Adnan Adıvar-Dünyayı Düzeltmek
Barış Özkul

Tuncay Birkan’ın Cumhuriyet’in yazılı mirasını tanıtma gayesiyle başlattığı “İzler” projesinin ilk kitabı Dünyayı Düzeltmek;[1] Adnan Adıvar’ın 1940’lar ve 50’lerdeki gazete yazılarından oluşan bir seçkiyle Mart ayında yayımlandı. Birkan’ın sunuşundan anlaşılan, projenin kapsamına 1923’ten sonra yazılmış, bugün yeterince tanınmayan eserler girecek. Projenin yazardan ziyade eser merkezli bir dönemlendirmeye dayandığını tahmin ediyorum. Çünkü Cumhuriyet kurulduğunda düşünsel ve bilimsel formasyonunu büyük ölçüde tamamlamış, orta yaşlı bir aydın olan Adnan Adıvar, Cumhuriyet’ten ziyade onun kuluçka evresi sayılabilecek geç Osmanlı’nın düşünce ikliminde yetişmiştir. Cumhuriyet onun ilgi alanları arasında Osmanlı’dan sonra gelmektedir: Önemli eserlerinden Tarih Boyunca İlim ve Din’de Auguste Comte pozitivizmini Meşrutiyet devrinde Türkiye’ye “nakleden” Ahmet Rıza Bey’den, Claude Bernard fizyolojisini Askeri Tıbbiye kürsüsüne taşıyan Şakir Paşa’dan; Ernest Renan ve Ludwig Büchner gibi yazarların tezlerinin Osmanlı’daki akislerinden; Ahmet Midhat’ın Lamarck’ın evrimsel dönüşüm teorisi karşısındaki tutumundan, Niza-i İlm-ü Din kitabından bahsettiği görülür. Günbegün takip ettiği 20. yüzyıl bilimindeki gelişmelerin (atom-quanta-dalgalar mekaniği; fizikte belirsizlik prensibi vb.) ise Cumhuriyet Türkiyesi’ndeki akislerine uzun boylu girmez. Bunun sebebi son kertede din ve bilimin ayrı kompartımanlara kaldırılıp birbirlerinden ayrı alanlar olarak faaliyet göstermesine, her ikisinin de özerkliğinin korunmasına taraftar olan Adıvar’ın, Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerek bilimi (üniversiteyi) gerekse dini monolitik bir devlet aklı ve ulus inşasına tâbi kılan uygulamalardan duyduğu rahatsızlık olabilir.

***

Yahya Kemal; Siyasi ve Edebi Portreler’deki Halide Edip bölümünde Doktor Adnan diye bahsettiği Adnan Adıvar’ı adeta kendine ait şahsiyeti ve fikirleri olmayan, yaygın kuralın istisnası olarak karısının gölgesinde kalmış bir karakter olarak resmeder: Halide Edip’in Ada’daki evine geç kaldığından içerdekileri uyandırmamak, rahatsız etmemek için bir tepeye tırmanıp orada uyuyan; Ankara yıllarında Halide Edip’in misafirlik davetlerini insanlara ulaştırmakla görevli, ağzı var dili yok, “saygıdeğer” bir eş. Yahya Kemal, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Ankara’da Halide Edip’le buluşup yeni hükümet hakkında konuştukları bir geceyi (1923 sonu-1924 başı olmalı) anlatır: “Dr. Adnan” da oradadır, ancak Yahya Kemal doktordan tek kelime etmez.

Yahya Kemal; Adıvar çiftinin ülkeyi terk etmek zorunda kaldıklarını bilmenin rahatlığı ve güveniyle aradan yıllar geçtikten sonra çizdiği portresini Adıvar’ların ülkeden ayrılmalarının sebebini Halide Edip’in ihtiraslı olmasına “yıkarak” bitirir:

“Halide Edib, sinirli idi. Benim hissettiğime göre muzafferiyeti müteakip arzu (ettiği) siyasi kudreti bulamamıştı. Bunun için rahatsızdı. Bana karşı da birdenbire değişmişti. Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’ya davet edilmem, onun tireninde beraber gelmem, onun teveccühüne mazhar olmam, bu değişikliğe başlıca sebepti.”[2]

Son noktayı ise Halide Edib’i kurtarmak üzere Kemal Paşa’yla konuştuğunu aktararak (yine kendi cömertliği ve yüceliğini vurgulayan bir anektod) koyar.

Burada Adnan Adıvar’la ilgilendiğimizden bu bahsi uzatmayayım; ancak Adıvar çifti Yahya Kemal’in anlattığının aksine birinci sebep olarak Halide Edip’in ihtirasından ötürü değil kurucuları arasında Adnan Adıvar’ın da bulunduğu Terakkiperver Fırka üyeleri ve eski İttihatçıların başına gelecekleri erken sezdiklerinden 1925’te Avrupa’ya gitmişlerdir. (İzmir Suikastı’ndan sonra kurulan İstiklal Mahkemeleri’nde Adnan Adıvar da gıyaben yargılanmıştır).

