24-25 Ekim günleri İstanbul Barosu seçimleri vardı. Bu seçimle baro başkanı, yönetim kurulu, disiplin kurulu, denetleme kurulu ve Türkiye Barolar Birliği delegeleri seçildi. Bilgi olarak sunayım, bu görevlerin hiçbiri ücretle yapılmıyor. Eski deyimle meccanen yürütülen bu görevler için kopan kıyamet düşünüldüğünde ülkenin önemli demokrasi sorunları karşısında gösterilen cılız tepkiyle tezat teşkil ettiği açıkça görülüyor. Öte yandan seçimlerde kullanılan sloganları ve cumhuriyetçi-demokrat çatışma söylemini doğuran baro tarihinin geçmiş sayfaları karıştırılmadan tartışma-mücadele ortamını anlamak birçok zorluk içeriyor.
Yarışan Büyük İki Grubu Doğuran Çağdaş Avukatlar Grubu
1975 yılında çatışmalı Türkiye ortamında yükselen demokrasi hareketine paralel olarak daha ziyade bir tavır alış olarak, bir mücadele ortak paydası olarak ortaya çıkan Çağdaş Avukatlar Grubu’na (ÇAG) kısaca değinmek gerekirse[1]; ÇAG, o yıllarda sıkıyönetimlere, askeri vesayete karşı; sosyal demokratlardan radikal sola kadar liberal-sol çizgide yer alan anti-faşist, anti-militarist, anti milliyetçi bir söylem üzerinde uzlaşmış bir avukat hareketidir. Bu hareket 12 Eylül Dönemi’nde Barış Davası’ndan tutuklanan ve cezaevinde yatarken tedavi için serbest bırakılmayan, çıktıktan bir süre sonra ölen, bir diğer deyişle öldürülen Avukat Orhan Adli Apaydın şahsında neredeyse avukatların büyük çoğunluğunun sevgi ve saygısını kazanır. Bu haliyle “ÇAG’lar bir anlamda siyasi bazı taleplerle, mesleki taleplerin harmanlandığı terkibi konjonktüre göre değişen oluşumlardır.” Apaydın’dan sonra, bir kısım sosyal demokrat avukatların ayrı hareket etmesine rağmen; omurgasını muhafaza eden ÇAG hareketi 1988 yılından itibaren Turgut Kazan, Yücel Sayman gibi isimleri baro başkanlığına taşır. Eleştirilecek yönler bir yana her iki dönemde de avukatlık mesleği ve mesleğin üzerinde yer aldığı hukuk alanlarında çok ciddi mücadeleler verilir. Takvim 2000 yılını gösterdiğinde ÇAG içinde yer alan CHP tandanslı avukatlar, kendisini Türkiye Barolar Birliği delegesi seçen ve Barolar Birliği başkan yardımcısı olmasını sağlayan ÇAG’dan, Av.Kazım Kolcuoğlu başkanlığında ayrılarak Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nu kurar. Nihayet bu grup Cumhuriyet’in temel değerlerini korumayı misyon edinerek içinden çıktığı ÇAG’a karşı tavır alır. Aslında bu ayrılık, 1985 yılına Prof. Av.Aydın Aybay ve Av.Kemal Kumkumoğlu ayrışmasına kadar götürülebilir. Bir diğer deyişle birleşik dönemlerde dahi hep iki ÇAG kanadı var olmuştur. Oysa daha önce “baroyu aşırı solculardan temizlemek” gerektiğini savunan Tercüman gazetesi yazarı Ergun Göze’nin görüşünü benimseyen Birleşmiş Avukatlar Grubu’na (BAG) karşı birlikte mücadele ediliyordu. BAG ömrünü tamamlayınca bu görevi Önce İlke Çağdaş Avukatlar grubu üstenir. Nitekim eski BAG’lı avukatların büyük kısmı bu gruba katılır. Üstelik hasımlar arasına solcu avukatların yanında Kürt avukatlar da dahil edilir. 90’lı ve 2000’yi yıllarda yapılan baro seçimlerinde oy pusulalarında Kürt avukat adaylar daire içine alınarak yanlarına PKK ibaresi yazılır…
Baro Seçimlerinde Cumhuriyetçi-Demokrat Avukat Gerilimi
Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nu esas itibariyle sosyalistlere ve Kürt kökenlerini vurgulayan avukatlara karşı bir hareket olarak tanımlamak yanlış olmaz. Ama yukarıda değindiğimiz gibi onlar kendilerini Cumhuriyet’in kurucu değerlerini korumak gibi bir misyonla ifade ederler. ÇAG ise uzun bir dönem kendini liberal görüşten, radikal sola kadar geniş bir yelpazede ifade eden avukatların çatı yapısı olarak devam ettirir. Aslında yapı demek de yanlış. ÇAG genel olarak seçim dönemlerinde faaliyet gösteren, alt grupların kendi siyasi varlıklarını koruduğu bir avukat inisiyatifi olarak görmek daha doğru olur. Kurumlaşma çabaları üyelerinin çoğunluğu tarafından yeterli ilgiyi görmez. ÇAG, daha açık ifadeyle yüzünü geleceğe dönen özgürlüklere dayanan insan haklarına dayanan hukuku savunan ve onun genişletilmesi için mücadele eden, kendini demokratik, laik sosyal hukuk devleti savunucusu olarak gören bir grup-inisiyatiftir. Önce İlke Grubu ise gözünü geriye Cumhuriyetin kurucu değerlerine yönelten ve onun korumaya adayan grup olarak tanımlamak mümkündür. Bu iki farklı yöndeki bakışın izlerini 1980’lerden itibaren neredeyse tüm baro seçimlerinde görmek mümkündür. Önce İlke Grubu için demokrasinin, hak ve özgürlükler mücadelesinin bir sınırı vardır. O da Anayasa’nın değişmez hükümleri… Bu sınırlar ihlal edildiğinde onlar için demokrasi arayışı sona erer. Bir diğer deyişle ayrım cumhuriyeti savunmak ile demokratik cumhuriyeti savunmak arasındaki farkta yatar. Önce İlke grubu için demokratik cumhuriyet tanımındaki ikinci kavram esas ise birincisi onun teferruatıdır. Bu nedenle olsa gerek neye göre tanımlandığı hem tartışmalı hem de iktidardaki siyasi partiye göre değişen “devletin bekası” söz konusu olduğunda demokrasi hedefinden kolaylıkla vazgeçebilmektedir.
