Bir Ziya Baba Vardı: Adadaki Vakur Sosyal Demokrat

27 Ekim 1994’te yaşamını yitiren Ziya Rızkı, bu yıl ölümünün 32. yıl dönümünde yeniden anılacak. Her ekim ayında Girne’de şehrin merkezindeki büstünün önünde ve mezarı başında yapılan anmalar, bir alışkanlığın, ritüelin sürdürülmesi gibi görünebilir. Aslında aradan otuz yılı aşkın süre geçtikten sonra, Kıbrıslı Türklerin siyasal yaşamının önde gelen isimlerinden birinin eski makamlarıyla değil "Ziya Baba" hitabıyla hatırlanıyor olması, üzerine düşünmeyi hak eden bir durumdur. Öte yandan Ziya Rızkı gibi bir eşhasın kıyıda köşede gizli saklı kalması, tarih yazımının tektipçi ve dışlayıcı doğasının, iktidar odaklı siyasi tasfiyelerin ve kolektif belleğin egemen güçler tarafından şekillendirilmesinin bir sonucudur.

Ziya Rızkı’yı bugün anmanın anlamı da buradan doğar. Siyasete duyulan güvenin, kamu görevinin neyi gerektirdiğinin ve siyasetçi ile toplum arasındaki mesafenin sıkça tartışıldığı bir dönemde onun hatırası, bu sorulara bir zamanlar nasıl bir yanıt verilebildiğini hatırlatır: kamu görevi bir ayrıcalık değil sorumluluktur; siyaset toplumdan kopuk bir uzmanlık alanı değil, toplumun içinde yapılan bir iştir; bir siyasal çizgiye bağlı olmak partizanlığı gerektirmez. Bu nedenle Ziya Rızkı, geçmişe duyulan bir özlemden çok bugüne yöneltilmiş bir soru olarak okunmayı hak eder. Ziya Rızkı’yı bilmek, bir siyasetçinin hikâyesini öğrenmenin ötesinde, Kıbrıs Türk toplumunun kamu görevini sorumluluk, siyaseti toplumun içinde yapılan bir iş ve siyasal bağlılığı partizanlıktan ayrı bir şey olarak kavradığı bir dönemi hatırlamamızı sağlar.  Böylelikle bugün siyasete duyulan güven ve siyasetçi ile toplum arasındaki mesafe tartışmalarına geçmişten bir ölçü kazandırır.

Bu yazı üç soru etrafında ilerliyor: Ziya Rızkı kimdir? Ziya Rızkı’nın toplumdaki rolü nedir? Toplum ona neden "Ziya Baba" dedi?

Ziya Rızkı Kimdir?

Rızkı TMT[1] geçmişinin yanı sıra Limasol Türk Spor Kulübü’nün kuruculuğunu ve başkanlığını yaptı; Limasollu Kıbrıslı Türklerin sportif açıdan geri kalmaması için kurulan Doğan Türk Birliği’nin kuruluşunda yer aldı, futbol oynadı, tiyatro faaliyetlerine büyük önem verdi, gençlerin iyi şekilde yetişmesi için çaba harcadı, kamu görevlerinde bulundu, belediyecilik yaptı ve milletvekilliği görevini üstlendi. Bütün bu farklı alanları birbirinden kopuk hayat parçaları olarak değil, toplumla kurduğu ilişki içerisinde bir araya getirdi. Bu nedenle Ziya Rızkı’nın hikâyesini birkaç satırda anlatmak eksik ve yüzeysel kalır. Dolu dolu, özellikle Kıbrıslı Türkler nezdinde ahlaklı bir duruş sergileyen bir ömür sürdü. Böyle bir ömrü anlatmak için salt olarak belgelerden yararlanarak konuşmak bu eşhasın değerini tam olarak göstermez.

Ziya Rızkı 25 Aralık 1919’da Limasol’da doğdu. Haliyle Limasol’da doğan her Kıbrıslı gibi o da bir Lemeşaniydi[2].  1925’te ilkokula başladı; ilk ve orta öğrenimini Limasol Rüştü’de gördü, 1940’ta Limasol Yüksek Ticaret Lisesi’ni bitirdi. Aynı yıl Dikelya İngiliz Üsleri’nde sivil tercüman olarak işe girdi ve bu görevi on yıl boyunca Polemitya, Limasol, Larnaka ve Lefkoşa’da sürdürdü. 1944’te Letafet Hanım’la evlendi, Ayla adında bir kızı oldu; eşini 1959’da kaybetti. Letafet Hanım’ı kaybettikten sonra hiç kimseyle evlenmedi, çevresi tarafından bu yolda telkinler olsa da Letafet Hanım dışında aklından kimse geçmedi.

