun üzerinde pek durmamıştır” diyor.[3]

Benim de anlamaya çalıştığım konu bu. Ermeniler ve Kürtler yok değiller ama özne de değiller.

Nâzım Hikmet gençliğinde milliyetçi şiirler yazdı. 1915’te, henüz on üç yaşındayken yazdığı “Irkıma” şiiri bunun en açık örneklerinden biridir. “Vatana!” ve dönemin başka şiirlerinde de güçlü bir Türk milliyetçiliği vardır.[4] Bunda şaşılacak bir şey yok. Nâzım çok gençtir. Osmanlı İmparatorluğu çözülmekte, Anadolu işgal edilmektedir. Ardından Millî Mücadele, Ankara ve Moskova gelir. Mayakovski gelir. Devrim gelir. Komünizm gelir. Nâzım’ın dünyası değişir. Bu nedenle gençlik şiirlerini çekip çıkararak “Bakın, Nâzım aslında milliyetçiymiş” demek anlamsızdır.

Fakat Ruben Melkonyan, meseleyi daha ileri götürüyor. Nâzım’ın komünist ve enternasyonalist kimliğine rağmen bazı meselelerde milliyetçi düşünce kalıplarını, -hatta yer yer rahatsız edici aşırılıkta olmak üzere-, sürdürdüğünü; özellikle Türkiye’de Türk olmayan halkların uğradığı büyük şiddetler karşısında sessiz kaldığını ileri sürüyor.[5] Bu değerlendirmenin, özellikle gençlik şiirlerinden hareketle Nâzım’da kesintisiz bir milliyetçi çizgi kuran kısmını ikna edici bulmuyorum. On üç-on dört yaşında yazılmış şiirlerden hayat boyu süren bir ideolojik tutum çıkarmak doğru değil. Ama Melkonyan’ın sorduğu temel soru ortada duruyor: Halkların eşitliğini savunan Nâzım, kendi memleketindeki gayrimüslimlere ve başka ulusal gruplara yönelik baskılar konusunda neden bu kadar az konuştu?

Nâzım komünistti. Enternasyonalistti. Faşizme karşıydı. Sömürgeciliğe karşıydı. Bütün bunların doğru olması sorular sormamıza engel değil. Nâzım komünist olduktan sonra içinde yetiştiği Türk-merkezli tarih anlatısından ne ölçüde kurtulabildi?

1915 Nerede?

Nâzım’ın Ermenilerin başına gelenlerden hiç söz etmediğini söyleyemeyeceğimizi belirtmiştim. “Akşam Gezintisi”nde bakkal Karabet vardır. Babasının “Kürt dağlarında” öldürülmesini affetmeyen Karabet. Nâzım, bu cinayeti sıradanlaştırmaz. Yapılan şeyi Türk halkının alnına sürülmüş bir “kara” olarak adlandırır. Bu dizeler Nâzım’ın Ermeni tehcirine ilişkin eleştirel tutumunun örneklerinden biridir: “Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış / Affetmedi bu Ermeni vatandaş / Kürt dağlarında babasının kesilmesini…” Şiirde Ermeni soykırımına devletin, tehcir mekanizmasına ve devlet görevlilerine yer verilmeden değinilir. Buna karşılık cinayetin “Kürt dağları”nda işlendiğine yapılan vurgu devlete hiç dokunmadan Kürtlerle soykırımı yan yana getirmiş olur.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Adana katliamı da vardır. “Ermeniler kesilirken” sözü vardır.[6] Tarsus sokaklarının cesetlerle dolduğunu anlatan eski bir gazete haberi çıkar karşımıza. Bir başka yerde Ermenilerin öldürülmesine katılmış, yağmadan küpe ve bileziklerle dönmüş Çolak İsmail’e rastlanır. Dolayısıyla “Nâzım 1915’i bilmiyordu” veya “Ermenilerin öldürüldüğünü hiç yazmadı” demek mümkün değildir.

