Osmanlı'dan Cumhuriyet'e İktidar, Nüfuz ve İlişkiler: Arda Ekşigil ile Mehmet Mithat Bey'in Münasebetsiz Tarihi Üzerine Söyleşi

Mehmet Mithat Alam, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan kariyeri boyunca daima iktidarın yakınında kalmayı başarmış, tarihte adına pek rastlanmayan ‘sıradan’ bir bürokrat. Arda Ekşigil, Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’nde tarihçi ve sinemacı kimliğinin imkânlarıyla Mülkiye’den taşra kaymakamlıklarına, savaş yıllarından Ankara’nın yeni iktidar çevrelerine, oradan iş ve sermaye dünyasına uzanan bu hayatın izini sürüyor. Arşiv belgeleri arasından giderek romansı bir biyografi, tek bir kişinin hikâyesinden ise bir ilişkiler ağı tarihi çıkıyor ortaya. Arda Ekşigil’le, iktidar, nüfuz, sadakat ve para kadar, rejimler değişirken varlığını sürdüren bu ilişki biçimlerini konuştuk.


- Mehmet Mithat Bey senin büyük büyük deden ama ne ailenin hafızasında güçlü bir yeri var ne de tarihin “önemli” adamlarından biri. Mithat Bey, senin yıllarını vereceğin bir kitabın kahramanına nasıl dönüştü?

- Mithat Bey aile içinde Atatürk’e yakınlığıyla takdir gören, fakat hakkında pek de bir şey bilinmeyen bir tarihî figürdü. Tarihe özel merakım olmasına rağmen, onunla uzun yıllar ilgilenmedim doğrusu. Bir gün, Kazım Karabekir’in günlüklerini okurken karşıma çıktı. ‘Şu dedeye bir bakayım’ dedim. Ailevi bir merakla başlayan serüven, git gide içine çekti beni. Buluntular birbirini çorap söküğü gibi takip etti. Aile dairesinin ötesinde, kamuyu da ilgilendireceğini düşündüğüm bir boyut kazandı.   

- Mithat Bey’den geriye, -Mustafa Suphi’ye bir mektubu dışında- kendi sesini duyabileceğimiz bir günlük, hatırat ya da kişisel arşiv kalmamış. Onu teftiş raporlarından, resmî yazışmalardan, ithamlardan, söylentilerden, başkalarının tanıklıklarından kuruyorsun. Buna rağmen ortaya neredeyse roman kahramanı kadar canlı bir Mithat Bey çıkıyor. Burada tarihçinin ihtiyatıyla sinemacının hikâye kurma bakışı arasında nasıl bir denge kurdun?

- Evet, Mithat Bey’in resmî olmayan, bir dostuna (şansımıza, Mustafa Suphi’ye!) şahsi hislerinden ve dertlerinden dem vurduğu tek bir mektup var. Onu ‘geri getirmek’ veya resmedebilmek için bahsettiğin arşiv kaynaklarını kullandım ağırlıkla. Onunla benzer yollardan yürümüş dost veya aşinalarının da hayatlarını mümkün oldukça titizlikle inceledim. Yaşadığı yerleri, soluduğu havayı anlamaya çalıştım. Sinemacılıkla ne kadar ilgili bilmiyorum, ama işin ‘kurgusunda’ kronolojiyi bozarak, lineer olmayan bir anlatıma yöneldim yer yer. Bu yolun, Mithat Bey’in okuyucu tarafından daha iyi ‘kavranmasını’ sağlayacağını umdum. Özelliklerini, zihniyetini daha iyi tahlil ve tespit edebilmenin yolu bazen hikâyeyi klasik hikâye formundan çıkartmaktan geçebiliyor.

- Yolsuzluk ve suistimal iddiaları gibi “münasebetsiz” olaylar, evlilikleri, Mustafa Kemal’le yakınlığı, Kılıç Ali’nin kız kardeşiyle evliliği, İş Bankası çevresi, Krupp ve AEG’yle ilişkileri… Bütün bunlar onu kolaylıkla “şaibeli ve renkli bir bürokratın maceraları” olarak anlatılabilecek cazip bir figüre dönüştürüyor. Ama sen bu kitabı Mithat Bey’in maceralarını anlatmak için yazmadın. Mithat Bey üzerinden aslında neyi anlatmak istedin?

