Liselilerin Açtığı Yol: Sokakların ve Fransa Siyasetinin İzinde

Paris’in güney doğusunda bir banliyöde (Créteil) Saint Exupéry Lisesi’nde 18 Eylül tarihinde lise öğrencilerinin başlattığı eylemler, coğrafi ve sektörel düzeyde hızla yayılarak birinci ayını geride bıraktı. Bugün eylemlere, üniversite öğrencilerinden öğretim üyelerine, öğrenci velilerinden sağlık çalışanlarına ve avukatlara (gençlere kalkan olmak için), Sarı Yeleklilerden sendikalara ve siyasal partilere kadar çeşitli toplumsal kesimler ve örgütler katılıyor. Fransa 68’ine benzer bir biçimde eğitimdeki sorunlara ve yetersizliklere dair taleplerle başlayan liselilerin eylemleri, kısa sürede lise binalarının dışına taşarak, kamu hizmetlerindeki gerileme, bütçe kesintileri ve hayat pahalılığı gibi toplumun geniş kesimlerini etkileyen meselelere ilişkin taleplerle kitleselleşti.

Fransa kamu hizmetlerine verilen önemle ön plana çıkan ülkelerden biri. Başta Türkiye olmak üzere pek çok ülkede görülen, eğitim ve sağlık alanındaki özelleştirmeler ile bu hizmetlerin piyasalaştırılması yıllar boyunca Fransa’yı adeta teğet geçmiş gibi. Bununla birlikte, devlet tarafından sağlanan kamu hizmetlerinde zamanla, neoliberal politikaların etkisiyle ve bütçe kesintileri nedeniyle ciddi gerilemeler oldu. Eğitim sisteminde hemen her yeni bakan değişiklikler yaptı. Liselerde öğretmen açıkları oluştu, binalar bakımsızlaştı. Ancak bu gerileme her yerde aynı biçimde görülmedi; yoksul mahalleler ve banliyöler ile zengin yerleşimler arasında ciddi bir fark da oluştu. Üstelik de eğitim alanındaki gerileme liselerle sınırlı kalmadı, üniversiteler de söz konusu politikalardan nasibini aldı. Türkiye’den farklı olarak, mali özerkliğe sahip olan üniversiteler ve diğer bilim kurumları ciddi bütçe kesintileri ile karşı karşıya kaldı, kadro kısıtlamaları geldi, belirli süreli sözleşmeler ve ders saati ücreti karşılığında hizmet alımı yaygın uygulama halini aldı.

Örgütlenme ve öfkede birleşme

Tüm bu meseleler uzunca bir süredir hem bilim emekçilerinin hem öğretmenlerin hem de öğrencilerin en önemli gündem maddeleri arasında yerini alıyor. Bu sorunları farklı örgütlenmeler çatısı altında tartışıyorlar. Fransa’da öğrencilerin de sendikal örgütlenmeleri mevcut, ancak öğretim üyeleri ve öğrenciler için örgütlenme sendikalar ve derneklerle sınırlı değil, sık sık toplantılar düzenleyerek sorunların tespiti ve çözüm arayışı konusunda tartıştıkları daha esnek örgütlenme biçimleri de var. Sık sık bir araya gelip “biz bu noktaya nasıl geldik” ve “ne yapabiliriz” sorularını masaya yatırıyorlar. Bu toplantılara sadece sosyal bilimlerden değil, tüm bilim dallarından katılımlar gerçekleşiyor. Örneğin akademik özgürlükler meselesi son yılların en fazla üzerine sempozyumlar ve konferanslar düzenlenen konuları arasında. Daha Eylül ayı başında bu konuda Paris’te iki gün süren geniş katılımlı bir toplantı düzenlendi. Dolayısıyla, Eylül ortasında başlayan kolektif eylemler, “bu sabah uyandık ve okulu bloke ettik[1] ve protestolara başladık” biçiminde gelişmedi. Ardında uzun bir “ne yaşıyoruz ve ne yapmalı” muhakemesi var.