Adnan Adıvar’ın karısının gölgesinde kalmaktan yüksünmeyen, “komplekssiz” birisi olduğu bellidir (bunda Halide Edip’in Salih Zeki’den sonra kimseyle evlenmeme yeminini onun için bozmuş olmasının payı olabilir.) 1944’te yazdığı Tarih Boyunca İlim ve Din’in önsözünde Halide Edip’in şu serzenişinden sonra kitabı yazmaya giriştiğini aktarır: “Sen yaşamıyorsun, ‘végéter’ ediyorsun. Ruhunla, aklınla biraz yaşasan, mesela felsefe okusan, bu sıkıntıdan kurtulursun.”[3]

***

Bu uzun Halide Edip bahsinden sonra Adnan Adıvar’ın, etrafındaki insanların tarihî şahsiyetleri ve fikirlerinden bağımsız, kendine özgü bir aydın kimliğine sahip olduğunu söyleyelim. Bu kimliğin en belirleyici tarafı onun bilim ve felsefe tarihine vukufudur. Kendisini oryantalistlik ve nakilcilikle eleştirenlerin aksine Tarih Boyunca İlim ve Din (1944), Osmanlı Türklerinde İlim (1940) gibi kitaplarında Adıvar, İngilizce-Fransızca-Almanca kaynaklardan edindiği engin bir donanımın yanısıra özgün bir eleştirel dikkat ve derinlik de sergiler. Tevazuu elden bırakmayarak Tarih Boyunca İlim ve Din’in bir “kompilasyon”dan ibaret olduğunu söylese de, özellikle 20. yüzyıl fiziğindeki gelişmelerin (atom fiziği, özel ve genel izafiyet kuramı, quantum) felsefe ile din alanındaki etkileri üstüne yazdıkları hayli özgün ve cesurdur: Heisenberg’in belirsizlik prensibini rastlantı ve olasılığın hâkim olduğu mikro-kozmos boyutundan doğada ve toplumda her türlü nedenselliği suya düşüren bir spirütalist felsefe boyutuna taşımanın yanlışlığını vurgulaması; yeni fizik keşifleriyle kesin nedensellik prensibinin yerini olasılıklı nedensellik prensibinin almasından hareketle insan iradesinin bundan böyle kör bir talihe teslim olduğunu öne sürenleri eleştirmesi; insan iradesinin eski veya yeni fizikle ilgisi olmadığını, fiziksel ya da biyolojik hipotezlere tâbi kılınamayacağını savunması… Bunlar 1940’larda son derece cesur çıkışlardır.

***

Dünyayı Düzeltmek’teki gazete yazıları Adıvar’ın dünya ahvaliyle ilgili siyasi görüşlerini; Abdülhamid’in Yıldız’da okuduğu polisiye romanlarla ilgili psikolojik tahlillerini; Tevfik Fikret, Rıza Tevfik, Celal Sahir, Abdullah Cevdet gibi gençliğinin önemli figürleriyle hatıralarını içermesi açısından “ilim, din ve felsefe” erbabı Adıvar’dan daha farklı, daha kaleydoskopik ve öznel bir Adıvar manzarası arz ediyor.

Yazılara yayılan farklı Adıvar portrelerini burada tek tek ele almak mümkün olmadığından, onun Harp sonrasındaki dünya ahvaline ilişkin iyimserliğini ketleyen Türkiye’nin demokrasi ve zihniyet sorunlarına ilişkin karamsarlığına dikkat çekerek bitireyim.

***

Dünyayı Düzeltmek’teki uzun önsözde Tuncay Birkan; Adnan Adıvar’ın şimdilerde ABD’de demokratik sosyalizm olarak anılan siyasi çizgide olduğunu belirttikten sonra onda demokrasi vurgusunun sosyalizm vurgusundan daha kuvvetli olduğunu ekliyor. Birkan’ın kastettiği reel-siyasi konum Adıvar’ın durumuna uyuyor, ancak Adıvar’a herhangi bir şekilde “sosyalist” sıfatı verilebilir mi, ondan emin değilim. (Birkan’ın bahsettiği akım bildiğimiz dünyada, mesela Avrupa’da ortalama bir sosyal-demokrasiye tekabül edecekken ABD’de genel siyasal ortam çok sağ ve muhafazakâr olduğundan sosyalist olarak tanımlanıyor.)