- Evet, hikâyenin aile içinde kalacak dağınık bir anekdot yığını olmanın ötesine geçerek ‘kamuya açılmasının’ sebebi, Mithat Bey’in Atatürk’ün çevresinde bulunmasıyla ilişkili. Onun üzerine çalışırken, Atatürk’ün yakın çevresiyle haşır neşir oldum. ‘Zevat-ı mutade’ (mutat zevat, yani ‘alışılmış kişiler’) denen bu dar muhitle ilgili belli bir akademik standardı tutturan ne kadar az çalışma olduğunu fark ettim. Atatürk’ün ticaret ve iş dünyasıyla kurduğu ilişkiler üzerine ne kadar az şey bildiğimize hayret ettim. Mithat Bey’in hikâyesi bu çerçeveye girdiğinden, bana üzerinde çalışılmaya ve kamuoyuyla paylaşılmaya değer gözüktü.  

- Evet, hikâyenin başına dönelim. Mithat Bey devlete hizmet ve padişaha “sadakat-i ebediye” etrafında şekillenen bir Mülkiyelilik terbiyesiyle yetişiyor. Fakat 1908, bürokratları siyasetle tanıştırıyor. Parti, basın ve cemiyet hayatı memuriyet alanına nüfuz ediyor. Mithat Bey’in kaymakamlıkları da tam bu eşikte başlıyor. Mülkiyeliler bu kırılma evresinde nasıl bir dönüşüm yaşıyorlar?

- Mithat Bey, 1903 yılında Mülkiye’den mezun oluyor ve gençliği boyunca yurdun değişik noktalarında kaymakamlık yapıyor. 1908’e kadar, tam bir Abdülhamit bürokratı. İş tanımı aşağı yukarı belli: fazla suya sabuna karışmadan, yereldeki dengeleri fazla aşındırmadan, merkezin emir ve talimatlarını yerine getirmek; Hamit rejiminin karşıtlarına göz açtırmamak. Meşrutiyet’le birlikte sular bulanıyor iyice. İktidar-muhalefet ikiliğiyle, basınla (yani kamuoyu baskısıyla) tanışıyor Osmanlı bürokrasisi. İdareciler, siyasete giriyor - veya siyaset onlara bulaşıyor. Yaşanan her siyasi kırılma da onları doğrudan, hayati biçimde etkiliyor. Her siyasal alt üst oluş bürokraside de müthiş yırtılma ve kıyımların yaşanmasına sebep oluyor. Mithat Bey ve neslini, tüm kariyerleri boyunca takip edecek belki de en büyük mesele, doğru pozisyon almayı bilmek. Düşe kalka da olsa Meşrutiyet’le beraber ‘kaygan zeminde’ yürümeyi öğrenecekler…   

-  1915’te Mithat Bey’i Kudüs Mutasarrıfı olarak görüyoruz. Bir yanda açlık, sürgün ve savaşın “çiğ ve haşin hakikati”, diğer yanda devletin kaybettiği itibarı ihtişamla telafi etmeye çalışan, tereddüdü zayıflık sayan Cemal Paşa’nın olağanüstü idaresi var. Kudüs mutasarrıflığı ve Cemal Paşa yönetimi, Mithat Bey’i nasıl sınadı ve dönüştürdü?

- Mithat Bey Ocak 1915’te, otuzlu yaşlarının tam ortasında Kudüs gibi çok büyük jeostratejik öneme sahip bir sancağı yönetmek üzere yola düşer. Savaşın sert koşulları, kaynayan Arap milliyetçiliği, ağır aksak büyüyen Siyonist hareket, yabancı devletlerin şehirde kurdukları ezici maddi-manevi hâkimiyet, bölgenin kralı gibi hareket eden Cemal Paşa’nın otoriterliği ve yarattığı daimî gerilim… Tüm bu faktörler Mithat Bey’i derinden etkilemiş olmalı.  Zorluk ve yokluk karşısında gittikçe katılaşan, neredeyse hissizleşen bir profil çıkıyor karşımıza (görebildiğimiz kadarıyla). Ama özel hayatında bunu telafi eden, ‘teselli’ mahiyetinde gelişmeler de olmuyor değil…

- Mithat Bey Kudüs’ten yalnız dönmüyor. Fanny’nin hikâyesi kitapta başka bir meseleye de açılıyor: Gerek edebiyatta gerekse tarihyazımında çok öne çıkan “casus kadın” tipine. Biraz Fanny’nin hikâyesinden ve bu kadın tipinden bahseder misin?