Fransa’daki eylemleri diğer ülkelerden ayıran belki de en önemli özelliklerden biri, sektörel yayılma. Yani bir toplumsal kesimde başlayan eylemlerin hızla toplumun diğer kesimlerine de yayılması. Bu durum 68 eylemlerinde öğrencilerle işçilerin sokakları birlikte kuşatması biçimindeydi, bugün liselilerin eylemleri ise, ki artık protestoların üniversitelere de yayılması nedeniyle öğrenci eylemleri demek daha doğru olur, eğitim sektöründe çalışanların ve Sarı Yeleklilerin kolektif eylemleriyle kol kola ilerliyor. Toplumun farklı kesimlerinin öfkede birleşmesi söz konusu.

Kameraların gözü…

Medya bu dayanışmaya ve şenlikli kortejlere gözünü kapatıp “casseurs” adı verilen kırıcılara odaklansa da on binlerce insan şiddet repertuvarına başvurmaksızın bir araya geldi, yürüdü ve tepkisini dile getirdi. Sanat öğrencileri tarafından kolektif olarak yapılan Truva atı, eylem alanında verilen konserler, “Pembe Panter’in dönüşü”, yaratıcı pankartlar, kortejlerin ne kadar şenlikli olduğunun sadece birkaç göstergesi. Oysa medyanın kameraları polisle çatışan, şiddet biçimlerine başvuran gruplara çevrilmiş durumda. Sadece Fransa’da değil, gözünü Fransa’ya çevirmiş Türkiye’de de durum böyle. Yirmi beş yılı aşkın süredir Fransa’da yüzlerce eylemde hem eylemlerin seyri hem de eylemler üzerindeki polis denetimi üzerine yaptığım katılımcı gözlemler bu konuda birkaç noktanın altını çizmeme olanak tanıyor. Bunlardan ilki, “casseurs” denilen grupların yeni bir oluşum olmadığı ve mevcut eylemlerde ortaya çıkmadıkları. 1990’lı yıllarda da varlardı, Emeklilik yaşının yükseltilmesine karşı 2023 yılında düzenlenen kitlesel eylemlerde de. Bu gruplar genellikle kortejin ön taraflarında polisle çatışır, kamu mallarına zarar verir. Ancak polis bu şiddet eylemlerini bahane edip tüm göstericilere müdahale edip eylemi dağıtmaz. 17 Ekim’deki eylemlerde de kortej République Meydanı’na henüz ulaşmadan gaz bombalarının sisini gördü kokusunu aldı, ancak polis müdahalesi ile karşılaşmadı. Polisin eylemciler arasında herhangi bir ayrıma gitmediği ve tüm kitleyi dağıttığı Türkiye gibi örnekler düşünüldüğünde, Fransa’daki protesto gösterilerini daha iyi anlamak için, Paris’teki eylem alanının bu görüntüsünü resmetmekte ve polis stratejilerindeki önemli farklılığın altını çizmekte fayda var.