Çağdaş Avukatlar Grubundan (ÇAG) Değişim İçin Avukatlar’a (DİA)
Özellikle seçim dönemlerinde harekete geçen ÇAG’ların aslında bir inisiyatif olduğunu çeşitli alt gruplardan oluştuğunu söyledim. Siyasi görüşlere göre farklılaşan bu alt gruplar kendi aralarında toplanarak baro seçimlerinde organlara gösterecekleri adaylar için en demokratik yöntemi bulmaya çalışırlar. Gerilimli süreçler olsa da bu çaba çoğu zaman başarıya ulaşmıştır. Ancak buna rağmen çeşitli nedenlerle alt gruplar arasında da düşünce, yöntem farklılıkları bir gerilim oluşturur. ÇAG’dan ayrılmalar bir diğer deyişle ÇAG’ın parçalanması da bu gerilim üzerinde ortaya çıkar. Önce bir kısım avukat ayrılarak Katılımcı Avukatlar Grubu diye ayrı bir grup kurar. Daha sonra Kürt kökenli avukatlar bir grup kurar. Daha sonra Kürt avukatlar sol görüşü savunan bazı avukatlarla birlikte hareket eder. Ama neticeten 1975’lerin kapsayıcı, bütünleşik ÇAG’ından geriye parçalanmış, gücünü kaybetmiş küçük bir ÇAG kalır. Öyle ki 2018 yılında ÇAG bağımsız aday çıkaramaz ve bir başka grubu desteklemek zorunda kalır. Ne hazindir ki bu desteklemenin ideolojik müşterek paydası bile yoktur. Başkanın afişlerinde ÇAG’ın adı da bulunmaz. Bu ayıp görülmüş olmalıdır ki daha sonraki seçimlerde ÇAG yine kendi adaylarını göstermeye devam etmiş ancak başarılı olamamıştır.

Nihayet 2024 yılına gelindiğinde neredeyse Apaydın döneminin büyük ÇAG’ın tüm bileşenleri bir araya gelerek Değişim İçin Avukatlar’ı kurar. Küçülmüş ÇAG da bu bileşenler arasında yer alır. Kanımca Değişim İçin Avukatlar hareketini de alt gruplardan oluşan bir avukat inisiyatifi olarak değerlendirmek doğru olacaktır. Şu halde yukarıda büyük ÇAG için yaptığım tanımları DİA için de yapmak mümkündür. Yüzü insan haklarına dayanan hukuka, hak ve özgürlüklerin genişletilmesine dönük, otokratik devleti demokratik sosyal laik hukuk devletine dönüştürme hedefine yönelik ve bu yönde mücadele ile teçhiz edilmiş bir avukat hareketi… Ancak bu yeni hareketin görevleri daha da ağırlaşmıştı: Fiilen uygulanmayan Anayasa’nın uygulanmasını sağlamak, katledilen Anayasa hükümlerinin insan haklarına dayanan hukuk kapsamında yorumlanması ve nihayet ortadan kalkan hukuk güvenliğinin, adil yargılanma ve bağımsız savunmanın yeniden tesisi, 12 Eylül döneminde yaşananlardan bile daha ağır hukuk ihlallerine karşı tavır almak gibi. 12 Eylül döneminde hukukçuların işi biraz daha kolaydı. Çünkü Askeri Cunta kendilerinin geçici olduğunu ve demokrasiye geçileceğini vaat ediyordu. Oysa içinde bulunduğumuz dönemde kalıcı olduğunu söyleyen hatta yaşananı ileri demokrasi olarak takdim eden bir iktidar anlayışıyla karşı karşıyaydık. Avukatların hem insan olarak yaşadıkları toplumda nefes alamaz hale gelmesi hem de icra edecekleri mesleğin ayaklar altına alınması; avukatların görevleri nedeniyle tutuklanmaları avukatları ve mesleği doğrudan “tehlike altına” sokmaktaydı.
2024 Baro Seçimi: Değişim İçin Avukatlar’ın Seçimi Kazanması
2024 yılında Değişim İçin Avukatlar’ın Prof.Dr.İbrahim Kaboğlu başkanlığında seçimi kazanması, avukat camiasında ve toplumda büyük yankı uyandırdı. 24 yıldır Baro’da iktidarda olan Önce İlke Grubu’nun parçalı yapısı da Değişim İçin Avukatlar’ın seçimi kazanmasında rol oynadı. Bu başarı aslında hem avukatlar-baro açısından hem de demokratik laik hukuk toplumu hedefi açısından büyük bir şans içeriyordu. Ayrıca ifade etmek gerekir ki; Türkiye’nin ve Avrupa’nın seçkin anayasa hukukçuları arasında yer alan, CHP milletvekilliği döneminde iktidarın tüm esaslı kanunlarını, kanun değişikliklerini Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne götürerek parti adına dava açan, bu anlamda teorik bilgisi yanında pratik Anayasa avukatlığı yapan, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin kuruluşunda yer almış, çalışmış nitelikli bir avukatın baronun başına gelmesi büyük bir şans olmuştur. Nitekim 2 yıllık görev süresinde Kaboğlu neredeyse haftanın her günü sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar avukatların sorunları, ülkenin anayasa sorunları karşısında durmadan çalışır. Sadece o değil, başta yönetim kurulu üyeleri olmak üzere tüm organlarda yer alan, tüm merkez ve komisyonlarda yer alan 500 civarında avukat aktif olarak görev alır. Baro’nun yönetiminde adeta bir demokrasi rüzgarı eser. Tüm avukatlar barosuna rahatlıkla girip çıkmaya başlar. Baro komisyonları kendi yönetimlerini özgürce belirler. Oysa daha bir dönem önce Önce İlke grubu bir komisyonda kendi istediği kişi başkan veya yönetici olamazsa o komisyonu lağvediyor veya merkeze dönüştürüp başkanı kendi atıyordu.