Kamu hizmeti hayatının omurgasını oluşturdu. 1950’de Limasol İş Bulma Dairesi müdürlüğüne atandı; 1956’da kaza çalışma dairesi müdürü olarak Baf’a gönderildi, 1957’de yeniden Limasol’a döndü. Kıbrıslı Türkler dairelerini terk edene dek, 1964 yılına kadar bu görevini sürdürdü. İş bulma dairesinde Kıbrıslı Türklere oldukça yardımcı oldu. O dönem bir maunacı (liman işçisi) olarak çalışan Remzi Bey, Rızkı’nın Kıbrıslı Türklere yaklaşımını şöyle anlattı:

Eskiden işçi ihtiyaç olduğu vakit, limanda liste çıkardı. Ziya bey orada olduğu müddetçe ben ve bütün arkadaşlar listenin hep en başında olurduk. Daireye gidip bize iş verin dediğimiz bile olmazdı, çok ender olurdu bu. Ziya Baba Limasol’daki herkesi tek tek tanır, kim ihtiyaçlı kim iyi durumda bunu çok iyi bilirdi.  

Mücadele yıllarında da ön saflardaydı. TMT’nin kurucularındandı; 1958’de Limasol’da ilk yemini o etti ve Serdarlığa[3] başladı. Şubat 1964 Limasol çarpışmalarında rol aldı. 1969’da Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kurucuları arasında yer aldı ve 1970’te Temsilciler Meclisi’ne milletvekili seçildi.

1974 harekâtından sonra on binlerce kişiyle birlikte İngiliz Üssü Happy Valley’de mücadeleye devam etti. Güneyli göçmenlere sahip çıkarak onları örgütledi, dağılmalarını engelledi ve 27 Ocak 1975’te üslerden ayrılıp Türkiye üzerinden kuzeye geçmelerini sağladı. Kuzeyde Güney Göçmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği’ni kurdu.

26 Mayıs 1976’da Girne Belediye Başkanlığına seçildi ve iki dönem belediye başkanlığı yaptı. Aynı yıl Halkçı Parti’ye girdi, ardından TKP’ye geçti. 1981’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katıldı ve sevenlerinin yüreğinde seçimi kazandı. Bu seçim kimilerine göre şaibeli kimilerine göre oldukça demokratikti. 1985’te milletvekili seçildi; 1990’da yine milletvekili seçildi, ancak siyasi gerçekler karşısında muhalefet olarak meclisi boykot ettiler. 27 Ekim 1994’te vefat etti.

Kısacası Ziya Rızkı TMT kurucusu ve Serdardı; Limasol Türk Spor Kulübü’nün (LTSK) kurucusu ve başkanıydı, LTSK ile Doğan Güneş Spor Kulübünün birleşmesiyle ortaya çıkan Doğan Türk Birliği’nin[4] (DTB) de kurucularındandı; çok iyi bir futbolcu, tiyatrocu ve siyaset adamıydı.

Bu, aynı zamanda Kıbrıs Türk toplumunun kendi bağrından çıkardığı insanların nasıl çok yönlü sorumluluklar taşıyabildiğinin de hikâyesidir. Bir insanın bir ömre bu denli farklı alanı sığdırabilmesi onu yalnızca başarılı kılmaz, sıra dışı da kılar. Bu çeşitliliği yalnızca "çok yönlülük" diye adlandırmak sığ ve eksik bir değerlendirme olarak kalır; asıl mesele, bütün bu alanların altında yatan ortak damardır.

Ziya Rızkı’nın Toplumdaki Rolü Nedir?

Spor, sanat, örgütlenme ve siyaset onun elinde birbirinden ayrı uğraşlar değildi. O dönemde futbol kulübü yalnızca top oynanan bir yer değildi; insanların tanıştığı, örgütlendiği (özellikle TMT toplantılarının yapıldığı), dayanıştığı, toplumun derdini konuştuğu bir mekândı. Tiyatro da sahneden ibaret değildi; bir toplumun kendini anlatmasının, kültürel ve ontolojik varlığını sürdürmesinin yollarından biriydi. Ziya Rızkı’nın bu alanların hepsinde bulunması, toplumla kurduğu bağın yalnızca makamlar üzerinden işlemediğini tekrar tekrar gösterir.