Kamu düzeni ve polis şiddeti

Bir diğer nokta, kamu hizmetlerindeki gerilemeye karşı yapılan bu eylemlerdeki polis denetiminin ve müdahalesinin Fransa’da kamu düzeni politikalarındaki önemli dönüşümü göstermesi. 68 Hareketi ertesinde Fransa’da toplumsal hareketler ve asayiş konusunda benimsenen barışçı stratejiler bugün yerini şiddet içeren stratejilere bırakmış durumda. Bu konuda uzun yıllardır çalışan ve ortak çalışmalar yürüttüğüm bilim insanları söz konusu dönüşüme asayişin sağlanmasında sertleşme/şiddet (brutalisation du maintien de l’ordre) ve “düzensizlik politikaları” adını veriyorlar[2]. Böylece, Anglosakson literatürde “eylemlerin suçlulaştırılması”, “polisin militerleşmesi” başlıkları altında tartışılan bir toplumsal meseleye Fransa örneğinden hareketle bir kavramsallaştırma getiriyorlar. Bu dönüşüm özellikle 2010’lu yıllardan itibaren daha görünür hale geldi. Önceleri, polisin eylem alanında görünmezliği ve göstericiler ile polisin eylem alanında temasından kaçınma ilkeleri üzerine kurulan eylemlerin denetimi politikaları, polisin kitlesel mevcudiyetinin görünür hale geldiği bir seyir izledi. Eylem güzergahı boyunca hiç polis görmediğimiz dönemlerden, polis birliklerinin eylem alanında yığınak yaptığı bir döneme geçişten söz ediyorum. Buna BRAV-M[3] gibi özel polis birimlerinin kurulması, gözetim teknolojilerindeki gelişmeler, “tahrip eden öder”[4] yasası, vs. eşlik etti. Ayrıca, Covid-19 salgınında eve kapatma pratiklerine yaygın olarak başvurulmasının, bugün eylemler dolayısıyla sokağa çıkma yasaklarının uygulanmasını kolaylaştırdığını da unutmamak gerek. Bugün geldiğimiz noktada kamu düzeni, polisin hala seçici davrandığı, ancak şiddetin eylem alanlarından eksik olmadığı bir biçimde sağlanmaya çalışılmaktadır. Çalışılmaktadır diyorum, çünkü bir düzenden çok düzensizlik hali söz konusu. Bir de tüm bunlara, Fransa’da siyasallaşmış polis bir kurumunun olduğunu eklemeden geçmeyelim. Yapılan bilimsel çalışmalar, asayişin sağlanmasında polisin suç ve göçmenlik arasında kurduğu ilişkiye ve ayrımcı tutumlara işaret ediyor[5]. Eylemlerin göçmenlerin yoğun yaşadığı bölgelerde başlamış ve gelişmiş olması, “casseurs” gruplar içinde “beyaz olmayan Fransız” gençlerin sayısal ağırlığı, polis şiddetinin bu boyutlara erişmiş olmasının önemli nedenlerinden biri. Öteden beri “iyi” ve “kötü” gösterici ayrımı yapan Fransız polisi, bu eylemler vesilesiyle “kötüyü” yeniden ve yeniden tanımlıyor. Bu vesileyle de 2027 yılında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri “kampanyalarına” bir biçimde dahil olmuş oluyor.

Eylemlerin 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine olası etkileri

Liselilerin ön açtığı bu eylemler, bir süredir aşırı sağın 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçimin galibi olmasına neredeyse kesin gözüyle bakılmasının yarattığı umutsuz ve karamsar havayı dağıtmış görünüyor. Bununla birlikte, ülkedeki aşırı sağ ile aşırı sol arasındaki kutuplaşmayı perçinlediğini de söylemek yanlış olmaz. 2017’de gençlerin de büyük desteği[6] ile seçilen Emmanuel Macron’un politikalarının yarattığı öfke, merkez solda konumlanan Sosyalist Parti’nin önseçimlerinde liberal kanadın adayı Rafaël Glucksmann’ın partinin cumhurbaşkanı adayı olarak seçilmesi, seçmenin merkez partilerine yönelme ihtimalini oldukça azalttı. Durum böyleyken, göçmen karşıtlığı üzerinden politikalarını şekillendiren aşırı sağ ile, eylemlerde gençlerin gözdesi haline gelen Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) ve adayı Jean-Luc Mélenchon seçimin ve özellikle de seçimlerin ikinci turunun en güçlü iki adayı haline geldi. Henüz seçimlere altı ay var, birtakım değişiklikler olabilir, ancak bugünden bakıldığında eylemlerin seçimin kaderinde önemli bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Eylemlerdeki şiddet görüntüleri, seçim yarışında Mélenchon’u yıpratmak için merkez ve sağ siyasetteki aktörler tarafından araçsallaştırılırken, Marine Le Pen eylemlerle ilgili sözlerinde şimdilik göçmen meselesine hiç girmedi ve polisin izinden giderek “iyi” ve “kötü” gösterici ayrımı yapmak ve “kötü” göstericileri hedefe oturtmakla yetindi. Buna karşılık, Trumpçılığın Fransa’daki temsilcisi olarak kabul edilen diğer aşırı sağcı siyasetçi Eric Zemmour ise Donald Trump ile paralel açıklamalar yapıp göçmenleri hedefe yerleştirdi. Böylece, sağ ve merkez siyaset sahnesi eylemlerin taleplerine kulaklarını tıkayıp, protestolardaki şiddeti seçim kampanyalarının merkezine oturtmuş oldu. LFI bizzat sahada yer alıp örgütlenirken, aşırı sağ ise seçim kampanyasına şiddet ile göçmen karşıtlığını ilişkilendirip yön veriyor. Toplumda bir kutuplaşma ortamı gelişirken, 17 Ekim ertesinde, yağmalama ve kırıp dökmelere karşı az sayıda ve cılız eylemlerin de düzenlendiğini hatırlatmak isterim.