Değişim İçin Avukatlar’ın baro yönetimde 2 yıl içinde yaptıkları baro genel kurul faaliyet raporu olarak 2 ciltlik bir kitap olarak avukatların bilgisine sunuldu. 42 yıldır, tüm baro seçimlerini bazen çok yakından bazen uzak mesafeden izleyen, iki baro başkanına yakın olarak çalışmış, son seçimlerde Değişim İçin Avukatlar içinde yer almış bir avukat olarak rahatlıkla ifade edebilirim ki; baro tarihinde İbrahim Kaboğlu kadar yoğun ve etkili çalışan, sadece basın açıklaması ile yetinmeyip, imkanı ölçüsünde neredeyse tüm önemli toplumsal davalara, avukat davalarına katılan, cezaevi ziyaretlerine sıkça giden bir baro başkanı bulunmamaktadır. Ülkemizde yaygın kötümser bir inanış-bekleyiş vardır, liyakat ve nitelikli çalışma cezasız kalmaz diye… Daha göreve gelir gelmez, bir hukuk açıklaması nedeniyle baro başkanı ve yönetim kurulu üyeleri hakkında hem görevden alma davası hem de ceza davası açılır. Yukarıda belirttiğim olağanüstü çalışma bu davalara rağmen, baroya karşı sistematik olarak yürütülen çirkin propagandaya rağmen gerçekleştirilmiştir.
İki Olay, İki Sistematik Saldırı ve Avukatların Tavrı
İlk olay 2024 yılında seçimin kazanıldığı akşam, Başkanın teşekkür konuşması akabinde yaşanır. Başkan teşekkür konuşmasında Anayasa’nın değiştirilemeyen ilk üç maddesine olumlu anlamda dokunulabileceğini ifade eden ve zaten 2001 yılında gerçekleştirilen değişikliklerle değişmez hükümlere olumlu anlamda dokunulduğunu belirten ifadesi üzerine fırtına kopartıldı. Baroyu sosyalistlerden ve Kürtlerden kurtarma misyonuyla görevli başta Önce İlke grubu olmak üzere tüm milliyetçi avukatlar ve milliyetçi kamuoyu Baro’ya karşı saldırıya geçti. Oysa Baro Yönetim Kurulu içinde CHP’li avukatlar da vardı ve kurucu Cumhuriyet değerleriyle kimsenin bir sorunu yoktu… Art niyetli saldırı önyargılarla birleşerek baroya karşı kollektif bir dezenformasyon ve yıldırma kampanyasına dönüşür.
Kamuoyu tarafından fazla bilinmediği için konuya biraz açıklık getirmek gerekir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, 1982 Anayasası bir darbe anayasasıdır. 1961 Anayasası ile değişmez maddeler bakımından da farklılıklar vardır. Bir örnekle konuya değinmek istiyorum: 1982 Anayasası’nın 2.maddesinde “İnsan Haklarına Saygılı” ifadesi kullanılır. 1961 Anayasası’nın 2.maddesi “insan haklarına dayanan” ibaresini taşır. İnsan haklarına dayanan ibaresi elbette, tüm devlet kurum ve kuruluşlarını, yargıyı, yargıçları kesin bağlayan bir ifadedir. Oysa saygılı ifadesi “ancak bu kadar saygı gösterebiliyorum” denilebilecek kadar zayıf bir ifadedir. Bir diğer deyişle Anayasa’nın 2. maddesi olumlu anlamda değişebilir demek “insan haklarına dayanan” ifadesinin anayasaya girmesi yani maddenin olumlu anlamda değişmesi demektir.
Yani ortada ortalama bir hukukçu için tartışacak bir konu yoktur. Ama saldırı çok büyük bir bilgi kirliliğiyle beraber yürütülür, yani dezenformasyonla… Önce Kaboğlu’nun “Anayasa’nın değiştirilmez ilkeleri değiştirilebilir” dediği iddia edildi. Kaboğlu böyle bir şey dememişti…[2] Ben “olumlu anlamda dokunulabilir dedim” diye savunma yapmak zorunda kaldı. İlave etti, örnek verdi, örneğin 2001 değişikliği ile Anayasa 14.maddesine “insan haklarına dayanan” ibaresi eklendi böylece Anayasanın 2.maddesine olumlu anlamda dokunulmuş oldu dedi. Bu kez saldırı “olumsuz da olsa olumlu da olsa Anayasanın değişmez 3 maddesine dokundurtmayız”a dönüştürüldü. Başkan’a saldırırken yalan söyleyenler veya ne dediğini anlamadan hedef gösterenler bu açıklamalar karşısında geri adım atmayıp, hocanın anayasanın temel maddelerinin değişmesini istediği şeklinde bir kanı oluşturma çabasına devam ettiler. Hatta bunu seçim sürecinin ana temalarından birine dönüştürdüler. Bir ölçüde başarılı oldular…
İkinci olay
İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetimine karşı açılan görevden alma ve ceza davalarının ayrıntılarına girmeyeceğim, dileyen bu konudaki yazıma bakabilir.[3] Baro 21 Aralık 2024 günü Suriye’de iki Kürt kökenli vatandaşımız gazetecinin öldürülme olayının insancıl hukuk çerçevesinde araştırılmasını isteyen bir açıklama yaptı. Yani bir hukuk kurumu olan baro, insancıl hukuka bile aykırı olan iki gazetecinin öldürülmesi karşısında “görevi” gereği konu insancıl hukuk açısından araştırılsın dedi. Bu açıklama nedeniyle yeni yönetimin görevi henüz 3 ayını doldurmamışken İstanbul Başsavcılığı tarafından görevden alma ve ceza davaları açılınca; baro davalarla uğraşmak, enerjisinin bir kısmını buraya harcamak zorunda kaldı. Ancak belirtilmelidir ki, bu davalar tüm baro mensubu avukatların, tüm Türkiye ve Avrupa barolarının itirazını ve öfkesini patlattı. Baro olağan üstü genel kurula gitti. Başkana karşı olan diğer grupların başkan adayları da baroyu destekledi. “Baro yönetimini görevden ancak avukatlar alır, avukatlar dışında kimse, hiçbir makam görevden alamaz” sesleri tüm avukat camiasını kapladı. Baro davalarında 60 yakın Avrupa barosu, avukat örgütü her celsede hazır bulundu. Yapılan iş geri tepmişti. Nitekim ceza davasından beraat kararı verildi ve bu karar kesinleşti. Ancak bu dava 2026 baro seçimlerinde yine propaganda aracı olarak kullanıldı. Değişim İçin Avukatlar baroya karşı dava açılmasına neden olmakla suçlandı. Üstelik davada beraat etmesine ve beraat kararının kesinleşmesine rağmen…
2026 Seçimleri
Seçim dönemi yaklaşırken ilginç bir şey oldu, baro başkanı biz iktidardayız, son güne kadar seçim çalışması, konuşması yapmayacağım dedi. Bu zarif hareket anladığım kadarıyla muhalif gruplara biraz fazla geldi. Bir zafiyet olarak algılandı belki de. Başkan Kaboğlu 2 yıllık nitelikli çalışmasına, bu çalışmanın avukatlarca görüldüğüne inanıyordu. 9 başkan adaylı seçim iki grup arasında geçti: Yönetimde bulunan Değişim İçin Avukatlar Grubu ve Cumhuriyetçi Güç Birliği…[4] Bir diğer deyişle yukarıda değindiğimiz Cumhuriyetçi anlayış ile Demokratik Cumhuriyetçi anlayış yine karşı karşıya geldi. Tüm adayların kendilerini bir şekilde cumhuriyetçi olarak tanımlamasına rağmen Cumhuriyetçi Güç Birliği, bu terimi temsil etmeyi başardı. Ümit Kocasakal kendilerini milliyetçi-ulusalcı-cumhuriyetçi niteliklerle ifade eden avukatları ismi altında konsolide etmeyi başarabildi.