Kamu görevi de bu minvalde, bütünlük içinde ayrı bir anlam kazanır. Koloni yönetimi yıllarında Kıbrıslı Türklerin çeşitli meseleleriyle ilgilendiğine dair anlatılar, onun toplumdaki konumunu anlamak için önemlidir; çünkü bu görev, hakkındaki anlatılarda kişisel bir kariyer basamağından çok, topluma karşı üstlenilmiş bir sorumluluk olarak yer alır. Yıllar, alanlar değişse de aynı çizgi süregider: toplumun içinde olmak, insanla temas kurmak, Limasol’la ve haliyle ağırlıklı olarak 1974 sonrası Limasolluların göç ettirildiği Girne ile bağını hiç gevşetmemek.

TMT’nin kuruluşundaki rolü ve Serdarlık görevi, Kıbrıs Türk toplumunun varoluş mücadelesinin en kritik anlarından birinde üstlendiği başka bir sorumluluğu gösterir. Ama onu yalnızca bu yönüyle tanımlamak, sonraki siyasal hayatını anlamayı zorlaştırır çünkü onda toplumun varlığını koruma çabasıyla, toplumun daha adil, daha demokratik, kendi geleceğine söz geçirebilir hâle gelmesi arayışı birbirinden kopuk durmaz. Kıbrıs’ın kendine özgü tarihinde, var olma mücadelesiyle demokratikleşme, sosyal adalet ve kendi kendini yönetme arzusu aynı siyasal hayatta yan yana yürüyebilmiştir; Ziya Rızkı da bu tarihsel deneyimin çarpıcı örneklerinden biridir.

TKP[5] saflarında yer alması da bu yüzden sıradan bir ayrıntı değildir. TKP’nin taşıdığı toplumcu gelenek, Kıbrıs Türk siyasetinde sosyal adalet, emek, özgürlük ve kendi kendini yönetme düşüncelerinin başlıca taşıyıcılarından biri oldu. Rızkı’nın bu çizgide durması, siyasal hayatının yalnızca millî mücadele ekseninde şekillenmediğini, toplumun nasıl bir düzende yaşayacağı sorusunun da onun için mesele olduğunu düşündürür. Güvercin’e[6] olan bağlılığı bir yana, onun sosyal demokrat kimliğini yalnızca bir parti aidiyetine indirgemek de eksik kalır; çünkü bu kimlik, anlatılarda daha çok kamu görevinin anlamı, yurttaşla kurulan ilişki, adalet duygusu ve siyasal ahlak üzerinden okunur.

Nietzsche’nin Zihniyet Soyluluğu (Nietzsche, 2016)  adını verdiği kavram, kazanç ve üstünlük duygusunun barınmadığı, saf ve temiz anlamıyla mücadeleci bir ruhtur; bu kavram bir noktada Rızkı’da can bulur. Rızkı’nın haksızlık karşısında gerektiğinde bedensel ve ruhsal anlamda tokadını esirgemediği de aşikârdır; en basit örnek, belediye başkanlığı döneminde haksız yere evsiz kalan yaşlı bir kadın için verdiği mücadeledir. En ufak bir çıkarın ya da rant kırıntısının beklenmediği ender insanlardandı. Rızkı’nın bir dönem şoförlüğünü yapan Kemal Gözay, onu şöyle anlatıyor:

Hiçbir zaman VIP’den gitmedi, dönemin kelli felli adamları halktan kopuk yaşamayı bir meziyet olarak görürken. Ziya Baba öyle bir yolu tercih etmedi. Sadece kendine ait olan eşya ve evraklarının olduğu valizini VIP bölümüne koyardı. Onu havalimanından evine götürdüğüm zaman diğerleri gibi davranmaz kendi ne içerse bana da ondan ikram ederdi. Varsa mektupları okuduktan sonra benim gitmeme müsaade ederdi. Herkese iyilikle yaklaştı. Hiç kimseye kötü bir sözü olmadı. Ziya Baba’nın rolü farklıydı, diğerleri politikacı, siyasetçi iken Ziya Baba toplum lideriydi. Çok gülmezdi ama samimiyetinden de kimse şüphe duymazdı.