- Evet, Mithat Bey, Kudüs’te Fanny Kopp isimli Rus kökenli genç bir Yahudi kızla aşk yaşıyor. 1916 yılının sonlarında Kudüs’ten apar topar ayrılırken onu da yanında götürüyor. Ondan bir çocuğu da oluyor - babaannemin teyzesi, Suzan Alam. Ben kitapta, Fanny’nin kendisine değil (20’li yaşlarının başında, İzmir’de vefat ediyor), hatırasının kolektif hafızaya nasıl yerleştiğine odaklanmaya çalıştım. Özellikle Kudüs bölgesinde savaş esnasında Müslüman idareci/subaylarla genç Yahudi kızları arasında yaşanan ilişkiler Türk tarihyazımında genelde şüpheyle karşılanmış, bu genç kızların ‘Siyonist casus’ oldukları ima veya ifade edilmiştir. Bu iddiaları, daha evrensel gönül çelen ‘Yahudi dilber’ imgesiyle de birleştirerek Mithat Bey-Fanny aşkını ele aldım.

- “Birinci Dünya Savaşı tarihi, bir sevkiyat tarihidir aynı zamanda,” diyorsun. Mithat Bey de 1917’de Aşâir ve Muhacirîn Müdüriyeti adına Anadolu’daki sürgün ve iskân mahallerini teftiş ediyor. Bir yandan tehcir ve iskân mekanizmasının içinde, diğer yandan onun yarattığı suistimalleri soruşturan bir bürokrat. Belgeler, Mithat Bey’in bu ikili konumu, tehcir ve emvâl-i metrûke sürecindeki şahsî sorumluluğu hakkında ne söylememize izin veriyor?

- Mithat Bey’in faaliyetleri hakkında en az bilgi sahibi olduğum evre bu. Arşivler çok suskun. Başında olduğu kurum, Ermeni Tehciri’ni organize eden kurum. Fakat Mithat Bey buraya başmüfettiş olarak atandığında, tehcir büyük oranda tamamlanmış. Daha ziyade savaş dolayısıyla yurtlarından edilmiş Müslümanların barınma ve iaşe meseleleriyle uğraştığı anlaşılıyor. Bir de, Ermenilerden kalan malların yağmalanmasını engellemek gibi bir görevi var. Bu zor şartların altından nasıl kalktığını ölçüp biçmemiz imkânsıza yakın olsa da, ben kendimce bazı açıklamalar getirmeye çalıştım. Ama kim bilir, belki gelecek baskılarda ‘yeni belgeler ışığında’, taze çözümlemeler getirme imkânım da olur!

- 1918’de savaş kaybedilip İttihat ve Terakki iktidardan düşünce roller birden tersine dönüyor; soruşturanlar soruşturulan, rejime hizmet edenler hesap vermesi beklenen kişiler hâline geliyor. Mithat Bey’in serencamından bakınca, rejim değişirken bürokratik sorumluluğun sınırı nerede başlıyor, “emir kulu” olmanın mazereti nerede bitiyor?

- Mithat Bey’i savaşın sonunda birçok arkadaşı gibi İngilizlerin gadrine uğramaktan kurtaran en büyük karakter özelliklerinden biri, ihtiyatı. Azılı bir İttihatçı değil Mithat Bey. İttihatçı (yani modernist-kalkınmacı) dünya görüşünü paylaşıyor, fakat hareketin radikal bir unsuru değil. Bunun da ‘mükafatı’, İttihat ve Terakki’nin iktidardan düşmesiyle ciddi bir statü kaybına uğramadan, bürokrasideki yerini koruması oluyor. Fakat ‘yeterince’ radikal olmamanın dezavantajları olduğunu da göreceğiz.    