Bu başarıda, başta İzmir olmak üzere çeşitli baro seçimlerinde Cumhuriyetçi avukatların baro yönetimlerini kazanmaları ve yükselen milliyetçi söylemin bir payının da olduğu muhakkaktır. Ancak konuya bu payı abartmadan ve dahili nedenlere bakarak anlamak daha yararlı olacaktır.
Cumhuriyetçi Güç Birliği
Bu birlik İstanbul Barosunun son 50 yıllık tarihinde ve ÇAG’dan ayrılarak kurulan Önce İlke Grubu’nun tarihinde bir ilki gösteriyor. İlk defa Ülkücü görüşü temsil eden avukatlar Önce İlke Grubu ile ittifak yaptı ve ilk defa İstanbul Barosu yönetimine girdi. Bu görüşü temsil eden avukatların baro yönetimine seçimle gelmelerine elbette itirazımız yoktur. Tespit mahiyetinde söylüyoruz. Önce İlke Grubu’nun kurucusu 68 kuşağından Av.Kazım Kolcuoğlu 1978-1983 yıllarında Orhan Adli Apaydın’ın başkanlığında yer aldığı yönetim kuruluyla birlikte, Askeri Rejim’e, Cunta’ya, faşizme karşı tavır almış hayatı boyunca da ÇAG’ın sol kanadına sevgiyle bakmış, kendini Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcılığı’na taşıyan bu sol kanada karşı saygıda kusur etmemiştir. Gelinen noktada kurduğu grubun Ülkücülerle işbirliği yapmasına ve Kocasakal’ın başarısını kurt işaretleriyle, Ülkücülerin simgesi bir şarkıyla kutlamasına nasıl bakardı tahmin etmek çok zor değil!
Seçim sonrası, 29 Ekim törenlerinde Büyük Birlik Partisi il başkanının biz Ümit hocaya büyük destek sunduk, kendisini ziyaret etmek isteriz dediğine göre, Kocasakal’a verilen milliyetçi desteğin bir diğer deyişle Cumhuriyetçi Güç Birliği’nin, Önce İlke ulusalcılığından İyi Parti, Zafer Partisi ve BBP gibi geniş bir milliyetçi kesime yayıldığını göstermektedir. Bu ittifak önümüzdeki günlerdeki siyasi kutuplaşmalar için de ipucu mahiyetindedir.
Seçimi kazanarak Baro Başkanı olan Kocasakal’ın şahsi yol haritasına, CHP içindeki başarısız hamlesine vd. hususlara değinmenin yeri bu yazı değil. Ancak eski Che şapkalı nostaljik fotoğrafını[5] hatırlayınca, artık ulusalcı-milliyetçi bir çizgide yürüdüğünün, kalan solculuğunu bu çizgiye eklemlediğinin altını çizmemiz gerekiyor. Tabii bu değerlendirmeyi sadece bir fotoğrafa bakarak yapmıyoruz. Kocasakal’ın Değişim İçin Avukatlara ve onların temsilcisi Prof.Dr.İbrahim Kaboğlu’na karşı yürüttüğü propagandanın ana başlıklarına bakalım.
Başkan İbrahim Kaboğlu Anayasa’nın dokunulmaz hükümlerine dokunacağını söylediği için büyük tehlikedir Baro için yarışanlar arasında iki temel akım var. Cumhuriyet’in kurucu değerlerini savunan Cumhuriyetçi Güç Birliği ve ona karşı olan ve büyük tehlike teşkil eden Değişim İçin Avukatlar Grubu Müdafaa-i Vatan, Müdafaa-i Hukuk, Müdafaa-i Avukat anlayışını temsil ediyoruz.
Kocasakal’ın seçim dokümanlarına yazmadığı ama konuşmalarında dolaylı olarak söylediği bir husus daha var ki, baro yönetiminde Kürt kökenli avukatların bulunmasının tehlike teşkil ettiği hususu… Bu görüşü esasen, KCK Davasında avukatlık görevi yapan “9’u tutuklu 22 ÇHD'li avukatın örgüt yöneticisi ya da üyesi olma suçlamasıyla” yargılandığı davada avukatlarla dayanışma fotoğrafına katılmama gerekçesini açıklarken kullandığı şu sözleri aktarıyor: “Biz başka bir fotoğrafın içinde- KCK davasında görev alan avukatların fotoğrafı içinde (abç)- yer almayı doğru görmedik. Bir şeyi ayrıştırmak için söylemiyorum. Bu yaptığımız yanlış veya eksik bulunabilir. Bunu saygıyla karşılıyorum.”[6] Bu konuyla ilgili olarak konuşurken Ergenekon Davasına katılmasının gerekçesi olarak oradaki insanların suçsuz olduğuna inanma olarak gösteriyor… Ergenekon Davası’nda canhıraş bir şekilde baro başkanı olarak müdahale etmeye çalışırken (elbette buna itirazımız yoktur) ama üyeleri arasında bulunan Kürt avukatların yargılandığı davaya karşı ilgisiz kalması unutulabilecek bir tavır değildir.

