Bir Başkadır’ın Zaferi ve Mağlubiyeti
Sezen Ünlüönen

Bir Başkadır’ın ikinci bölümünün sonunda karakterlerle beraber Melisa’nın oynadığı bir diziyi izlerken buluruz kendimizi. Dizinin canlı dildosu Sinan,  sanki kendisi de önündeki televizyonda aynı diziyi izlemiyormuş gibi Melisa’ya sorar: “Hangi diziydi o ya? Bakayım ben ona.” Melisa geçiştirir: “Bakma ya, aptal bir şey zaten, total işi.”

“Total ne oluyor?”

“Total seyirci işte. Anadolu, gecekondu, o tarz.”

Totale hitap etmeyen, aptal değil de akıllı bir dizinin ne olduğuna dair içimizde ufak bir şüphe kaldıysa diye bir sonraki bölümde tekrar bu mevzuya döner dizi. Bu sefer bir barda psikiyatr Peri ile buluşmuştur oyuncu Melisa, ama gecikir, çünkü seyirci onu tanımış, resim çekilmek istemiştir: “Totale iş yaptın mı böyle oluyor işte. Dijitale düzgün bir iş gelmedi ki, sıçayım.”

Dijital platformlar için yapılan işlerin kendi dolaşım ve tüketim mecralarına atıfta bulunması, kendi dağıtım şekillerini konu edinmesi biraz işin şanından elbette. Bartu Ben’de de gördüğümüz dizi içinde dizi olgusu, Jet Sosyete’nin dijital yayına geçişinin ardından çekilen ilk birkaç bölümün dijital platformun olanakları konulu şakalara yer vermesi (“Oh be şöyle bir buzlanmadan sigara içelim”) bu durumun örneklerinden.  Yine de Bir Başkadır’ın ısrarla temalaştırdığı totale yapılan, genelgeçer dizi ile djitale gelen düzgün iş tezatlığını biraz daha ayrıntısıyla ele almak istiyorum şimdi.

Nedir Bir Başkadır evreninde Bir Başkadır’ın kendisini total dizisinden ayıran? Totalin görünürde Anadolulu, gecekonduda oturan kesime hitap ettiğini dizi zaten kendisi söylüyor ama bir yandan da görüyoruz ki plazada oturan fuckboi Sinan’dan ilkokuldan sonra okumamış Meryem’e, dizi oyuncusu Melisa’nın bizzat kendisinden “zaten Robert” mezunu psikiyatr Peri’ye herkes aslında bu diziyi izlemektedir. Kısacası dizinin niteliğini belirleyen izleyicisinin sosyoekonomik konumu değil.

Bir Başkadır, içinde izlediğimiz total dizisinden ele aldığı konularla da net çizgilerle ayrılmaz. Total dizisinin gördüğümüz ilk sahnesinde şık giyimli Melisa, dizinin Şenay karakterini canlandırırken, müstakil bir evin önünde, bir adamla tartışmaktadır: “Hepiniz aynısınız. Allahınız kitabınız para olmuş...Babamın toprağını aldınız. Annemi kanser ettiniz.” Bir Başkadır kendi derdini bu kadar doğrudan ifade etmez ama Bir Başkadır’ın içinde de zengin evleri, kaybedilen mal mülk, babadan kalma zeytinlikler, intihar girişimleri, kanser değilse de serebral palsi gibi dramatik öğeler mevcut.

Nitekim bütün bunlar tesadüf değil; bana kalırsa Bir Başkadır’ın ısrarla peşine düştüğü total dizi fikri son tahlilde kendisini total dizisinden ayırmayı değil, total dizisi ve dijital platform dizisi arasındaki ayrımı ve bu ayrımın işaretlediği toplumsal hiyerarşiyi destabilize etmeyi hedefliyor. Bunun en belirgin işaretini 5. bölümün başında Melisa’nın yürüyerek bir yata girdiği sahnede görürüz. Yata girerken “Hu hu, ben geldim” diye seslenen Melisa’nın sözleri, altyazıda da “(Melisa) Hu hu, ben geldim” diye verilir. Ancak sahnenin devamında anlarız ki gördüğümüz kişi Melisa’nın kendisi değil, oynadığı dizide canlandırdığı Şenay karakteridir. Yani Meryem ve Yasin ile beraber, biz de Bir Başkadır’ı değil, doğrudan Melisa’nın dizisini izlemekteyizdir; diğer bir deyişle, fenomenolojik olarak kendi izlediğimiz diziyi (Bir Başkadır) dizinin içinde sürekli yerilen total dizisinden ayırt etmemiz en azından o an için mümkün değildir.

