Her sabah güne başlamak için saatimizin alarmı çaldığında alıştığımız dünyanın hâlâ yerli yerinde olduğuna ve doğru biçimde işlediğine inanmak isteriz; çünkü aksini düşünmenin bir mesaisi, bir bedeli var ve o bedeli ödeyecek güce, cesarete sahip olmayabiliyoruz. Oysa epey bir zamandır, işlerin hiç de yolunda gitmediğini, hemen her gün şimdimizi ve geleceğimizi çalan birçok tuhaflık ve tekinsizliğin gayet cüretkâr biçimde işlediğini; akıl ve mantık kurallarını tersyüz eden birçok olayın gerçekleştiğini biliriz. Ama yine de faturalarımızın son ödeme tarihine para yetiştirmenin telaşıyla başımızı öne eğip çalışmaya, yaşamımızı sürdürmeye devam ederiz. Çünkü kabul edelim, olağanüstü bir saçmalığın ortasında yaşayıp ona profesyonelce uyum sağlamak, o saçmalığı sorgulamaktan çok daha az yorucu. Ne var ki insan, bir noktadan sonra yalnızca bu tuhaflıkların içinde yaşamaz; onları anlamlandırmaya, adlandırmaya ve yaşadığı gerçekliğin nasıl bu kadar kolay kabullenilebilir hâle geldiğini sorgulamaya da ihtiyaç duyar. Gündelik hayatın sıradanlığı içinde görmezden geldiğimiz bu arızaları fark edebilmek için, bazen içinde bulunduğumuz gerçekliğe biraz dışarıdan bakmak gerekiyor. Bu çağın yarattığı sorunların ve özellikle kendi öznel gündemimize ait sapmaların daha iyi anlaşılması için arada analojilere veya metaforlara başvurmak da dışarıdan bakmanın bir yolu olabilir.
İçinde yaşadığımız absürt gerçekliğin çatlaklarını biraz daha görünür kılmak için Mark Fisher’in Tuhaf ve Tekinsiz kitabında geliştirdiği kavramlar bu açıdan zihin açıcı bir işlev görebilir. Fisher‘in çıkış noktası, Freud'un Das Unheimliche denemesi. Freud tekinsizi, tanıdık olanın yabancılaşması, bastırılanın geri dönüşü olarak açıklar ve bunu aile, kastrasyon kaygısı, otomatlar gibi tekilin iç dünyasıyla ilgili şeyler üzerinden düşünür. Fisher ise tuhaf (weird) ve tekinsizin (eerie) dışarıyla, yani bilinen çerçevenin dışında kalanla ilgili olduğunu savunur. Yaygın kullanımda “tuhaf”ı ayrıksı, garip bulduğumuz, yadırgadığımız; “tekinsiz”i de güven vermeyen, kaygı, kuşku ve korku uyandıran durumlar veya şeyler için kullanırız. Ancak Fisher, bu kavramlarla yalnızca olağandışı, ürpertici ya da açıklanması güç deneyimleri adlandırmaz; daha derinde, alıştığımız gerçekliğin hangi noktada kendi sınırlarını ihlal etmeye başladığını, olması gerekenle olan arasındaki mesafenin nasıl görünür hâle geldiğini ve tuhaf ve tekinsize dönüştüğünü anlamaya çalışır.