Kocasakal’ın Kürtlere karşı düşmanca bakışını teyit eden en yeni durum ise, seçimler nedeniyle yaptığı bir röportajda tüm çıplaklığıyla duruyor: Yukarıda değindiğimiz ve İstanbul Barosu’na karşı davaların açılmasına neden olan Suriye’de öldürülen vatandaşımız iki gazeteciyle ilgili baro açıklamasından bahsederken kullandığı cümle hem insani hem de hukuki anlamda ayıplarla dolu bir yaklaşımı gösteriyor. Konuşmasında Kocasakal Suriye’de öldürülen iki gazeteciyi “ne idüğü belirsiz iki kişi”[7] olarak tanımlıyor ve öldürülmelerine rağmen bu konuda baronun açıklama yapmasını uygun bulmuyor. Kocasakal bu ne idüğü belirsiz tanımını 24. 10.2026 günlü genel kurul konuşmasında da kullanıyor. Öldürülen iki kişinin vatandaşımız ve gazeteci oldukları[8] ayrıca haklarında hiçbir suçtan dolayı kesin hüküm bulunmadığı bilinmektedir.[9] Hatta biri sarı basın kartlı 20 yıllık gazetecidir. Bir devlet dünyanın neresinde olursa olsun hukuka aykırı ağır bir davranışla -ki burada öldürülme- karşılaşan vatandaşlarının haklarını arar. Ceza usul hukukunun suçlular kadar, suçsuzlar için de koruyucu olması ilkesini ve “masumiyet karinesi”ni öğrencilerine öğreten ceza usulü hocası Kocasakal’ın zihninin nasıl çalıştığı, öldürülen Kürt kökenli olunca açıkça görülmektedir. 2024 yılında İsrail’de öldürülen Türk-Amerikan vatandaşı aktivist Ayşenur Ezgi Eygi'nin İsrail askerlerince öldürülmesine ilişkin gerek ABD üst düzey yöneticilerinin hem de Cumhurbaşkanımızın yaptığı açıklamalar akıllardadır.[10]
Ümit Kocasakal, baro yönetimindeki Değişim İçin Avukatlar’ın Cumhuriyet için tehlike olduğu iddiası üzerinden hamasi konuşmalarla ve Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu’na karşı haksız suçlamalar yönelterek seçimi kazanmayı başarmıştır. Kaboğlu TBMM’de milletvekilliği döneminde İktidar tarafından çıkartılan yasalarla ilgili olarak CHP adına Anayasa Mahkemesi’nde tüm iptal davalarını açan, başkanlık sistemine ve mevcut iktidara karşı gerçekten büyük bir mücadele sergilemiş saygın bir hukukçudur. Kaboğlu’nun anayasanın değişmez hükümlerine olumlu dokunmanın ne anlama geldiğinin hukukçular tarafından anlaşılamaması veya anlayanların da bunu dezenformasyon, karşı propaganda aracı olarak kullanabilmesi ve suçlama konusu yapabilmesi, avukatların buna inanması (!) gerçekten ilginçtir… Özetle, Kocasakal’ın 2 yıl baro yönetiminde bulunan İbrahim Kaboğlu başkanlığındaki Değişim İçin Avukatları ; Anayasanın dokunulmaz hükümlerine dokunmanın önünü açan, üniter-ulusal yapı önünde tehlike olarak, Çerçeve Yasacı-açılımcı, Türkiyeli tanımını benimseyen, bölünmez bütünlüğe sahip çıkmayan, gayri milli bir yönetim olarak gördüğü ve karşısında kendini Cumhuriyetin temel ilkelerinin koruyucusu, yeni anayasa projesiyle yapılmakta olan kalkışmanın karşısında en büyük güvence olarak takdim etmesi avukat kamuoyunda kabul görmüştür...[11] Oysa Kocasakal’ın geçmiş dönemde bu konularda mikrofon karşısında hamasi konuşmalar dışında bir etkinliği bulunmamaktadır…
Genel İkiyüzlülükler
Bir önceki seçimde İbrahim Kaboğlu’nun profesör olduğu ve baro başkanının mutlaka avukat olması gerektiğini ileri sürenlerin neredeyse tamamı ya profesör başkan adayı gösterdiler ya da profesörlere organlara aday olarak yer verdiler. Bu temayı en fazla işleyen Önce İlke gruplarıydı ki, bu dönem (Hasan Kılıç dışında) ittifak kurarak Profesör Kocasakal’ı aday gösterdiler. Avukat Hakları Grubu da hoca başkan adayına şiddetle karşı olmalarına rağmen Prof. Korkut Kanadoğlu’nu aday gösterdi. Bu tespitler grupların ne kadar tutarlı ve samimi oldukları konusunda turnusol kağıdı mahiyetinde...
ÇAG’ın kurulduğu günden beri, önce içeride yer alan daha sonra ayrılarak grup kuran Önce İlkecilerin en başta gelen propaganda malzemesi ÇAG’ın siyaset yaptığı eleştirisiydi. Hukukun, baroların aynı zamanda anayasal (siyasal) bir kurum olarak elbette hukuk ve meslek politikalarında siyaset yapacağı, yapmak zorunda olduğu gerçeğini hasıraltı eden bu demagojik söylem yine meydanlardaydı. Değişim İçin Avukatlar siyaset yapıyormuş! Oysa hem geçmiş dönemlerde hem de bu seçimde Önce İlkeciler ve Kocasakal neredeyse siyasetten başka bir şey yapmadı. Avukatların sorunlarıyla ilgili laf olsun diye yuvarlak laflar söylediler. Ağızlarını siyasetle açtılar, siyasetle kapadılar.
Önce İlkeciler Cumhuriyeti savunma temelinde hareket ettiler. Sanki diğer 8 aday Cumhuriyetçi değilmiş gibi. Atatürkçülükten bahsettiler durmadan. Sanki diğer başkan adaylarının Atatürk’le büyük sorunları varmış gibi, sanki Atatürk’e bu ülkenin kurucusu olarak saygı duymuyorlarmış gibi… Kaboğlu, ailesinin İstiklal madalyasını çıkartarak ben günde 40 kere Atatürkçü olduğunu söyleyen kişilerden değilim demek zorunda kaldı. Elbette Kaboğlu’nun bu şekilde cevap vermek zorunda kalmasının kendileri için büyük ayıp teşkil ettiğinin farkına bile varmadılar. Zaten seçimlerde böyle insani şeylere yer yoktu…
Adayların neredeyse tamamı Baro’nun 2024-2026 faaliyet raporunu bile okumadan yapılan faaliyetleri totoloji yaparak güya eleştirdiler. Avukat Hakları Grubu’nun konuşmacılarından biri harcama kalemlerinde su parası, Önce İlke döneminde alınan eski arabanın bakım giderlerinin fazlalığı gibi süfli konularda, kendini komik duruma düşürdüğünün bile farkına varmadan üstelik kibirle, alaycı bir dille konuşup durdu.