Ziya Rızkı işin özünde bir sosyal demokrattı. Sosyal demokrasiyi burada uzun uzadıya tanımlamaya gerek yok; Ziya Rızkı’nın siyasal hayatını aydınlatacak kadarı yeter. Genel hatlarıyla sosyal demokrasi, kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine piyasa ekonomisini devlet müdahalesi, yeniden dağıtım ve sosyal adalet politikalarıyla dengelemeyi amaçlayan bir gelenektir (Heywood, 2017). Bunu yalnızca ekonomi politikasına indirgemek eksik kalır. Eşitsizliğin kader sayılmaması, çalışanın hak sahibi bir yurttaş olarak görülmesi, eğitimin, sağlığın, sosyal güvenliğin kamusal bir sorumluluk sayılması, devletin toplumdaki güç dengesizliklerini azaltan bir araç olarak kullanılması: bunlar geleneğin köşe taşlarıdır. Fakat belki de en az konuşulan, en önemli tarafı siyasal ahlaktır. Kamu görevinin kişisel çıkara alet edilmemesi, yurttaşın siyasetçiye kişisel olarak bağımlı kılınmaması, kamu kaynağının yakınlık ilişkileri üzerinden dağıtılmaması, siyasetçinin kendini toplumun üstünde değil hizmetinde görmesi. Ziya Rızkı’ya dair anlatılar tam da burada anlam kazanır.

Toplumsal rolünün en somut sınavlarından biri 1974 sonrasında verildi. Güney göçmenlerini Happy Valley’de örgütleyip dağılmaktan koruyan, kuzeye geçtiklerinde onları Güney Göçmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği çatısında yeniden bir araya getiren isimlerden biri oydu. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kurucuları arasında olması da aynı çizginin devamıdır: toplumun en korunmasız kesimlerini, makam beklemeden, örgütlü bir sorumluluk olarak görmek.

Bu yönüyle onun hikâyesi, Kıbrıs Türk siyasal hayatının bir dönemine dair önemli bir hafızayı da taşır. Rızkı’nın hayat sahnesinde rol aldığı dönemde siyaset, bugünkü gibi yalnızca seçim kampanyaları, medya görünürlüğü ve parti merkezleri üzerinden yürümezdi. Spor kulüpleri, kültür çevreleri, mahalleler, toplum örgütleri, gündelik ilişkiler siyasal hayatın doğal parçalarıydı. Siyasetçi yalnızca seçim zamanı görülmez, hayatın başka alanlarında da tanınırdı. Siyasal güven de yalnızca verilen sözlerden değil, gündelik hayatta kurulan bağlardan doğardı. Onun hafızadaki yeri de bu bağlamdan ayrı düşünülemez.

Belki de Ziya Rızkı’nın toplumsal rolünün en belirgin yanı budur: siyasetin toplumdan ayrı bir uzmanlık alanı olmadığını hatırlatması. Siyaset toplumun içinde yapılır; spor kulübünde, tiyatroda, belediyede, kamu dairesinde, mahallede, sokakta, insanların gündelik hayatında karşılık bulur. Bir siyasetçinin toplumsal etkisi de yalnızca parlamentoda söylediği sözlerle değil, toplumla kurduğu ilişkinin niteliğiyle ölçülür. Bunun örnekleri o dönemde oldukça boldur; bazen bir fotoğraf, uzun makalelerin anlatamadığını yalın bir kareyle söyler. Vamık Volkan, Özker Özgür, Rauf Denktaş ve Derviş Eroğlu’nun aynı yerde, bir fincan kahve etrafında görüldüğü kare de bunlardan biridir. Çünkü bu dört isim, Kıbrıs Türk siyasal hayatının aynı köşesinden değil, birbirine en uzak köşelerinden gelir.

Ziya Rızkı’nın hayatını anlatmak, bu yüzden yalnızca geçmişe dönüp bir siyasetçiyi anmak değildir; Kıbrıs Türk toplumunda bir dönem mümkün olmuş bir siyaset yapma biçimini yeniden düşünmektir de.

Toplum Ona Neden "Ziya Baba" Dedi?