Murat Belge, 2006’da yayımlanan “Edebiyatta Ermeni Sorunu” başlıklı makalesinde Nâzım’ı dönemin açık milliyetçi yazarlarıyla aynı yere koymuyor. Onun ideolojik olarak ayrıldığını özellikle vurguluyor. Fakat Nâzım’ın Ermeni meselesindeki tavrının, başka siyasal meselelerdeki tavrı kadar belirgin olmadığını da ihtiyatlı bir dille ekliyor.[7] Belge’nin gösterdiği örnekler oldukça rahatsız edici. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda bir karakter: “Kurnazdır Ermeni milleti…” der. Elbette bunu söyleyen Nâzım değildir. Bir şiirdeki karakterin sözünü yazarın görüşü diye sunmak ciddi bir hata olur. Ama yine de Nâzım Ermeniyi şiirine aldığında, dönemin gündelik Ermeni stereotiplerini neden kırmıyor sorusu aklımıza takılıyor.

Daha dikkat çekici olan Ali Kemal’in linç edilmesi sahnesidir. Ali Kemal “Artin Kemal” diye aşağılanır ve linç edilir. Belge, tarihsel kaynaklara dayanarak “Artin Kemal” sözünün linci örgütleyen Nureddin Paşa tarafından kullanıldığını, Nâzım’ın anlatısında ise sözün “ahali”nin ağzına geçtiğini hatırlatıyor. Böylece Nureddin Paşa eliyle örgütlenmiş bir şiddetin kendiliğinden gelişmiş bir halk öfkesine dönüşmesi ihtimaline dikkat çekiyor. Bu örnekler sayesinde Nâzım’ın şiir dünyasının içinde bile dönemin egemen anlatısının izlerinin kaldığını görebiliyoruz.

Demek ki Nâzım görüyordu. Ama gördüğü parçaları 1915’i Türkiye tarihinin kurucu meselelerinden biri olarak düşünmeye kadar götürmedi. Nâzım yaşananları inkâr etmedi, yapılanları onayladığını düşünmek ise hiç akla yakın değildir; fakat bu korkunç felaket karşısında başka siyasal meselelerde gördüğümüz açıklıkta bir tavır geliştirmedi. Şiirinde bir-iki yerde değinmesini 1915’le gerçek bir siyasal ve tarihsel yüzleşmenin kanıtı saymak doğru olmaz. Nâzım’ın külliyatının bütünü içinde 1915, büyüklüğüyle orantısız biçimde tali kalır. Ermenilerin imhası, onun Türkiye tarihini anlamlandırdığı ana meselelerden birine dönüşmez. Evet, inkar yoktur; fakat yüzleşme de yoktur. Belki asıl söylenmesi gereken budur.

Çin’den İspanya’ya, Kore’den Hiroşima’ya, Küba’dan Afrika’ya dünyanın ezilenlerine ses veren şairin kendi memleketindeki bu büyük tarihsel felaket neden külliyatında birkaç dizeye sıkışmıştır? Bu sessizliği yalnızca Nâzım’ın ihmali olarak görmek de yeterli olmayabilir.

Nâzım’ın sürgün yıllarındaki yakın dostlarından biri Ermeni komünist ressam Jak İhmalyan’dı. İhmalyan Nâzım’ın kitaplarını resimledi. Nâzım ona “canım kardeşim” diye hitap ederdi. Üstelik İhmalyan ailesi 1915’in doğrudan mağdurlarındandı.[8] Ağabeyi Vartan’ın anılarından, ailenin Konya’dan tehcire çıkarıldığını, aynı trene bindirilenlerin çoğunun geri dönmediğini öğreniyoruz.[9] Jak’a da 1915’te öldürülen akrabası yazar Jak Sabalyan’ın adı verilmişti. Jak Sabalyan 24 Nisan 1915’te tutuklanan Ermeni aydınlardan biriydi ve sürgünde öldürüldü. Buna rağmen Jak İhmalyan’ın 1915’i açıkça konu alan bir resmine ya da siyasal metnine rastlamıyoruz. Bu daha büyük bir soruyu akla getiriyor. Belli ki 1915’i konuşmakta zorlanan yalnızca Türk komünistleri değildi. Türkiye komünist hareketine katılan Ermenilerin de sınıf ve enternasyonalizm dili içinde kendi halklarının yaşadığı felaketi siyasal bir mesele haline getirmekte zorlandıkları anlaşılıyor. Nâzım’ın sessizliği de belki içinde bulunduğu siyasal geleneğin sınırlarıyla birleşiyordu.