Popüler kültürün bu şekilde ciddiye alınması, seçkinciliğin reddedilmesi sadece total dizisi üzerinden yapılmaz Bir Başkadır’da. İlk bölümün sonunda gördüğümüz Ferdi Özbeğen şarkısı “Gündüzüm Seninle”nin üstlendiği işlev neredeyse yapısal olarak Meryem’in terapi seansına denktir. Peri’nin Meryem’e dair teşhisi Meryem’in ifade edemediği, gizli bir aşk yaşadığı yönündedir. Peri bu teşhisi koyduktan sonra çalmaya başlayan şarkı da fonda bize “Aşkımı bir sır gibi, senelerce sakladım” diye yaşananları tekrar haber verir. Ferdi Özbeğen’in açıkça yaşayamadığı eşcinsel kimliği de hem şarkıda söylenenlerin, hem de dizinin temalaştırdığı gizlemek zorunda bırakılan eşcinsel kimlik fikrinin üstüne binerek onlar hakkında da bir şey söyler. Yani bu popüler kültüre ait şarkı da söylenemeyeni söylemenin bir vesilesi olur.

Bu söylenemeyeni söyleme fikri Bir Başkadır’ın sorunsalının esas eksenini teşkil ediyor bana kalırsa. Çünkü dizi temelde, ayrı ayrı bakıldığında ikisi de değerli ve hakikatli iki ana fikirden yola çıkıyor gibi görünüyor. Bir yanda, yoksul insanların kültürel tüketimlerinin, dünyayı ve kendilerini anlamlandırma biçimlerinin, varsıl kesiminkinden daha az rasyonel ya da daha az kıymetli olmadığını göstermek istiyor: çok kabaca hatlarla Meryem namaz kılıyorsa Peri de yoga ve meditasyon yapıyor diyor. Biraz daha farklı söyleyecek olursak Bir Başkadır, akşamları yorgun argın kendini evine atıp total dizinin ışığıyla aydınlanan insanların “aptal oldukları” için değil, burada kalpsiz bir dünyanın kalbini ve ruhsuz şartların ruhunu buldukları, gerçek zincirlerine hayali çiçekler takmaktan başka çareleri olmadığı için popüler kültüre yöneldiklerini anlıyor. [1]

Öte yandan, dizi aynı zamanda psikanalitik bir kavrayışla hakikatin özgürleştirici gücüne, gerçekle olduğu gibi ve bütünüyle yüzleşmenin gerekliliğine de inanıyor. Bunu bize hem psikiyatr Peri, hem de Jung meraklısı Hilmi zaten dizininin içinde doğrudan söylüyor. Ama olay örgüsü düzeyinde de bu fikir tekrar tekrar karşımıza çıkıyor: Meryem bayılmasının kendi duygularını bastırmakla ilgili olduğunu anlıyor, Ruhiye’nin iyileşme süreci ancak geçmişte cinsel şiddete maruz kaldığı yere geri dönüp hakikati öğrenmesi ve tecavüzcüsüyle yüzleşmesiyle mümkün oluyor; Hayrünissa’nın bir nebze daha özgürleşmesinin yolu babasının karşısına olduğu insan gibi çıkmak yolunda bir adım atmasından geçiyor (cinsel yönelim mevzu henüz açıklığa kavuşmamış olsa da).

Bir izleyici olarak benim Bir Başkadır’ı izlemekten en keyif aldığım anlar ya da dizide en takdire şayan bulduğu yönler de dizinin bu “hakikat” fikrine yaptığı yatırım. Bu yatırım sadece karakterlerin gerçekle yüzleşme süreçlerinde değil, temsiliyetin kendisinin realizminde de ifade buluyor benim için. Daha genel hatlarıyla, bu tür şeyler total dizilerde kendilerine yer bulamasa da, bir başka olan memleketimizde Kürtler vardır ve Kürtçe konuşurlar; eşcinseller vardır ve kimliklerini gizlemek zorunda bırakılır, homofobik şiddete maruz kalırlar—dizi en azından bu gerçeklerin adını konmasından yana. Tabii benim burada bahsettiğim hakikat sevgisi ve arayışı sadece kimliklerin temsilinde değil. Aynı zamanda Meryem’i Peri’yle, “İsmim İsa aleyhisselamın annesinden geliyor, mümin kişi manasında, tabii en güzeli Türk kahvesi, siz altı sene okuduysanız gerçek doktor on sene okumuş mudur” diye konuşturan Berkun Oya’nın inanılmaz dil kulağında, Öykü Karayel’in ustalıklı oyunculuğunda, “özünde iyi bir insan” olan ve karısını sevdiğini bildiğimiz Yasin’in Ruhiye’nin intihar girişiminden sonra ölmediğine bir an üzüldüğünü itiraf ettiren psikolojik kavrayışta.