Ziya Rızkı hakkında yazmanın güçlüğü, hayatına dair bilgilerin dağınık kaynaklara, sözlü anlatılara ve gündelik hafızaya yayılmış olmasındadır. Bu nedenle peşine düşülmesi gereken soru yalnızca "Ziya Rızkı ne yaptı?" değil, "Ziya Rızkı nasıl hatırlanıyor?" sorusudur. Bir insanı anlatanların seçtiği kelimeler, anma yazılarında öne çıkan sıfatlar, hafızada direnen ayrıntılar, o insanın nasıl hatırlandığına dair en dürüst ipuçlarıdır. Bir insanın toplumsal hafızadaki yeri yalnızca resmi görevlerle ya da tarihlerle kurulmaz; kimi zaman bir insanı yıllarca yaşatan şey, ona yakıştırılan bir hitaptır. "Ziya Baba" da böyle bir hitaptır; yalnızca sevginin değil, toplumdaki yerinin de bir işaretidir. Ziya Rızkı’nın Girne özelinde oluşturduğu etki kolektif bellekteki en etkili figürlerinden biri olarak kolektif bellekte yer edinmesinde ve kuşaklar boyunca aktarılan toplumsal bir hatıraya dönüşmesinde kendini gösterir.

Farklı insanların, farklı dönemlerin anlatılarında aynı özellikler tekrar tekrar beliriyorsa, bu tekrarın kendisi bir anlam taşır. "Halk adamı", "garibanın yanında duran", "adil", "dürüst", "toplumcu", bahsi geçen bu sıfatlar yalnızca kişisel bir kanaati değil, onu hatırlayanların hangi siyasal ve ahlaki değerlere önem verdiğini de ele verir.

Onu tanıyanların dilinde bir yön özellikle öne çıkar: insanlarla kurduğu doğrudan ilişki. "Garibanın yanında duran bir babaydı" cümlesi, toplumdaki algısını anlamak için önemlidir; ama bu anlatının bir de öbür yüzü var, o da en az ilki kadar dikkat çekici: gerektiğinde ve gereken yerde kavga etmesi. Ortaya çıkan portre, herkesi hoşnut etmeye çalışan bir siyasetçi değil, belirli bir adalet anlayışına sahip olduğu düşünülen ve gerektiğinde bunun arkasında duran bir siyasetçidir. Onun toplumdaki karşılığını "sevilen bir siyasetçi" sözüyle açıklamak da bu yüzden dar kalır; asıl konuşulması gereken, ona duyulan güvendir. Yine onun döneminde yazları harçlığını çıkarmak için belediyede mevsimlik işçi olarak çalışan dönemin lise öğrencilerinden biri onu şöyle anlatıyor:

Girne o dönem bomboş, binalar tek tük, herkes müstakil Rum’dan kalma evlerinde, Ziya baba klasik devriyesine çıktı. Sıcağın ortasında gördü bizi otları yolarken. Bir anda eline çapayı alıp bizimle beraber otları sökmeye başladı sonra işi olduğunu hatırladı. Çocuklar, dedi, yavaş yavaş kendinizi yormadan. Bu yüzdendir bizim neslin ona sorgusuz sualsiz güvenmesi. Onun yanında kendimize çeki düzen vermek zorundaydık bu korkudan falan da değildi, ciddi anlamda saygıdan.

Bu güvenin köklerinde "hizmet" kavramı yatar, ama hizmeti yalnızca yol yapmak, bina dikmek, proje bitirmekle sınırlamak yanıltıcı olur. Hizmet, daha geniş anlamıyla topluma karşı duyulan sorumluluktur: insanların derdiyle ilgilenmek, kamu görevini ayrıcalık saymamak, yurttaşın hakkını gözetmek, elindeki yetkiyi toplum yararına kullanmak. Uzun kamu ve siyaset hayatına bu açıdan bakıldığında, farklı görevlerin arkasında hep aynı bakış görülür: spor yöneticiliği, kültür-sanat, kamu görevi, belediyecilik, siyaset; hepsi toplumla ilişki kurmanın ayrı görünen ama aynı damardan beslenen biçimleridir. Onu farklı kılan da tam olarak budur: siyaseti yalnızca siyaset alanında yapmamış olması.

Bu, özellikle belediyecilik deneyiminde belirginleşir. Yerel yönetim, siyasetin gündelik hayatla en doğrudan karşılaştığı alandır. Yürünen sokak, kullanılan kamusal alan, alınan hizmet, karşılaşılan görevli: devletin soyut bir kurum olmaktan çıkıp gündelik hayatın parçası hâline geldiği yer burasıdır. Onun belediyecilik yılları bu yüzden yalnızca yerel tarihin bir sayfası değil, toplumcu siyaset anlayışının gündelik hayatta nasıl karşılık bulabileceğine dair bir örnektir de.