“Bilmiyorduk!” Demek Yeterli mi?

Hrant Dink’in Vedat Türkali’yle yaptığı söyleşide de bu konu açılır. Türkali kendi kuşağının Ermeni meselesinde ne olduğunu yeterince bilmediğini söyler.[10] Dink itiraz eder. Çünkü mesele yalnızca tarih kitaplarında yazılı olanı bilmek değildir. İnsanlar yok olmuştur. Mahalleler boşalmıştır. Mülkiyet el değiştirmiştir. Geri dönenler evlerini ve topraklarını bulamamıştır.

Türkali’nin kendisi de söyleşide mülkiyetin el değiştirdiğine ilişkin somut örnekler verir ve Türk solunun büyük isimlerinin Kuvay-ı Milliye anlatısının Ermenilere ilişkin yönlerini konuşamadığını kabul eder. Dolayısıyla mesele Nâzım’ın kişisel bilgisinin ötesine geçmektedir. Bir kuşağın, hatta Türk solunun tarihsel bakışının sınırlarından söz ediyoruz…

Şunu vurgulamakta yarar var; bahsettiğimiz sıradan milliyetçiler değildir. Dönemin komünist hareketi de milliyetçi tarih anlatısının bazı temel kabullerini taşıyordu. Bolşeviklerden Türkiye komünistlerine uzanan geniş bir çevre, Türk-Rus yakınlaşmasını ve Ankara’nın siyasal projesini anti-emperyalist bir ilerleme olarak okudu. Böylece egemen ulusun milliyetçiliği çoğu zaman “ulusal kurtuluş” olarak meşrulaşırken, Ermeni ya da Kürt ulusal talepleri emperyalizmin uzantısı olarak görülebildi.

Elbette burada bugünün kavramlarını yüz yıl önce yaşamış bir şaire olduğu gibi uygulamak kolaycılık olur. Ama Nâzım’ın da büyük ölçüde bu tarihsel denizin içinde yüzdüğünü söylemek yanlış olmaz. Belki tam da bu nedenle kendi memleketinin bazı halklarını görebiliyor ama onların tarihini bağımsız bir hakikat olarak göremiyordu.

Türk solundaki bu sürekliliği kişileştiren ürpertici bir örnek de Salih Zeki’dir. 1916’da Deyr-i Zor mutasarrıfı olarak Ermeni sürgünlerinin kitlesel biçimde imha edilmesinin başlıca faillerinden biri olan Salih Zeki, birkaç yıl sonra Bolşevik saflara katıldı ve Türkiye Komünist Teşkilâtı’nın kurucu yöneticilerinden biri oldu.[11] 1920’de Mustafa Suphi çevresinin temsilcisi olarak Anadolu’ya gönderildi; Kâzım Karabekir’le görüştü ve komünist hareketle Ankara hükümeti arasında ilişki kurulması için çalıştı. Bir Ermeni imha failinin birkaç yıl içinde komünist hareketin yöneticilerinden biri olabilmesi, üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken olağanüstü bir tarihsel olgudur. Bu örnek Nâzım’ı Salih Zeki’yle aynı yere koymaz; fakat Nâzım’ın içinde hareket ettiği siyasal dünyanın 1915’le yüzleşme kapasitesinin sınırları hakkında çok şey söyler.

Peki Kürtler?

Kürt meselesi daha zor. Nâzım’ın yaşadığı yıllar Şeyh Said, Ağrı ve Dersim gibi büyük tarihsel kırılmaların yaşandığı yıllardır. Elimizde bugün için Nâzım’ın örneğin Şeyh Said veya Ağrı isyanı hakkında “şunu düşündüm” diye yazdığı doğrudan bir belge yok. Dolayısıyla “Nâzım bütün bunları ayrıntılarıyla biliyordu” diye kesin bir hüküm vermek doğru olmaz. Ama habersiz olduğunu düşünmek de hiç mantıklı değildir. Nâzım Kürt isyanlarından hiç söz etmemiştir. Bunu da Nâzım’ın içinde bulunduğu siyasal gelenekle açıklayabiliriz. TKP ve Komintern çizgisinde özellikle Şeyh Said ayaklanması; feodal, dinsel, gerici ve emperyalizm tarafından kullanılabilecek bir hareket olarak değerlendiriliyordu.[12] Yani Nâzım’ın Kürt meselesindeki sessizliği yalnızca bireysel bir körlük değildir, dönemin komünist hareketinin ulusal meseleyi okuma biçimiyle paralellik gösterir.