Son yıllarda, esasen, tuhaf ve tekinsiz olarak adlandıracağımız birçok olağanüstü olay ve durumla karşılaşmak bir tarafa, bir de bunlara ilişkin enformasyonun da saldırısı altında kalmanın ağırlığını taşıyoruz. İklim felaketlerinden savaşlara, toplumsal krizlerden çok boyutlu insani yıkımlara, hukuksal garabetlerden emek sömürüsüne dayalı devasa yolsuzluklara kadar sürekli genişleyen haber akışı, artık gerçekliğin kendisinden çok, onun gerçek olup olmadığını yeniden yeniden kontrol etmemizi gerektiren bir bilişsel durum da yaratıyor. Her sabah karşımıza çıkan yeni bir haber, bir öncekinin gerçekliğini sorgulatır vahamette de olabiliyor. “Gerçekten oldu mu? Gerçekten böyle mi?” Bu sürekli doğrulama ihtiyacı, yalnızca bilgiye duyulan güvensizliğin değil, gerçekliğin kendi tutarlılığını yitirmesinin de belirtisi olarak anlam kazanıyor. Bir süre sonra tuhaf olan, tuhaflığını; tekinsiz olan da tekinsizliğini kaybedecek denli sıradanlaşabiliyor. Bunlar olurken medya şartlandırmalarının ters bir etkisi olduğunu, hipnotik telkin gibi işlediğini, olumsuz mesajları tekrar tekrar duyarak, bunları bilinçaltı düzeyde içselleştirdiğimizi ve bir tür hayal kırıklığıyla ezberlenmiş çaresizlik içinde duygusal olarak tepki verdiğimizi de pek fark etmiyoruz. Çünkü insan, bir süre sonra içinde yaşadığı dünyanın garipliğine değilse de garipliğin sürekliliğine alışıyor. Belki de çağımızın asıl tuhaflığı burada başlıyor. Gerçekliğin olağandışılığı değil, olağandışılığın gerçekliğin kendisi hâline gelmesi. Böylece absürt olan, trajikomik bir Truman Show ile İdiokrasi karışımına benzeyen gündelik hayatın dekoruna dönüşüyor; biz de bu dekorun içinde yaşamaya devam ediyoruz.
Mark Fisher’in tekinsizlik için, “Yokluğun yetersizliğinden ya da mevcudiyetin yetersizliğinden meydana gelir. Tekinsizlik hissi ya hiçbir şey olmaması gerekirken bir şeylerin olması durumunda ya da bir şeyler olması gerekirken hiçbir şeyin olmaması durumunda ortaya çıkar.” (Fisher, 2020, s. 63) demesi ve tuhaflığı da bir varlık ya da objenin aslında varolmaması gereken bir yerde varolması olarak tanımlaması, bu iki kavramı, içinde olduğumuz norm dışı aşırılığı, keyfiliği anlamak için kullanabileceğimiz anlamına geliyor. Fisher’in tuhaf ve tekinsiz kavramlarını burada onların özgün bağlamını aşan, fakat o bağlamın sunduğu imkânı koruyan bir analitik araç olarak kullanmak istiyorum. Bu bağlamda tekinsizi, hukuk, yasalar, kurumlar ve genel olarak düzenin işleyişinde olması gerekenin yerinde bulunmayışı; tuhafı ise olmaması gerekenin, yani norm dışılığın ve istisnanın gündelik düzenin içine yerleşmesi olarak düşüneceğim. Bu kullanım, Fisher’in kavramlarının doğrudan bir karşılığı olmaktan çok, onların açtığı düşünme imkânının siyasal ve kurumsal alana doğru genişletilmesidir.