Bugün hâlâ "Ziya Baba" diye anılması da bu bağlamda anlam kazanır. Halkın bir siyasetçiye böyle bir ad vermesi yalnızca sevginin göstergesi değildir; toplumun hafızasında nasıl bir siyasetçi olarak kaldığının da işaretidir. İnsanlar yalnızca kendilerine bir şey verenleri değil, kendileri için mücadele edenleri, aynı toplumsal dünyayı paylaşanları, makamını toplumdan üstün görmeyenleri hatırlar. Sevenlerinin belleğinde yaşamaya devam etmesi, bir dönem siyaset yapmış olmasından değil, temsil ettiği siyasal karakterden gelir başka bir ifadeyle siyasetçinin toplumdan kopmadığı bir anlayıştan.

Bu hafıza bugün de canlı. Her yıl ekim ayında, ölüm yıl dönümünde Girne’de Ziya Rızkı Meydanı’ndaki büstünün önünde ve Karaoğlanoğlu Mezarlığı’ndaki mezarı başında anılıyor. 2024’te, ölümünün 30. yılında yapılan anmada eski Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı onu bir değerler bütününün temsilcisi olarak tanımladı ve dogmatik bir partili ya da partizan olmadığını vurguladı (BRT, 2024, 28 Ekim). Yine eski Girne Belediye Başkanı Nidai Güngördü, Rızkı’nın kişisel çıkarlar yerine her zaman toplumun menfaatlerini ön planda tutan bir devlet adamı olduğunu ifade etmiştir; bu ve benzeri örnekler uzar gider.

Bu nedenle Ziya Baba’yı anlamanın bir yolu da kendi sözlerine bakmaktır. Ona ait olan ve ders veren, öğreten şu sözler, anlatılanlarla aynı yönü gösterir:

“Herhangi bir seçimde kazanmak kaybetmek için değil, sadece düşüncelerin ve ideallerin yaşamasıdır önemli olan.”

“Halka hizmet benim için çok önemlidir.”

“Halkıma saygım çok büyüktür.”

Sloganları ise kısaydı: “Yola Devam”, “Görecek Günler Var Daha”.

Bu sözlerde aynı kavramlar dönüp durur: hizmet, saygı, ahlak, ideal. Kazanmaktan çok düşüncelerin yaşaması, çıkarın değil halkın önde tutulması; "Baba" hitabının dayandığı değerler, onun kendi ağzından da böyle özetlenir.

Elbette onu kusursuz bir siyasetçi olarak idealize etmek yanıltıcı olur. Geçmişin siyasetçilerini bugünün ihtiyaçlarına göre bütünüyle idealleştirmek, gerçek tarihsel kişiliklerini görmeyi zorlaştırır. Asıl soru, toplumun onu hangi özellikleriyle hatırladığı ve bu hafızanın bugüne ne söylediğidir. Makamından çok "Ziya Baba" olarak akılda kalması, toplumla kurduğu ilişkinin makamların ötesinde bir anlam taşıdığını düşündürür. Hafıza kusursuz bir tarih değildir elbette; bellek farklılaştırmayı çok sever ama bir toplumun kimi neden ve nasıl hatırladığını anlamak, o toplumun neye değer verdiğini anlamanın da en organik yollarından biridir.

Mirasının en güçlü yanı da burada belirir. Ziya Bey, siyaseti toplumun gündelik hayatından koparmayan bir anlayışın temsilcisi olarak okunabilir. Sporun içinde olmak, gençlerle ilgilenmek, kültür-sanatı desteklemek, kamu görevi üstlenmek, belediye yönetmek, siyasete girmek: bunlar onun hayatında ayrı kariyer basamakları değil, toplum içindeki farklı sorumluluk alanlarıdır. Toplumculuk anlayışı da tam olarak burada başlar, bir parti programının maddeleri değil, insanla nasıl ilişki kurulduğu, makamın nasıl kullanıldığı, siyasal sorumluluğun nasıl anlaşıldığıyla ilgili bir duruş.

Bugün onu yeniden düşünmenin anlamı da burada yatar. Adını yalnızca geçmişte yaşamış bir siyasetçi diye anmak, bıraktığı mirası daraltmak olur. Asıl mesele, temsil ettiği siyaset anlayışının bize ne söylediği ve ne ima ettiğidir. Siyaset yalnızca seçim kazanmak mıdır? Kamu görevi bir makam mıdır, yoksa bir sorumluluk mu? Bir siyasetçiyi yıllar sonra yaşatan, aldığı oy mudur, yoksa toplumda bıraktığı iz mi? İnsanla kurulan ilişkinin niteliği, siyasal başarının kendisi kadar önemli midir? Hatırası bu sorulara doğrudan cevap vermese bile, onları sormamıza imkân tanır.