- Milli Mücadele’nin başında, “birtakım münasebetsizlikleri” nedeniyle, Mithat Bey’in sicili pek parlak değil. Kazım Karabekir ona güvenmiyor, hatta Mustafa Kemal’i uyarıyor. Buna rağmen kısa süre sonra Ankara’nın önemli idari ve mali mekanizmalarına dâhil oluyor. Kitapta senin de sorduğun gibi, Mithat Bey, Kemal Paşa’nın radarına nasıl girdi?

- Mithat Bey’le Kemal Paşa’nın miladını ve yakınlık derecesini tespit edemediğim, uzun yıllara dayanan bir tanışıklıkları var. Mithat Bey, müfrit bir İttihatçı olarak tanınmaması hasebiyle, ilk olarak Vahdettin ve Damat Ferit’in ilgisini çekmiş ve onlar tarafından Van Valisi tayin edilmiş. Eylül 1919’da bölgeye vardığında, Erzurum Kongresi yeni bitmiş, Karabekir-Kemal Paşa ekseni silahlı mücadele konusunda kararını vermiş. ‘Damat Ferit’in adamı’ olarak güvenilmez bir profil olarak karşısına çıkıyor paşaların - özellikle de Kemal Paşa’nın. Fakat Feritçi olarak gittiği Van’da kısa sürede kendini Milli Mücadele’ye ‘hâdim’ (yardımcı) bir vali olarak tekrar yaratıyor Mithat Bey. Mütareke döneminin tüm belirsizlikleri ve bürokratik altüst oluşu içinde, ‘doğru ata oynamanın’ yolunu buluyor diyelim.

-  Kılıç Ali’nin kız kardeşi Naime Hanım’la evleniyor; Mustafa Kemal’in de bulunduğu bu nikâhla yeni rejimin güçlü çevresine artık yalnız siyaseten değil, akrabalık bağıyla da giriyor. Erken Cumhuriyet’in iktidar seçkinleri arasında arkadaşlık, akrabalık ve sadakat ne ölçüde siyasi bir sermayeydi?

- 1920 yazında, Van’dan ayrılıp Ankara’ya gidiyor Mithat Bey. Burada, bir süre işsiz kaldıktan sonra dönemin en büyük şirketlerinden biri olan yabancı sermayeli -ama Milli Mücadele koşullarında Ankara hükümetine bağlanmış olan- Reji’nin genel müdürü oluyor. Bir süre sonra da (1922’de), Kemal Paşa’nın yakın çevresine girmiş Kılıç Ali’nin kız kardeşiyle evleniyor. 

Mithat Bey’in iktidarın kalbine yaptığı yolculukta bir dönüm noktasıdır bu. Kendi çevresinin de faydalarını görmüştür elbet (Mülkiye’den birçok sınıf arkadaşı bakan olacaktır Cumhuriyet döneminde). Fakat daha o zamandan ‘Paşa’nın mahremine’ girebilmiş Kılıç Ali’yle tesis edilen akrabalık, gelecek yıllar için bambaşka ufuklar açacak kuşkusuz.  

- Mithat Bey’in hayatında tuhaf bir örüntü tekrarlanıyor: yükseliş, şaibe ve ayakta kalma. Hiçbir zaman bütünüyle tasfiye edilmiyor. Reji Umum Müdürlüğündeki ağır iddialardan da, bu kez yeni iktidara “sadakat-i ebediyesi”yle daha güçlü çıkıyor ve sonunda Maraş mebusluğuyla “mükâfatlandırılıyor”. Mithat Bey’in asıl mahareti neydi?