Epey bir süredir maruz kaldığımız kaotik düzenin bizi, “tuhaf ve tekinsiz” olarak adlandırabileceğimiz birçok olayın bir izleyicisine veya kahramanına dönüştürdüğünü biliyoruz. Tuhaflık ve tekinsizlik, söz konusu bu post-truth düzenin hem baskın karakteri hem de olağan hali gibi işliyor. Öyle ki yasa, norm, hukuk, etik, ahlak, genel temayül ve işlemler bağlamında o yerde mutlaka var olması gerekenin artık yerinde olmadığı; orada hiç olmaması gerekenin de ısrarla orada olduğu sürreel bir işleyişin normalimiz olduğu bir durum söz konusu. Bu düzende yasaların ve anayasal hükümlerin açık biçimde var olması, onların fiilen bağlayıcı ve koruyucu bir güç olarak işlemesini de artık güvence altına almıyor. Böylece hukuk ortadan kalkmadan hukuksuzluğa, düzen ortadan kalkmadan keyfiliğe, yetki ortadan kalkmadan başıboşluğa açılan bir alan oluştuğunu görüyoruz. Kararların hangi ilkeye, hangi ölçüte veya hangi öngörülebilir kurala göre verildiğinin belirsizleşmesi de bu alanı daha da genişletiyor. Hukuk biçimsel olarak ve söylem düzeyinde korunurken bazı durumlar (yaratılan istisnalar) için sınırlandırıcı işlevinin aşınması, olup bitenlerin tam da Fisher‘in tekinsiz olarak tarif ettiği deneyime yaklaştığını gösteriyor. Olması gereken görünüşte hâlâ oradadır, fakat artık kendisinden beklenen yerde, biçimde ve işlevde değildir. Tuhaflığın bir biçimi ise bu çelişkinin giderek olağanlaşmasında ortaya çıkıyor; istisna, kendi istisnailiğini yitirerek düzenin gündelik işleyişine dönüşüyor. Deneyimlediğimiz şekliyle yasalar, mahkemeler, kurumlar ve prosedürler görünür biçimde varlığını sürdürmekte fakat bunların temsil ettiği normatif düzen ile fiilî gerçeklik arasındaki mesafe açıldıkça hukuk tekinsiz bir baskı aracına dönüşerek kendi ontik/ontolojik mantığının tersine işlemekte. Buradaki tuhaflığı yaratan sorun hukukun bütünüyle yokluğu değildir; daha derin ve daha huzursuz edici olarak Kafkaesk biçimde hukukun, var olduğu hâlde, kendisinden beklenen yerde ve işlevde bulunmamasıdır.
Hukuksuzluk, keyfilik, normun ihlali ya da olağanüstü olanın gündelikleşmesi, istisna olmaktan çıkarak tekrar tekrar karşımıza çıktığında, artık yalnızca bir düzenin bozulmasından söz edemiyoruz. Bilakis bozulmuş düzenin, düzenin kendisi gibi işlemeye başladığını da görüyoruz. Günümüz gerçekliğini çağrıştıran Kafkaesk düzen de tam burada karşımıza çıkıyor. Olağandışı olan artık olağanı kesintiye uğratmıyor; olağanlığın içine yerleşiyor. Absürtlüğü ortadan kaldıramadığımız veya onu sorgulamadığımız için, onunla yaşamaya alışıyoruz. Günümüzün bu duruma ilişkin paradoksu ise tuhaf ile tekinsizin aynı anda gerçekleşebiliyor olmasıdır. Hukuk vardır ama hukuki güvence deneyimi yoktur; kurumlar vardır ama kurumsal işlevleri tartışmalı hâle gelmiştir; adalet sürekli dile getirilir ama adaletin kendisi sürekli ertelenen bir vaat gibi salınımdadır. Tekinsizlik de bu bağlamda örneğin hukukun olması gereken yerde gerçek anlamıyla olmayışıdır. Böylece ortaya yalnızca hukukun aşınması değil, gerçekliğin kategorilerinin yer değiştirmesi de çıkmış oluyor. Agamben’in formülasyonuyla söylersek istisna olağanlaşmış, olağan olan istisnai görünmeye başlamıştır.