Avukat Hakları Grubu gibi bazı grup sözcülerinin Değişim İçin Avukatlar yönetimindeki Baro yönetimi “ibra etmeme” yönünde oy kullandıkları, diğer avukatları etkilemeye çalıştıkları görüldü. Oysa İstanbul Barosu genel kurullarında üstü kapalı bir mutabakat vardır. Bir baro başkanı, yönetimi hakkında savcılığa başvurulmuş veya dava açılmış bir suistimali, ihmali olmaksızın “siyaseten” ibra edilmeme yöntemi uygulanmaz. Geçmişte de uygulanmadı. Etik konusunu bir kenara bırakalım: Bu avukatlar, ibra etmeme halinde ne olacağını bile düşünmeden; üstelik bir gün yönetime gelmelerine rağmen çoğunluğu kaybettiklerinde aynı şeyin kendi başlarına gelebileceğini bile akıllarına getirmeksizin kasti kötü niyetli davrandılar. Pragmatizmin zavallılığı…
Değişim İçin Avukatlar Grubu
Öncelikle altını çizmek isterim ki, 42 yıldır katıldığım, çeşitli düzeylerde görev aldığım, izlediğim İstanbul Barosu’na karşı açılan davalara, bu davalarda büyük bir enerji harcamasına rağmen Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu ve yönetimi ile merkez ve komisyonlar kadar yoğun çalışan bir dönem görmedim. Değişim İçin Avukatlar neredeyse görevlerini yapmaları suç sayılan, tutuklanan tüm avukatların yanında oldu, tüm duruşmalara katıldı. Başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın, Esenyurt Belediye Başkanı'nın, Kartalkaya Grand Kartal Otel Yangını'nda faillerin yargılandığı davalar olmak üzere önemli toplumsal davaların her celsesine katıldılar. Büyük hukuk ihlallerinde susmadılar, açıklama yaptılar, mağdurları desteklediler, yürüyüş yaptılar. Bir diğer deyişle insan haklarının ihlal edildiği her yerde mağdurların yanında durmaya çalıştılar. Barodaki yürütülen, 70.000 avukatla ilgili idari işlere girmiyorum bile. Biraz pandemi dönemi etkisiyle biraz da ilgisizlik nedeniyle çöken Staj Eğitim Merkezi’ni yeniden ayağa kaldırdılar. Bir yıl gibi kısa bir sürede Baro’yu yeni bir binaya kavuşturup tefriş ettiler ve tüm eğitim hizmetlerinin birleştiği bir baro enstitüsü, akademisinin temelini attılar. Adli yardım bütçesini genişlettiler. Ceza alanında (CMK) görev yapan sayıları 25.000’e varan avukatların sorunları, hak edişleriyle ilgilendiler, mevcut sistemi güçlendirdiler. Türkiye Barolar Birliği’nin tüm merkez ve komisyonlarına destek verdiler. Ancak seçimlere giden süreçte, “avukatların sorunlarıyla uğraşmadılar siyaset yaptılar kara propagandasının” izlerini silemediler.
Şimdi anlaşılıyor ki, Değişim İçin Avukatlar Grubu, iki konuda net tavır almalı son 2-3 ay bu konuyu işlemeliymiş. İlki Terörsüz Türkiye Yasası… İstanbul Barosu bu yasanın tarafı olmadı. Ne açıkça yanında yer aldı ne de karşı çıktı. Nedeni, bu ülkede bir kişinin bile ölmesini engellese yararlı olacak, silah kullananları kapsamayacak bir yasaya insan hakları açısından karşı çıkmayı gerektirecek bir neden yoktu. Ancak bu yasanın tek başına demokrasi getirmeyeceği, Kürt Sorunu’nu çözmeyeceği de açıktı. Zaten amacının demokrasi olmadığı kanunun adından da anlaşılıyordu. O halde Baro’nun bu konudaki ikili tavrı insan hakları ve demokrasi bağlamında net olarak ortaya konulmalıydı. Hatta Kaboğlu’nun, bu yasayı kabul etmekle “PKK’nın terör örgütü olduğunu kabul etmiş oldular”, açıklaması muhtemelen bazı Kürt kökenli avukatların oyunu vermesini bile engellemiş olmalıdır.
İkinci konu ise Anayasa değişikliği konusu. Başkanın bir profesör olarak bilimsel açıklaması avukat tabanına hem yanlış aksettirildi hem de konuyu yanlış anlamaya angaje avukatlar tarafından çarpıtılarak yayıldı. Değişim için avukatlar Anayasanın değişmez ilkelerini değiştireceklermiş! diye. Oysa baro çok net bir açıklama yapabilirdi: İstanbul Barosu mevcut anayasa ve Anayasa Mahkemesi kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkeme kararları uygulanıncaya kadar; her türlü Anayasa değişliğinin karşısında olacaktır, tüm gücüyle karşı çıkacaktır; öncelikle mevcut Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları mahkemelerinin kararlarının uygulanması için mücadele edecektir, diye…
Değişim İçin Avukatlar, bugüne kadar işçi avukatlarla ilgili en çok çalışan bir hareket olmasına, genç avukatlar meclisini canlı biçimde hayata geçirmelerine, işçi avukatlarla ilgili olarak tarafımdan delege sıfatıyla Türkiye Barolar Birliği’ne çok titiz bir teklif verilmesine ve teklifin büyük kısmının Barolar Birliği taslak çalışmasına girmesine rağmen bu yapısal konuyu önemli, simgesel bir konu-hedef haline getirmede inisiyatif alamadı. Kaboğlu bir konuşmasında işçi avukatlar kendisine işçi veya bağlı avukat sıfatından hangisini uygun görüyorlarsa ben onu benimsiyorum diyerek pasif bir tutum sergiledi.[12] Değişim İçin Avukatlar baro üye sayısının yarıdan fazlasını teşkil eden işçi avukatların, memur avukatların sözcüsü olamadı. Kurulan Genç Avukatlar Meclisi’nden bir kişi yönetimde aday olarak gösterilmedi. Oysa Kaboğlu kendi döneminde yapılan önemli çalışmaları ön plana çıkartarak bu konuda polemikçi bir üslup takınabilirdi. Önceki seçimde destekleyen ve bu seçimde oy veren avukat sayısının aynı kalması ile ilk kez oy veren avukat sayısı birlikte düşünüldüğünde, bir kısım avukatın Kaboğlu’na destekten çekildiği görülmektedir. Değişim İçin Avukatlar’ın kendine oy veren bir kısım avukatla, Ümit Altaş’ın ifadesiyle “sadakat” ilişkisi kuramadığı anlaşılmaktadır. Yine Kaboğlu döneminde “tehlike altındaki avukatlar” için çok önemli ve nitelikli bir mücadele sergilendiği halde seçim sürecinde, Değişim İçin Avukatlar kendini “insan haklarına dayanan özgürlükçü hukuk” ve onun savunucusu, sözcüsü bir hareket olarak yaptıklarını politik düzeyde fazla işleyemedi. Oysa bu konular Değişim İçin Avukatlar’ın en önemli niteliklerinden biriydi. Toplumda laiklik mücadelesinin ön plana çıkmasına rağmen, Değişim İçin Avukatlar aday listelerine, önemli bir mücadele sergileyen Laiklik Meclisi gibi laiklik hareketinin temsilcisi avukatlardan kimsenin alınmadığını görüyoruz. Oysa laiklik temasının ön plana çıkartılması, haklar mücadelesinin ve demokratik cumhuriyetin en önemli unsurlarından biriydi. Bu ilkeyi savunmak için Önce İlkecilerden daha fazla çalışılmış olsa da bunu ifade etmede eksik kalındı.