- Tam da öyle. Kudüs döneminden itibaren türlü ‘münasebetsizlikleri’ faş olan, fakat her seferinde ‘minimum hasarla’ işin içinden çıkan ve hatta yükselişine devam eden bir profil söz konusu. ‘Meslek sırrı’ neydi, bilmiyorum. Ama çevre faktörü çok önemli, kuşkusuz. Dönemin siyasal elitini oluşturan seçkinler grubunun hem gittiği okullar hem de Kılıç Ali yoluyla eklemlendiği yeni çevre üzerinden bir parçası olmayı becermiş Mithat Bey. Bu grubu geniş bir aile gibi, Mithat Bey’in faaliyetlerini de ‘afacanlık’ olarak görmek lazım bir anlamda. Ailenin kusurları çok iyi bilinen, fakat hoş görülen bir ferdiydi Mithat Bey. İdareci olarak maharetleri ve herkesin malumu kibarlığı gibi bazı şahsi hasletleri de onun seçkinler muhitine tutunmasını sağlamış olmalı.  

- 1924’teki “Ermeni firariler” meselesi açıldıkça karşımıza neredeyse yeni rejimin bir panoraması çıkıyor. Basın ve Meclis devreye giriyor; olaylar Kılıç Ali’nin, meselenin üzerine giden Celâl Nuri’yi gazetesini basıp dövecek kerteye ulaşacak kadar şahsileşiyor; fakat bütün bu gürültü iktidar çevresindeki isimler açısından ciddi bir siyasi sonuç doğurmuyor. Bu çok önemli eşik için neler söyleyebiliyoruz?

- Kitapta epey ayrıntısına girdiğim ve Mithat Bey, Yunus Nadi ve Kılıç Ali gibi figürlerin merkezinde yer aldığı Ermeni firariler ‘skandalı’ gerçekten yeni kurulan rejimin ilk yıllarını anlamak (gelecek yıllarını öngörmek), palazlanmakta olan ve düşüşe geçen aktörlerini (örneğin Ahmet Emin Yalman) tanımak için ideal bir mikro-hadise. Otoriter rejimlere bağlılığın ne tür kapılar açabildiğini ve nasıl bir koruma kalkanı oluşturabildiğini tahlil etmek için de son derece faydalı. Bahsi geçen aktörlerin ördükleri ilişkiler ağının test edildiği, zorlu ‘sınavdan’ başarıyla çıktıkları, ufuklardaki bulutların bir an kararıp hemen sonra dağıldığı bir dönüm noktası daha. Yaşamöykülerini heyecanlı kılan da bu anekdotlar oluyor. Şahsi menfaatlerle büyük siyasi dönüşüm ve çatışmaların kesiştiği noktadaki kıvılcımlanma; o kıvılcımların izlerini sürmek.       

Atatürk ve Yunus Nadi

- Krupp, Siemens ve AEG gibi Alman şirketleri için Mithat Bey’in asıl değeri ticari uzmanlığı değil, Ankara’da kapıları açabilmesi. Burada Osmanlı bürokrasisinden devraldığı ilişki ve nüfuz sermayesinin artık doğrudan ekonomik değere tahvil edildiğini mi görüyoruz?

- Evet, Mithat Bey Cumhuriyet’in kuruluşundan çok kısa bir süre sonra, milletvekilliğine paralel olarak bir komisyonculuk ağına eklemleniyor. Çalışmanın kendi adıma en ‘can alıcı’ kısmı bu. Zira Erken Cumhuriyet devri iktidar mahfillerinin iş dünyasıyla, iç ve dış sermayeyle kurdukları ilişkiler hakkında bildiklerimiz çok sınırlı ve kendini tekrarlayan mahiyette. Özellikle belli kurumsal arşivler sayesinde -dönemin demir-çelik devi Krupp arşivi öne çıkıyor burada- Mithat Bey’in Alman sermayesiyle kurduğu ilişkinin boyutları hakkında bilgi edinebildim. Komisyonculuk dünyasının bu derece hareketli ve heyecan verici olabileceğini bu çalışmaya girişmeden evvel de tahmin etmezdim! 

- Bu noktada neredeyse Yakup Kadri’nin Ankara romanının içine giriyoruz; hatta romandaki Murat Bey’in Mithat Bey olduğunu söylüyorsun. Ahmet Hamdi Başar’ın dönemi tarif ederken kullandığı “nüfuz sayesinde para kazanma sistemi”, yani “aferizm”, Mithat Bey’in faaliyetlerini anlamak için de hayli açıklayıcı görünüyor. Emvâl-i metrûke’den İş Bankası çevresine uzanan, siyaset, bürokrasi ve iş dünyasının iç içe geçtiği bu düzen bize erken Cumhuriyet ekonomisi hakkında ne söylüyor?