Çağımızın en derin tekinsizliklerinden biri de bu tür durumlara karşı giderek kayıtsızlaşmamızdır. Sorun yalnızca gerçekliğin bozulması değil, bozulmuş gerçekliği gerçekliğin kendisi olarak kabul etmeye ve onu kanıksamaya başlamamızdır. Fisher’in Tuhaf ve Tekinsiz kavramları bu nedenle bize yalnızca yaşayageldiğimiz gariplikleri teşhis etme imkânı vermez; dünyanın neden artık garipliğini bile gizleyemeyecek kadar kendi a-normalliğiyle iç içe geçtiğini de düşündürür. Bu a-normallik içinde gerçeklik bir yandan yaşadığımız krizler, felaketler ve bilgi fazlalığıyla sürekli büyürken, diğer yandan olması gerekenin, geleceğe ilişkin beklentinin ve değişim umudunun yokluğuyla içten içe boşalır. Böylece içinde yaşadığımız düzen yalnızca ne olduğunu değil, neyin mümkün olduğunu da belirlemeye başlar. “Başka türlüsü olamaz” düşüncesi, bir süre sonra hem mevcut düzenin doğal ve kaçınılmaz görünmesine hem de dünyanın gerçekten bundan ibaret olduğuna inanmamıza yol açar. Politik düzen ile gerçeklik algımız arasındaki ilişki tam da burada belirginleşir. Belli bir düzeni değiştiremeyeceğimize inandıkça, onu dünyanın değişmez gerçeği olarak görmeye de başlarız.
Dolayısıyla giderek 'başka türlüsü olamaz' duygusu hem dünyanın ne olduğuna dair ontolojik bir kabul hem de mevcut düzenin kendini doğallaştırmasına dair politik bir işleme dönüşür. Bozulmuş gerçekliği gerçeğin kendisi saymaya alışmak, bu iki düzlemi ayırt edilemez kılıyor. Nitekim bu nedenle günümüz gerçekliği, zihnin taşıyamayacağı bir ivmeyle iki zıt kutba doğru çekiliyor. Bir yanda mevcut kalıplarımızın, algı sınırlarımızın ötesinden içeriye boca edilen yıkıcı fırtınalar, devasa krizler ve kontrol edilemez veri yükü var; gündelik gerçekliğimiz, ait olmaması gereken şeylerin işgaliyle aşırı dolup taşıyor. Diğer yanda ise aynı dünyanın tam ortasında, görünürde olması gereken bir iradenin, insani bir anlamın ya da geleceğe dair bir vaadin yokluğuyla açılan o derin, tekinsiz boşluk duruyor. Mark Fisher’in tuhaf ve tekinsiz kavrayışının çakıştığı o dar patikada, dünya hem sırtımızda taşıyamayacağımız kadar ağır bir nesnellik fazlalığına dönüşüyor hem de ayaklarımızın altından çekilip giden insani bir yoklukla içi boşaltılıyor. İşte tam bu eşikte, varoluşun felsefi krizi ile geç kapitalizmin politik aygıtları birbirine dolanmış görünüyor. Bizi kuşatan sistemlerin failini bulamadıkça tekinsiz, kaygı verici bir boşluğa düşüyoruz; bu sistemlerin yarattığı aşırı ve yabancı krizlerle yüzleştikçe de tuhaf bir fazlalığın altında eziliyoruz. Böylece ontolojik sarsıntılarımız, doğrudan politik bir tıkanıklığa dönüşüyor.
Gerçeklik duygusunun bu çift yönlü aşınması, yalnızca bir algı yitimine yol açmıyor; insanın içinde eyleyebileceği mantıksal düzlemin, yani dünyanın tasfiyesine de dönüşüyor. İmkânsız olan gündelik hayatın içine yerleşip hayatı mümkün kılan norm ortadan çekildiğinde, bu gerçeklikte yaşayan özne için ilk kırılma dilde gerçekleşiyor. Tekinsizlik, kelimelerin içinin boşalması, tersini işaret etmesi ve gerçekliği çarpıtmasıyla beliriyor. “Adalet”, “hukuk”, “yasa” ya da “kurum” gibi sözcükler göndergelerinden koparken, tam da bu kopuş anında kamusal söylemde hiç olmadıkları kadar çok tekrarlanıyor. Bu da bir tür dil hiperenflasyonuna yol açıyor. Gerçeklikle bağını koparan sözcükler anlam üretmeyi bırakıp yalnızca birer işaret fişeği veya ritüelik ses kalıntısı olarak o büyük anlam yokluğunu gizleyen boş kabuklara dönüşüyor. İkinci kırılma ise zamanın deneyimlenmesinde ortaya çıkıyor. Tuhaflık olağanlaştığında ve istisna gündelik hayatın ritmi hâline geldiğinde, zaman tarihsel niteliğini kaybediyor. Nitekim istisnanın olağanlaşması, geleceği bir “olasılıklar ufku” olmaktan çıkarıp tekrarlanan bir “şimdi”ye hapsediyor. Geleceğe dair bir beklenti kalmadığında, olmaması gerekenin varlığı artık şaşırtmıyor; çünkü şaşırmak, başka bir zamanın veya başka bir imkânın varlığına inanmayı gerektirir. Şaşırma yetisinin kaybı, ontolojik uyumlanmanın en üst noktasıdır.