Hikâyesinde spor, sanat, kamu görevi, belediyecilik ve siyaset ayrı hayatlar değildir; hepsini birbirine bağlayan şey toplumun kendisidir. "Bir hayata on hayat sığdıran Leymosunlu" sözünün gerçek anlamı belki de tam burada yatar: çeşitlilik farklı alanlarda bulunmaktan geliyordu, ama bu alanların hepsinde taşıdığı sorumluluk duygusu aynıydı: insanla ilişki kurmak, toplumun içinde olmak, elindeki imkânı toplum yararına kullanmak.

Bu yüzden onun mirasını yalnızca sosyal demokrasi başlığı altında değil, daha geniş bir toplumculuk ve siyaset ahlakı meselesi olarak okumak gerekir. Sosyal demokrasi bu mirasın siyasal çerçevelerinden biri olabilir; ama onu asıl farklılaştıran, bu değerlerin gündelik hayattaki karşılığını taşımış olmasıdır. Onu anlamanın yolu, hangi partide bulunduğuna, hangi makamları üstlendiğine bakmaktan geçmez yalnızca insanların onu neden "Ziya Baba" diye andığını sormaktan da geçer.

Bir insanın ardından yıllar geçtikten sonra hâlâ bir ad yaşıyorsa, orada yalnızca bir isim değil, bir toplumsal hafıza vardır. Bu hafıza kusursuz olmayabilir insanlar geçmişi hatırlarken onu yeniden kurar, bazı özellikleri öne çıkarır, bazılarını unutur, bazı hikâyeleri tekrar tekrar anlatır. Ama hafızanın kıymeti tam da buradadır: bir toplumun kimi neden hatırladığını anlamak, o toplumun neye değer verdiğini anlamanın da yoludur. Rızkı’dan geriye yalnızca makamlar, görevler ve tarihsel olaylar kalmamıştır; geriye bir insan imgesi kalmıştır. Kıbrıslı Türklerin belleğinde bıraktığı bu imge, toplumun içinde duran, insanla ilişki kuran, gerektiğinde sahip çıkan, kamu görevini önemseyen ve siyasetini toplumdan koparmayan bir insan imgesidir.

Bu hikâye, bir siyasetçinin biyografisinden çok, bir hatırlama ve hatırlatma girişimidir. Spor, kültür, kamu hizmeti, yerel yönetim ve siyaset gibi farklı alanların ortak bir zeminde, toplumun kendisinde buluşabileceğini gösterir. Bugün hatırlanıyorsa bunun nedeni geçmişte hangi görevlerde bulunduğundan çok, hakkında anlatılanların hep aynı noktada buluşmasıdır. Hafızada makamından önce insanlığı, sıfatından önce toplumla ilişkisi öne çıkar.

Belki de bugün onun siyasal mirasına yeniden bakmanın en anlamlı yolu budur: Ziya Rızkı’yı bir dönemin siyasetçisi olarak değil, siyasetin toplumla nasıl ilişki kurabileceğine dair bir örnek olarak düşünmek. Farklı siyasal görüşlerden insanların bile onun kişisel çıkar ve rant ilişkilerinden uzak durduğunu vurgulaması, bu mirasın dikkat çekici yanlarından biridir. Elbette bir siyasetçinin her görüşüne katılmak mümkün değildir; ancak Ziya Rızkı’nın toplum lideri olarak bıraktığı izi inkâr etmek de kolay değildir. Kimi siyasetçi seçimleriyle, kimi kazandığı görevlerle, kimi de insanlara kendilerini nasıl hissettirdiğiyle hatırlanır. Ziya Rızkı’nın hikâyesi sonuncusuna benzer. Yıllar sonra hâlâ “Ziya Baba” hitabıyla anılması, onun yalnızca kendi siyasal çevresinde değil, toplumun kolektif belleğinde de yer edindiğini gösterir.


Kaynakça

BRT. (2024, 28 Ekim). Ziya Rızkı was commemorated. 

Heywood, A. (2017). Siyaset. (B. B. Özipek, B. Seçilmişoğlu, A. Yayla, & H. Y. Başdemir, Çev.) Ankara: Adres Yayınları.