- Ankara romanında adı geçen Murat Bey karakterinin Mithat Bey’le pek çok benzerliği var gerçekten. Fakat Mithat Bey’in yalnız olmadığını da unutmamak lazım. Her rejim, iktidarını pekiştirirken kendi ‘aferistini’ de yetiştiriyor aslında. Burada eski idareci ve askerlerin belirleyici rol oynadığı açık. İktidarın kilit noktalarında bulunanlar Mithat Bey’in eski okul ve çalışma arkadaşları. Abdülhalik Renda, Fuat Ağralı, Zekai Apaydın gibi Mülkiye’den devre arkadaşları yeni Cumhuriyet devrinde uzun yıllar kritik bakanlık koltuklarına yerleşiyorlar.  ‘Sofra kabinesi’ diye de adlandırılan Kılıç Ali ve çevresinden kısaca bahsettik; iş onunla da sınırlı değil elbette. Yine Mülkiyeli yakın dostu Sabur Sami Bey I. Dünya Savaşı’nın sonunda bürokrasiden istifa etmiş, ticarete atılmış, dönemin en zengin iş adamlarından biri olmuş. O da, Mithat Bey kadar Yunus Nadi ve Şükrü Kaya’ya yakın. Benzer şekilde, eski bir subay olan Fuat Baban, ordudan ayrılmasına rağmen bürokrasi içindeki dostlukları üzerinden karmaşık ve sofistike bir komisyonculuk ağı örebiliyor. Kişisel ilişkilerin bağlayıcılığı ve belirleyiciliği, tek adama ve onun dar çevresine istinat eden rejimlerde iyice artıyor, kaçınılmaz olarak.  

-  Bu kitabı aynı zamanda “post-Kemalizm” ardından gelen “post-post-Kemalizm” söylemi içinde yazdın. Mithat Bey gibi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir figürün peşinden gitmek, Cumhuriyet tarihine dair yerleşik kopuş ve süreklilik anlatılarıyla ilişkini değiştirdi mi?

- Evet, ‘paradigmatik bir fetret devri’ olarak nitelendirdim bu dönemi ben. Post-Kemalizm, yani kabaca resmî Kemalist tezleri revizyona tâbi tutan - ve en agresif biçimiyle - Kürt meselesinden seküler-muhafazakâr çatışmasına kadar birçok yapısal sorununun temelini Erken Cumhuriyet’te arayan/bulan anlayış belli bir gerileme içinde. Post-post Kemalist bakış, döneme daha nüanslı ve soğukkanlı bir nazarla yaklaşmayı öneriyor. Onun da ‘tehlikesi’, mahcup, örtülü bir neo-kemalizme kapı açma ihtimali. Akademide bu iki eğilimin düşük yoğunluklu çatışmasını gözlemlemek mümkün. Ben post-Kemalist literatürü çok önemsiyorum. Çünkü eleştirel gözle elde edilen bulgular ve yapılan analizler bugün elimizin altında olmasa, bir anlamda ‘ham maddesiz’ kalırdık. Diğer taraftan, bazı post-Kemalist araştırmacıların devamlı ‘günah arayan’, toptancı ve yargılayıcı üslubunu da akademik edep ve adaba yakıştıramıyorum. Tarihçinin gayesi, günah varsa (ki elbette var), bunun savcılığını üstlenmekten çok, anlamlandırmaya çalışmaktır, kanımca. Mithat Bey ve çevresini oluşturan kadroları ne övmeden ne de yermeden, neyi niçin yaptıklarını anlamak, yaptıklarını kendilerine nasıl izah ettiklerini gözlemlemekti benim derdim. Daha yapısal olarak da, bu tür rejimlerin kendilerini niçin ve nasıl sürekli aynı mimari şemaya dayanarak, tekrar tekrar ürettiklerini sorgulamaktı.

Bu tür biyografik/prosopografik (kolektif biyografi) çalışmaların artmasıyla, yıllar içinde daha berrak sulara bakabilmek dileğiyle.  

Arda Ekşigil