Bu noktada özne, edilgen bir izleyici olmanın ötesine geçerek tuhaf ve tekinsiz bir gerçekliğin parçası hâline geliyor. İnsan artık yalnızca bu yarı-gerçekliğin mağduru değildir; gündelik hayatını sürdürürken onu yeniden üretir. Hukukun veya genel olarak hayatı düzenleyen kuralların var olduğunu bilmek, buna karşılık bu kuralların kendisine gerçekten güvence sağlayacağına inanmamak, insan zihninde “çifte düşünüş” benzeri bir bölünme yaratır. İnsan, bir yandan sistemin absürtlüğünü görür, diğer yandan hayatını sürdürebilmek için bu absürtlüğe uyum sağlar. Bu durum, öznenin kendi eylemlerine ve içinde bulunduğu düzene yabancılaşmasına da yol açar. Kendi hayatını belirleyen kuralların mantıksızlığını bilen ama yine de bu kurallara uyan özne, zamanla kendi hayatının tekinsiz bir figüranına dönüşür.
Tam da burada politik olanla varoluşsal deneyim arasındaki sınır belirsizleşir. Çünkü insanın içinde yaşadığı düzen hakkında “başka türlüsü mümkün değil” diye düşünmeye başlaması, yalnızca siyasal bir kabulleniş değildir; dünyanın gerçekten böyle olduğu duygusunu da güçlendirir. Gerçeklik katılaşıp absürtleştiğinde ve içi boşaldıkça, eleştirinin dayanacağı zemini yeniden düşünmek gerekir. Eğer kurumlar ve kamusal söylem, kendi çelişkilerini geçici arızalar olmaktan çıkarıp gündelik işleyişin bir parçası hâline getirmişse, itiraz yalnızca “kurumlar daha iyi çalışsın” talebine indirgenemez. Öncelikle normal kabul ettiğimiz şeyin gerçekten normal olup olmadığını yeniden sormak gerekir. Belki de bugün ihtiyaç duyduğumuz politik imkân, “garipliğini” artık gizleyemeyen bu dünyada alıştığımız “normal”i yeniden yabancılaştırabilmektir. Alıştığımız tuhaf ve tekinsiz gerçekliği sorgulamaya başladığımızda, onun örttüğü büyük boşluk da yeniden görünür hâle gelebilir. Yani olması gereken ile olan arasındaki boşluk. Bu boşluk, yalnızca politik bir krizin değil; insanın kendi tarihiyle ve dünyayla kurduğu ontolojik bağın koptuğunun göstergesidir. Belki de asıl radikal eleştiri, bu boşluğu kapatmaya çalışan uzlaşı dilini reddetmekte ve dünyanın katılaşmış olgusallığına karşı, "başka türlü bir varoluşun" ihtimalini savunmakta yatar.
Kaynakça
1) Fisher Mark, Tuhaf ve Tekinsiz, Çev. Berkan M. Şimşek, Küy Yayınları, 2020
2) Giorgio Agamben, İstisna Hâli, çev. Kemal Atakay, Ayrıntı Yayınları, 2018.
3) Giorgio Agamben, İstisna Hâli, çev. Kemal Atakay, Ayrıntı Yayınları, 2018.