Nâzım’ın şiirinde Kürtler “Kürt beyleri,” “Kürt derebeyi” gibi sınıfsal kategoriler içinde görünürler. Buna karşılık Nâzım Kürtlere yönelik ırkçılığa da açıkça karşı çıkar. “Kürtlere kuyruklu derler” diye başlayan bölümde bunun yalan olduğunu söyler ve Kürtleri yoksul insanlar olarak tarif eder. Yani yine aynı durumla karşı karşıyayız: Nâzım Kürdü görür. Ama Kürt meselesi şiirinde tarihsel-siyasal bir özne olarak merkezi bir yer bulmaz.

Nâzım’ın Paris’te yaşayan Kürt aydını Kamuran Ali Bedirhan’a yazdığı bir mektup var.[13] Bu mektuptaki Nâzım, Kürtleri ayrı bir millet olarak tanır. Kürtlerin tarihinden ve kültüründen söz eder. Cumhuriyet yöneticilerinin Kürtlere vaat ettikleri ulusal ve insani hakları tanımadığını, hatta Kürt milletinin varlığını inkâra kadar gittiğini söyler. Dahası, “gerçek Türk yurtseverleri”nin Kürtlerin milli haklar için verdiği mücadeleyi desteklemesi gerektiğini savunur. Bu mektupta Nazım, Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi ile tutarlıdır.

Nâzım Kürt meselesini biliyordu ve özellikle hayatının son yıllarında açık biçimde Kürtlerin ulusal haklarını savunuyordu. Fakat bu siyasal açıklık onun büyük şiirlerinde görülmedi. Belki yaşasaydı başka türlü olacaktı…

"Bu Memleket Bizim"

Nâzım’ın en meşhur dizelerinden biridir: “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.” Kim bu “biz”? Bu memleket yalnızca Türklerin miydi? Ermenilerin değil miydi? Rumların değil miydi? Kürtlerin değil miydi? Süryanilerin değil miydi?

Elbette Nâzım’ın şiirindeki “biz” etnik bir “biz” değildir. Emekçilerin, yoksulların, bu memleketin insanlarının “biz”idir. Şiirin sosyalist bağlamı açıktır. Bu dizeleri milliyetçi bir slogan gibi okumak Nâzım’a büyük haksızlık olur. Ama şu soruyu sormaya bir engel yok: Nâzım’ın o muhteşem “biz”i, memleketin etnik ve tarihsel eşitsizliklerini neden göremedi?

Belki sorun tam da bu “biz”in tarihsel olarak nasıl kurulduğundadır. Türklerin Anadolu üzerindeki egemenlik iddiasını anti-emperyalist bir ulusal kurtuluşun parçası olarak gören ama aynı topraklara ilişkin Ermeni ya da Kürt taleplerini emperyalizmin uzantısı sayan bir tarihsel çerçevede “bu memleket bizim” sözü, sınıfsal ve evrensel bir anlam taşısa bile, memleketin kimlerden eksilerek “bizim” hale geldiği sorusunu görünmez kılıyor.

Türkiye devletinin kendisine uyguladığı zulmü çok iyi gören Nâzım, aynı devletin Kürtlere yönelik politikalarını şiirinin büyük meselelerinden biri yapmadı. Kendi sürgününü olağanüstü bir şiirsel kuvvetle anlatan Nâzım, Ermenilerin büyük sürgününü aynı kuvvetle anlatmadı.

Bir de bize bakalım. Nâzım’ın söylediklerinden hangilerini hatırlamayı seçiyoruz? Deniz Gezmiş örneği bu bakımdan öğreticidir. Deniz idam sehpasındaki son sözlerinde “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” demiştir. Buna tanık olan avukatı Halit Çelenk’in aktarımları yıllardır yayımlanıyor.[14] Buna rağmen Deniz Gezmiş’in bu cümlesi, popüler hafızadaki portresinde yer almaz. Nâzım’da da benzer bir durum var. Bakkal Karabet’i kaç kişi hatırlıyor? Kamuran Bedirhan’a yazdığı ve Kürt milletinin varlığının inkâr edildiğini söylediği mektup, Türkiye’deki klasik Nâzım anlatısının neresinde?