Seçimlerde yine başkancı söylem ön plandaydı. Sanki başkanlar yarışıyordu. Oysa Değişim İçin Avukatlar bileşenlerinin önemli niteliklerinden biri de müşterek akıl yaratabilmesi ve esas itibariyle başkancı söylemin karşısında olmasıydı. Bu konu da gerek düşünce gerekse pratik düzeyde çok iyi işlenemedi, uygulanamadı. Yönetim organlarına adayların seçilmesinde daha demokratik yöntemler bulunabilirdi… Dolayısıyla her seçimde yapıldığı gibi iyi bir başkan adayı olarak “kimi bulsak?” tarzı söylemden farklılık yaratılamadı.
Baro Genel Kurulu'ndan Görüntüler
İstanbul Barosu Genel Kurulu’ndaki bazı görüntüler hafızada iz bıraktı. Üyesi avukatlar için olağanüstü bir çaba gösteren yönetimi, avukat sorunlarıyla ilgilenmedi diye eleştiren başkan adayı Gülbeyaz Karadeniz söylediği şarkı ve cesareti nedeniyle 500 oy aldı.
LGBT hakları için mücadele eden avukatların açtığı bayrağa, Ülkücü avukatların kahrolsun PKK diye saldırıya geçmesiyle, arbede çıktı. Meğerse LGBT bayrağındaki renkleri PKK renkleriyle karıştırmışlar. Durumun anlaşılması üzerine kavga sona erdi.
Beni en çok üzen hadise ise anayasa hukuku profesörü olan Korkut Kanadoğlu’nun, anayasa hukuku profesörü olan Baro Başkanı Kaboğlu’nun; Anayasa’nın değişmez maddeleriyle ilgili ifade ettiği anayasa hukuk terminolojisine uygun-hukuki açıklamaları güya alaya alan, “olumlu da olsa Anayasa’ya dokundurtmayacağız” nidasıydı. İnsan hayrete düşüyor, hadi demagojik, totolojik yöntemleri başkaları kullandı diyelim; bir anayasa hukuku hocası meslektaşının demokratik anlayışa uygun ifadesine karşı nasıl böyle konuşabilir diye? Tek kelimeyle yazık! Halbuki demagoji yerine baro başkanına sahip çıksa, “arkadaşlar başkana bu konuda yöneltilen eleştiriler haksızlık içeriyor, hocanın hatası konuyu bir hoca gibi detaylı anlatmaya kalkmasıdır, onu bu noktadan eleştirmek haksızlık olur” dese, oyların Kocasakal tabanında konsolide olmasını bir nebze engellese, bu tartışmada niteliğin yükselmesini sağlayacak, mesleki itibarı artacak hem de kendi oyları muhtemelen yükselecekti. Siyaset kültürümüzün pür-melali işte…
Sonuç Yerine
Baro seçimlerine Değişim İçin Avukatlar’ı tehlike olarak gören Önce İlke ve Milliyetçi avukatların bir kısmının kurduğu ittifakın “Cumhuriyeti kurtarma” teması egemen oldu. Bu konuda iki önemli husus tartışılamadı. Cumhuriyeti kuruluş ilkeleri nelerdi? Sadece Anayasa’da yazan ilk dört ilke mi? Eğer öyle ise bu dört ilke hep aynı mı kaldı? Örneğin Kocasakal 12 Eylül Cuntası’nın yaptığı 82 Anayasası’na ve sonradan AKP tarafından yapılan olumlu değişikliklere değinmekten neden kaçındı? Örneğin Cumhuriyetin kuruluş anayasası 1961 Anayasası’yla “olumlu anlamda” değiştirilmişti, buna karşı çıkılacak mıydı? Kurucu ilke derken neyi kastediyorsunuz? Örneğin 1924 Kuruluş Anayasası’na göre Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslam’dır. Bu ilkeyi mi geri istiyorsunuz? Atatürk’ün 6 ilkesi 1937 Anayasa değişikliğiyle düzenlendiğine, devletin dini ibaresi kalktığına göre Kuruluş Anayasası derken 1937 yılında “olumlu değişen” değişen 1924 Anayasası’nı mı kastediyorsunuz? O zaman 61 Anayasası da kuruluş ilkelerini olumlu anlamda değiştirmemiş miydi? Kurucu derken 61 Anayasası’nı mı kastediyorsunuz? O zaman mevcut 82 Anayasası bu Anayasanın kurucu ilkelerini olumsuz anlamda değiştirmişti, bu darbeci askeri rejim Anayasa’sından neden bahsetmiyorsunuz? Yoksa Anayasa’nın değiştirilemez ilkeleri derken Cunta Anayasası’nı mı savunuyorsunuz? soruları cevapsız kaldı. Umarım bu dönemde bu konuları da aydınlığa kavuştururlar…
Somut bir örnek vermek gerekirse anadilde eğitim hakkı ilk üç madde içinde yani değişmez ilkeler içinde yer almıyor. Türkler anadilde eğitim hakkına sahip ama Kürtler ana dilde eğitim hakkına sahip değil! Oysa BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi eğitimde ayrıcalığı yasaklamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bir topluluğun ana dilde eğitim hakkını hüküm altına alır. Bir diğer deyişle insan haklarına dayanan bir hukukta anadilde eğitim hakkı “tanımamak” diye bir yaklaşım bile olamaz. Cumhuriyetin kurucu ilkeleri derken Anayasa’nın ilk dört maddesi içine bu ilkeyi de kaşla göz arasında sokmak mı istiyorsunuz? Kürtlere ana dilde eğitim hakkı vermemeliyiz dediğinizde “vermeme” hakkını nereden alıyorsunuz? Üstelik değişmez ilkelerin içinde yok! Evet hukukçu da olsalar avukatların Kocasakal’a oy veren önemli bir kısmının bilinçli veya bilinçsiz resmi dil ve ana dilde eğitim haklarını birbirine karıştırdığı görülüyor.