Nietzsche, F. (2016). İnsanca Pek İnsanca-1. (M. Tüzel, Çev.) İstanbul: Türkiye İşbankası Kültür Yayınları.

Sadrazam, H. (2017). Leymosun/Limasol’dan Bir Lider Ziya Rızkı (Cilt I). Lefkoşa: Söylem Ajans.

Ziya Rızkı Belgeseli: Bir Devrin Son Adamı. YouTube. 


[1] Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT), Kıbrıs Türk halkının EOKA saldırılarına ve Enosis (adaya ilhak) idealine karşı varoluş mücadelesini yürütmek amacıyla 1958 yılında kurulan gizli bir silahlı direniş teşkilatıdır; Rauf Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük gibi isimlerin öncülüğünde kurulan ve üyelerine "Mücahit" denilen bu yapı, 1974 Barış Harekâtı’na kadar adadaki Türk toplumunun savunmasında kritik bir omurga oluşturmuş, ardından dönüştürülerek günümüz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın temelini atmıştır.

[2] Limasolluların kendilerini Lemeşani olarak adlandırması, adanın çok kültürlü ticaret geçmişinde Türk ve Rum nüfusun ortak kent kültüründe harmanlanmasına dayanan tarihsel bir kökene sahiptir. Bu olgu sosyolojik olarak, George Herbert Mead’in sembolik etkileşimcilik teorisi ve kültürleme süreçleriyle doğrudan açıklanır: Yunanca kökenli Lemesianos tabanı, günlük dildeki etkileşimler ve ortak semboller yoluyla Kıbrıs ağzına uyarlanarak grup içi iletişimi ve "biz" bilincini pekiştiren bir aidiyet aracı hâline gelmiştir. 1974 sonrası yaşanan göçler ve fiziksel kopuşlar sonrasında dahi bu dilsel ve sembolik aidiyet, Maurice Halbwachs’ın toplumsal hafıza anlayışıyla geçmişteki ortak kent yaşamını bugüne taşıyan canlı birer çapa işlevi görmeye devam etmektedir (Halbwachs, 2019).

[3] TMT’de "Serdar", sancaktara bağlı olarak yerel birliklerin (mücahitlerin) komutasını yürüten, bölgesel savunma ve güvenliği organize eden yerel komutan veya bölge yöneticisidir.

[4] Doğan Türk Birliği (DTB), 1938’de Limasol’da kurulan Kıbrıs Türk kulübüdür. Kuruluşu, Turgut Sarıca’nın spor yanında millî şuura odaklık edecek bir kuruluş ihtiyacını telkin etmesine dayanır. Onun fikirleriyle bilinçlenen gençler Ağustos 1938’de diş doktoru Hüseyin Şefik’in evinde toplanıp kurucu heyeti oluşturmaya karar vermiştir. Kulüp bugünkü adını 1952’de Doğan Güneş kulübüyle birleşerek almış, 1974’ten sonra merkezini Girne’ye taşımıştır. Fenerbahçe ile olan bağlılık ve ilişkiler sebebiyle sarı-lacivert renkleriyle bilinir.

DTB’nin ezeli rakibi olarak anılan takım, aynı kentte DTB’den ayrılanlar tarafından kurulan ve 1974’ten sonra yine Girne’ye taşınan Türk Ocağı Limasol’dur (TOL). Kuruluş tarihi kaynaklara göre 1952-1953’tür. İki kulübün karşılaşması “Limasol (Leymosun) derbisi” olarak anılır. Rekabet, Limasol’dan taşınılan yeni kentte de sürmüş, derbi böylece yitirilen kentin bellekte yaşatılmasına da katkı sağlamıştır.

[5] Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP), 1976’da kurulmuş ve Kıbrıs Türk siyasal yaşamında sosyal demokrat-toplumcu geleneğin başlıca temsilcilerinden biri olmuştur. Demokratikleşme, kendi kendini yönetme ve ekonomik bağımsızlık eksenindeki politikalarıyla öne çıkan parti, 2007’de TDP ile birleşmiş; sonraki yıllarda yeniden örgütlenen TKP geleneği, nihayetinde TDP ile yeniden birleşerek siyasal varlığını ortak bir yapı içerisinde sürdürmüştür.

[6] TKP’nin simgesi olan kırmızı zemin üzerine beyaz güvercin Kıbrıslı Türkler arasında TKP’nin yıllar içinde “güvercin” olarak anılmasına neden oldu.