Ve dizi için bence en çetrefilli yer de işte bu iki fikrin (hiyerarşinin alaşağı edilmesi ve hakikatin gücü) bir arada muhafaza edilmesinde yatıyor. Bir Başkadır psikanalitik bir gerçeğin sağaltımı fikrine yatırım yapıyor, ama tatbik edildiği şekliyle psikoterapinin kendisine oldukça mesafeli. Dizide gördüğümüz iki terapist de mesleğin en temel kurallarını sürekli ihlal ediyor—bir arkadaş diğerine süpervizyon yapıyor, hem Gülbin hem Peri önlerine gelenle (Melisa, Sinan) kendi danışanlarının mahrem kalması gereken bilgilerini paylaşıyor. Terapistin danışanından hediye kabul etmemesi kaidesi, dizide sağduyunun sesine dönüşmüş Melisa tarafından eleştiriliyor ve Peri ile Meryem arasında samimi bir ilişki kurulması da bizzat bu kuralın yıkılmasına bağlanıyor. İlaveten, az önce de dediğim gibi kimliklerin, duyguların, “gölge”nin bastırılmasının zararlı etkileri, gerçeği sağaltıcı gücü neredeyse aynı kelimelerle, aynı şekillerde ifade ediliyor Jung-sever Hilmi ve psikiyatr Peri tarafından. Yani Peri’nin uzmanlığı ona, başkalarının erişimine kapalı bir bilgi ve yetkinlikler serisi sunmuyor; dizi oyuncusu Melisa dizinin evreninde terapi süreçlerinin nasıl işlemesi gerektiği konusunda Peri’den daha berrak bir kavrayışa sahip. Dizinin haleti ruhiyesi en bozuk karakteri Ruhiye’nin (ki adı biz bu şakayı yapalım diye konmuş belli ki) iyileşmesi de bir profesyonel yardımıyla değil, kendi gayret ve emeğiyle oluyor.

Bu anti-psikoterapi tutumu da, en başta da dediğim hiyerarşiyi kırma, üst sınıfların, varlıklı ya da eğitimli kesimin hakikati tekeline almadığını, bu tür imkanlardan yoksun kimselerin de kendilerine ve başkalarına dair keskin bir kavrayışlarının olabileceğini, mana üretebileceklerini ve hayatlarına yön verme başarısı gösterebileceklerinin ispat edilmesi projesinin bir uzantısı olarak görüyorum. Ne var ki bu kıymetli fikir terazinin öteki kefesinde (yani hakikat ekseninde) şöyle bir soruna yol açıyor: tüm bunlar gerçekten mümkün de olsa ( ki bence gerçekten mümkün), yine de temel bir düzlemde yoksulların eğitim ve sağlık hizmetlerine erişiminin olması mesela, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişiminin olmamasından daha iyi değil mi? Yani Meryem namaz kılıyor, Peri yoga yapıyor diye bu iki kadının hayatında anlamlı ve önemli (ve Peri’nin leyhine işleyen) hiçbir yapısal fark yok mu? Ruhiye kendi kendini inanılmaz bir dirayet göstererek sağaltmayı başardı ama Ruhiye’nin etrafındakiler hoca “doktorluk bir şey yok” dedi diye kadının üç ayrı intihar girişiminden inşallah hayatta kalıp depresyonu irade gücüyle yeneceğini ummak yerine, kusurları ne olursa olsun iyi bir psikiyatrdan destek almaya yöneltse daha evla değil miydi? Halk zaten Jung’unu Hilmi Hoca’dan eksiksiz alıyorsa, Ferdi Özbeğen şarkılarında toplumsal bilinçaltı görünür kılınıyorsa, total diziyle Bir Başkadır arasında manalı bir niteliksel fark yoksa, herhangi bir toplumsal dönüşüme, ya da daha küçük ölçekte Bir Başkadır dizisine gerek var mı?

Bence naçizane hem toplumsal dönüşüme, hem de ısrarla kartları kendi aleyhine karsa da Bir Başkadır dizisine gerek var. Öyle olunca da, en önemli zaferi kendi mağlubiyetinden çıkıyor Bir Başkadır’ın.


[1] Buradaki dizinin ışığıyla aydınlanan insanlar fikri Selin Ünlüönen’e ait. Zaten yazdığım her şey gibi bu yazı da kendisiyle konuşa konuşa, beraber düşünerek yazıldı.