Adıvar’ın eserlerinde sosyalizm bahsi açıldığında hemen her zaman Demir Perde ülkelerine işaret edilir. Bu yalnız gazete yazılarında değil bilim tarihi incelemelerinde de böyledir; Adıvar’ın sosyalizme ilişkin alternatif tasavvurlar/eleştiriler hakkında düşünme, (Benedotte Croce’ye felsefe tarihi bağlamında birkaç kez değinir) Sovyetler’den gayrı bir sosyalizm tasarlama çabası da yoktur. Sosyalizmden ziyade “siyasal liberalizm”e yakındır. Kimi yazılarında işçilerle ilgili birtakım sorunlara parmak basıldığı doğrudur. Mesela işsizlik meselesi Adıvar için hayatidir: “Bütün dünyada işsizlik meselesi makul ve müspet ekonomi kanunlarıyla müsavat üzere halledilmezse umumi dünya emniyeti… bir seraptan başka bir şey olmaz.”[4] Ancak Adıvar; “dünya sulhu” açısından zorunlu gördüğü “müsavatı” sosyal ve iktisadi bir muhteviyata kavuşturmaz; üretim ilişkilerini, emeğin toplumsal karakterini, mesai kavramını kökten değiştirecek, metalaşma olgusunu sona erdirecek bir sosyalist program önermez. Müsavattan anladığı, mücadeleyle zaptedilecek bir siyasal ufuk olmaktan çok bir doğal haktır: “Irkların müsavatını, insanların hür ve müsavi doğduğunu kabul etme”yi bir gelişmişlik göstergesi saymakta ve bu nedenle Komünist Manifesto’dan ziyade İnsan Hakları Beyannamesi üzerine kafa yormaktadır (tabii 40’ların ve 50’lerin Türkiyesi’nde Demokrat Parti’li bir mebus-yazarın gazetede Manifesto’dan bahsetmesi mümkün değildi.) Adıvar’ın bahsettiği “hür ve müsavi doğmak” kuşkusuz son derece haklı, ilerici ve sola açık bir ilke olmakla birlikte sosyalistlerin sınıf mücadelesi ve sosyal eşitsizlik gibi eksenleri içeren tarih görüşünden ziyade siyasal liberalizmin doğal haklar felsefesine yakın düşmektedir.

***

Bir liberal demokrat olarak Adnan Adıvar’ın Türkiye toplumunda tespit ettiği sorunları ifade ediş tarzı son derece zekicedir: “Anti-demokratik yasalar” diye bir mefhumun Batı toplumlarında asla anlaşılamayacağını, bunun ancak Türkiye’ye özgü olabileceğini anlatan yazısı buna örnek. Tek tek yasalara yönelik eleştirileri de hem keskin ve eleştirel bir zekânın ürünüdür hem de itaat ve memuriyet döngüsünü boyuna yeniden üreten devlet zihniyetinin, her devrin adamı oldukları için her devirde ayaküstü düşen Şemi Molla’ların Türkiye’nin demokratikleşmesine nasıl engel teşkil ettiğini daha 1950’lerde sergilemesi açısından öncü niteliktedir: Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ve Memurin Muhekamat Kanunu’nu eleştiren iki yazısının kıymetini Tuncay Birkan önsözde teslim ediyor.

Tek tek yasalar ve demokratikleşmeye engel kurumlarla (sansür, baskı, hafiyelik vb.) ilgili yazılar Türkiye toplumunun genel zihniyet sorununa bağlanarak kitapta bir bütünlük ve süreklilik teşkil ediyor. El etek öpme, kıdem gözetme, hocaya itaat gibi kast ilişkilerini eleştirdiği bir yazısında Adıvar, “ilimde terakki”nin yolunun hocaya itaatten değil itaatsizlikten geçtiğini, Hegel’in en yaratıcı takipçilerinin onun sözünü dinlemeyen Marx gibi öğrencileri olduğunu belirttikten sonra bir hatırayla sözü şöyle bağlıyor:

“Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’a vaktin tıp hocalarından bir zat küçük bir ameliyat yapmıştı. Şairin kayınpederi o tıp üstadını methedince şair beni kastederek, “Fakat talebesi onu sizin kadar takdir etmiyor,” dedi. Bu söz üzerine muhterem ihtiyarın sitemli bakışları bana teveccüh etti. Fikret derhal, “Efendim, eğer gençler gözü kapalı bütün hocalarını beğenirler ve onların yolundan daha iyi bir yol aramazlarsa terakki nerede kalır?” diye hem beni hem benim neslimi müdafaa etmişti. Filhakika ilimde sadakatsizliğin en mühim unsuru düşünmek kudretini haiz insanlardaki terakki denilen bir saiktir ki bu saik faal ve müessir olmazsa bütün dünya işleri korkunç bir ıttıratla dönen ve önüne ne atılsa onu öğüten bir değirmen gibi işler ve tıkırtısıyla herkesi uyutur; halbuki kültür dünyasında aslolan uyku değil uyanıklıktır.”[5]

Bilim ve düşünce alanında sadakatsizliğin kültür dünyasında uyanıklığın önkoşulu olduğunu söylemek; eleştirel düşüncenin ancak bireysel ya da kurumsal otoritenin baskısına maruz kalmadığı iklimde yeşerebileceğini ileri sürmek… Bunlar Adıvar’ın Dünyayı Düzeltme çabasının temellerinde eleştirel düşünceye koşulsuz serbestiyet tanıyan bir dünya ütopyasının yattığını gösteriyor. Adıvar’ın ölümünden altmış beş yıl sonra Türkiye bu ütopyanın çok uzağında…


1 Can Yayınları, 1. Basım, Mart 2020.

2 Yahya Kemal, Siyasi ve Edebi Portreler, 2. Basım, s. 40, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1976.

3 Abdülhak Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, s. 1, Remzi Kitabevi, 2. Basım, 1969.

4 Dünyayı Düzeltmek, s. 48.

5 A.g.e., s. 192.