Yoksa demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletini ancak demokratik cumhuriyet hedefiyle mi kurabiliriz? Farklı bir ifadeyle; gelecekte hep birlikte adil, eşitlikçi bir düzeni nasıl kuracağız tartışmasında mı yoğunlaşmalıyız? Değişim İçin Avukatlar, Cumhuriyetçi Güç Birliği’nin bu totolojik-ideolojik ve buram buram kötü anlamda siyaset kokan saldırı söylemine karşı, “Demokratik Cumhuriyet” hedefini daha iyi bir şekilde vurgulayabilirdi… Evet biz de cumhuriyetçiyiz, ama sizin aranıza mesafe koymadığınız hatta dolaylı olarak benimsediğiniz, cuntacı General Kenan Evren Cumhuriyeti’ni değil, geleceğe yönelik demokratik cumhuriyeti savunuyoruz… Sabah akşam cumhuriyet diyorsunuz da neden demokratik cumhuriyet diyemiyorsunuz sorusunu ısrarlı biçimde sorabilirlerdi. Biraz nezaket, biraz da bu kadarını öngörememe yüzünden herhalde…
Bu seçimlerden akılda, 68 Kuşağından Kazım Kolcuoğlu’nun kurduğu Önce İlke Grubu ile milliyetçi ittifakının, Kocasakal başkanlığında seçimi kazandıkları akşam kurt işaretleri, Mustafa Kemal’in Askerleriyiz sloganları eşliğinde galibiyetlerini kutlama yürüyüşünde söylenen İzmir Marşı ve Çırpınırdı Karadeniz türküsü kalacak. Bir de Önce İlke-Milliyetçi ittifakının avukatları birbirinden ayıran çatışmacı, düşmanlaştırıcı söylemi kalacak. Bu çabanın anlamını ve siyasi anlamda neye hizmet ettiğini belki bir gün anlayacaklarını umarım.
Yeni seçilen arkadaşlara başarılar dileriz.
[1] Daha ayrıntılı bilgi için bkz.: Haluk İnanıcı, Türkiye’de Avukatlık İdeolojisi, Toplum ve Bilim Dergisi, Kış 2000/2001-sy.87
[2] Üstelik Anayasa’lar kutsal metinler değildir. Anayasal çoğunluk sağlanırsa her zaman değiştirilebilir. Örneğin 3.maddede Türkiye’nin başkenti Ankara’dır yazıyor. Diyelim ekonomik nedenlerle Türkiye’nin başkenti Konya’ya taşınmak istense ya da Orta Anadolu’da yeni bir şehir kurulup oraya taşınmak istense, bu yapılamayacak mıdır?
[3] https://birikimdergisi.com/guncel/12008/istanbul-barosu-yonetiminin-gorevden-alinmasi
[4] Değişim İçin Avukatlar dışında ise önce Prof.Dr.Umit Kocasakal adaylığında iki Önce İlke Grubu ile Milliyetçi Avukatlar (İMAG) grubu baro seçimlerine “Cumhuriyetçi Güç Birliği” adı altında gireceklerini açıkladı. Müslüman avukatlar Arife Gökkaya Dinç başkanlığında, iki Önce İlke grubu ise Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu adı altında Av.Hasan Kılıç’ın başkan adaylığında, Avukat Hakları Grubu Prof.Dr. O. Korkut Kanadoğlu başkan adaylığında seçime gireceğini açıkladı. IMAG’ın Ümit Kocasakal’la birleşerek seçime girmesini hazmedemeyen diğer milliyetçi avukatlar ise Av.Salih Uçar’ın adaylığında; Hasan Kılıç’tan ayrılan Av.Atakan Adem Selanik ise Cumhuriyet Avukatları Grubu adayı olarak ortaya çıktı. Gülbeyaz Karadeniz bağımsız aday olarak katıldı.
[5] https://www.yenisafak.com/gundem/umit-kocasakala-gore-che-sapkasi-serbest-sarik-yasak-3806209?utm_source=chatgpt.com ; https://www.sabah.com.tr/gundem/2015/04/01/sorumlusu-umit-kocasakalx ; https://www.yenisafak.com/video/gundem/umit-kocasakala-gore-che-sapkasi-serbest-sarik-yasak-2234168?utm_source=chatgpt.com
[6] 13 Ekim 2012 tarihli Cumhuriyet Gazetesi. Kocasakal bu görüşünü 6 numaralı dipnottaki röportajında tekrar etmiş, ilaveten, ben avukatları cezaevlerinde ziyaret ettim ama, ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı tavır alanların yanında olamam ama hukuksuzluğa maruz kalan tüm meslektaşlarıma sahip çıkarım demiştir.
[7] https://www.youtube.com/watch?v=9_oaciowTS4
[8] https://bianet.org/haber/oldurulen-gazeteciler-nazim-dastan-ve-cihan-bilgin-kimdir-302878#google_vignette
[9] Cihan Bilgin, Haseke merkezli Hawar Haber Ajansı'nın (ANHA) muhabiriydi. Serbest gazetecilik yapan Nazım Daştan da Mezopotamya Ajansı ve en son Fırat Haber Ajansı'na (ANF) haber geçiyordu, https://bianet.org/haber/suriye-ve-irakin-kuzeyinde-son-iki-yilda-7-gazeteci-siha-li-saldirida-olduruldu-302991 ; Baro’nun açıklamasında iki gazeteci vatandaşımızın Suriye’de öldürülmesi nedeniyle, Suriye’de bulunan tüm güçlere (hiçbir özne belirtmeden) insancıl hukuka uyulması çağrısı yer almaktaydı.
[10] https://h.aa.com.tr/tr/dunya/bidendan-eyginin-oldurulmesiyle-ilgili-ilk-aciklama/3323659
[11] https://www.youtube.com/watch?v=9_oaciowTS4
[12] https://www.youtube.com/watch?v=Ll-P5cw_F7o