Fransa’da kolektif eylemler ve hak talepleri yüzyılların mirasına ve çok önemli bir birikime dayanıyor. Eylemler, öteden beri siyaseti biçimlendirme konusunda son derece etkili. Bu açıdan bakıldığında bugün liselilerin açtığı yolda bir ülke siyasetinin kader ağları örülüyor demek hiç de yanlış olmaz.


[1] Fransızcada blokaj ile işgal farklı eylem biçimleri olarak kabul ediliyor. Blokaj eylemleri daha çok işleyişi durdurmaya gönderme yaparken, işgal yönetimi ele geçirme durumlarına gönderme yapıyor. O nedenle, metinde bu kullanıma sadık kaldım. Blokaj eylemleri Fransa’da tarihsel olarak öğrenci hareketlerinin önemli bir repertuvarı olarak karşımıza çıkıyor.

[2] O. Fillieule & F. Jobard, Politiques du désordre. La Police des manifestations en France, Editions du Seuil, 2020. Bu konuda ayrıca, 2012 yılında çevirisini yaptığım ve Birikim Dergisi’nde yayınlanan O. Fillieule, “Demokrasilerde Kalabalıklar Polisi. Bir Keşif Denemesi: Kalabalıklar ve Polis” (sayı 274, s. 62-71) makalesine bakılabilir.

[3] 2019 yılında kurulan ve şiddet eylemlerini bastırmakla görevli motorlu birlikler.

[4] Tahrip edenin zararı ödemesi ilkesinden tahrip eden gruplara katılanlar öder ilkesine geçişi öngören yasa tasarısı şu günlerde Senato’nun önünde ve 27 Ekim’de genel kurulda görüşülmesi planlanıyor. Buna göre, tahripkâr gruplar içinde yer alanlar, bizzat eylemi gerçekleştirmeseler bile kamu zararının ödenmesi için cezalandırılabilecekler. Bu ceza 10.000 avroya kadar artabilecek. 17 Ekim’den sonra sağ partiler bu ceza artırımının daha da ağırlaştırılmasını talep ettiler.

[5] Didier Fassin, La Force de l’ordre. Une anthropologie de la police des quartiers, Editions du Seuil, 2011.

[6] Bugün blokaj eylemlerinin merkezlerinden biri olan Paris Sciences Po, Emmanuel Macron’un da mezun olduğu ve öğrencilerinin 2017’deki Macron’un seçim kampanyalarında bizzat çalıştığı bir yükseköğretim kurumu. On yıldan az bir süre içinde Macron karşıtı gösterilerin merkezi haline gelmiş olması bu açıdan dikkat çekici.