Belki bizim yarattığımız Nâzım, gerçek Nâzım’dan da eksik… Sanki iki ayrı mesele var. Birincisi Nâzım’ın kendi sınırları. İkincisi ise bizim Nâzım’ı hatırlama biçimimizin sınırları.

Büyük Şairin Kör Noktaları

Nâzım yazdıklarıyla dünyanın ezilen halklarıyla sahici bir dayanışma kurdu. Bu yüzden onun gibi bir enternasyonalistten beklentimiz büyüktür. Ama şunu da kabul etmek zorundayız; enternasyonalist olmak insanı, içinde yetiştiği memleketin bütün kör noktalarından kendiliğinden kurtarmıyor.

Kendi memleketinin görünmeyenlerini görmek kolay değil. Kendi memleketinde işlenen suçlarla yüzleşmek kolay değil. Nâzım bile olsan kolay değil…

Yazının girişinde İzmir’de kapsamlı bir Nâzım Hikmet sergisi açılacağından bahsetmiştim. Bu sergide keşke bir duvarda Karabet de olsa. Kamuran Bedirhan’a yazdığı mektup da olsa.

Sanmıyorum…


[1] İzmir Büyükşehir Belediyesi. “Nâzım’ın Dünyası ‘ROMANTİKA’ ile İzmir’de.” İzmir Büyükşehir Belediyesi Haberler, 19 Ağustos 2026.

[2] Hazar Kalonya, D. ve Yıldırım, Z. (2020). “Kent Suçu ya da Kente Karşı Suç: İzmir Örneği.” İdealkent - Kent Araştırmaları Dergisi, 11 (30), s. 747-766. DOI: 10.31198/idealkent.660770.

[3] Şirin, Tolga. “Hürriyet, Hükûmet, Millet ve Memleket: Hukukçu Gözüyle Nâzım Hikmet.” İstanbul Hukuk Mecmuası, 82/1 (2024): s. 313-361. https://doi.org/10.26650/mecmua.2024.82.1.010.

[4] Hikmet, Nâzım. Bütün Şiirleri. 17. basım. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019.

[5] Melkonyan, Ruben. “Nazım Hikmet: Poet of Revolution and Nationalism.” Bulletin of Yerevan University B: Philology, 9/1 (25) (2018): s. 24-41. https://doi.org/10.46991/BYSU:B/2018.9.1.024.

[6] Hikmet, Nâzım. Memleketimden İnsan Manzaraları. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2021.

[7] Belge, Murat. “Edebiyatta Ermeni Sorunu.” Birikim, sayı 202 (Şubat 2006), s. 28-45.

[8] Saris, Mayda. Sürgünde Bir Ressam Jak İhmalyan. İstanbul: Birzamanlar Yayıncılık, 2013.

[9] İhmalyan, Vartan. Bir Yaşam Öyküsü. İstanbul: Cem Yayınevi, 1989.

[10] Dink, Hrant. “Hrant Dink Soruyor Vedat Türkali Cevaplıyor: ‘Bizim Kuşak Neler Olduğunu Bilmedi’.” Söyleşi, 2004; yeniden yayımlanışı: Agos, 1 Eylül 2016.

[11] Avagyan, Arsen. İttihatçı Komünist: Salih Zeki (Kuşarkov). İstanbul: Sosyal Tarih

Yayınları/TÜSTAV, 2020.

[12] Akbulut, Erden – Ülker, Erol. Komintern, TKP ve Kürt İsyanları. İstanbul: Yordam Kitap, 2022.

[13] Hikmet, Nâzım. “Kamuran Ali Bedirhan’a Mektup.” 1961. Kamuran Ali Bedirhan Arşivi, Paris Kürt Enstitüsü. Mektup ilk kez Paris Kürt Enstitüsü’nün yayın organı Hêvî’de, 1983’te tıpkıbasım olarak yayımlandı.

[14] Çelenk, Halit. İdam Gecesi Anıları. 13. baskı. İstanbul: Tekin Yayınları, 1998.