AKP’nin 7. Kongresi
Menderes Çınar

AKP’nin 7. Kongresi'ne dair bir değerlendirmeye uzunca süredir bildiğimiz anlamda bir parti olmayan bir “parti”nin kongresinden bahsettiğimizi belirterek başlamak gerekir. AKP, siyasi teşkilat fakat parti değil, Erdoğan’ın seçmeni/toplumu mobilize etmek, seçkinleri yönetmek ve kaynakları dağıtmak için kullandığı bir siyasi araç. Üstelik Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) denilen “şeye” geçtikten sonra Erdoğan bu araçtan biraz daha bağımsızlaşmış durumda. Zira eğer parlamenter sistemde kalsaydık, Erdoğan bütün iktidarı elinde topladığında dahi partisine bağımlı olacak, partisi kendisine karşı potansiyel bir denge ve denetleme mekanizması olabilecekti. Bu bakımdan CHS’ye geçiş aynı zamanda Erdoğan’ın parti bağımlılığından sıyrılmasını, parti-lider ilişkisinde partinin tamamen liderine teslim olmasını sağlayan yasal-kurumsal düzenleme olarak okunabilir. Hal böyle olunca, AKP’nin kongresini yaptığından çok, Erdoğan’ın AKP’sine kongre yaptığından, yaptığı kongrenin de taraftarlarının karşısında sahneye çıkıp konuşma yapmaktan ibaret olduğundan bahsetmek daha doğru olacaktır.  

AKP’nin kendi kendine ve kendisine iktidar üreten, bunu yaptığı sürece birliğini koruyabilen toplumdan ve gerçeklikten kopuk bir teşkilat olduğunu, erke dönergeci benzetmesiyle daha önce Birikim’de yazmıştım. 7. Kongre’ye giderken yapılan il ve ilçe kongrelerinde salgın şartlarına ve salgınla mücadelenin gereklerine ve kamu otoritelerinin kalan herkesi kısıtlayan tedbirlerine rağmen sergilenen büyük kalabalıkları “toplama ve gösterme performansı,” ekonomi başta olmak üzere hemen her alanda yaşanan krizlerin AKP’yi teğet geçtiğini, birliğine, dirliğine, gücüne dokunmadığı ve dokunamayacağı görüntüsü vermeye hizmet etti. Kongre gününden birkaç gün önce sergilenen bir darbe dizisiyle (İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme, HDP’ye kapatma davası, Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi) ancak güç kullanarak güçlü olunacağı/kalınacağı gösterildi. Tabii, gücün MHP’nin ısrarlı talebi doğrultusunda ve MHP ile ittifaka bağlılığı göstermek; tabandaki gerici-bağnaz kesimlere istediklerini vererek susturmak amacıyla; ve insan hakları ihlallerinin etkili bir şekilde dile getirilmesine tahammülsüzlük doğrultusunda kullanılmış olması o gücün niteliği/kalitesi hakkında bir fikir veriyor olsa gerek. Yine de Erdoğan partisinin karşısına iktidara ve iktidar nimetlerine erişim(iniz)de bir sıkıntıyla karşılaşmayacaksınız mesajıyla çıkmak istedi, çıktı. “Güven ve İstikrar” sloganından kastedilen de daha çok bu oldu. Böylece, örneğin, Erdoğan’ın şahsı, Cumhurbaşkanlığı için bir mecburiyet olan MHP ile ittifakın AKP için ürettiği maliyetin tartışılması, sorgulanması ihtimali bertaraf edildi. Kongrede yapılan tüzük değişikliği ile Merkez Karar ve Yürütme Kurulu üyelerinin sayısının % 50 artırılarak 75’e çıkarılması ve yedek üyelerin de yedek değil asil üyeler gibi çalışacağından söz edilmesi de bu bağlamda pozisyon yaratarak parti seçkinlerine pozisyon verme, böylece onların sağa sola sapma riskini azaltma girişimi olarak okunabilir. Tabii büyükşehir belediyelerinin kaybedilmesiyle dağıtılacak pozisyon/imkân sayısında azalma olduğu ve benzeri bir artışın bakanlıklarda da yapılabileceğini not etmek gerekir.    

Adaletin, sağlığın kalitesinden bu hizmetlerin verildiği binaların yeniliğini/lükslüğünü anlayan; küçük esnaf mekânlarını mezbelelik olarak görüp yerlerine modern alışveriş merkezleri dikerek kalkınmayı/modernleşmeyi öngören; ve komplo teorilerini siyasi analiz sayan bir anlayışın, demokrasiden sadece -artık halledilmiş bir mesele saydığı- milli iradenin üstünlüğünü tam manasıyla gerçekleştirmeyi, siyasetten ise gücüne katkı verenlerle alışveriş, vermeyenlerle baskı ilişkisini anladığı söylenebilir. Erdoğan’ın siyasi niteliği son derece zayıf ve bu zayıflığa karşın oldukça uzun ve sıkıcı bir kongre konuşması yapması bu siyaset anlayışı bağlamında değerlendirilebilir.

Erdoğan'ın iki saat civarındaki kongre konuşmasının aşağı yukarı son yarım saati siyasi denilebilecek mesajlara ayrılmıştı. Değişen şartlara göre reform planlarımızı, yeni hedeflerimizi belirliyoruz, “daimi reformcuyuz” anlamına gelecek ifadelerden sonra “gündemimizde var” diyerek bir dizi konu başlığına değindi. Değindiği gündem başlıklarının hiçbiri yeni değildi: Anayasa, hukuk reformu uygulama planı, ülkeye kurulan tuzakları bozmak, teröriste terörist diyemeyenlerin riyakârlığı, kadın haklarını bir vicdan değil kâğıt meselesi olarak görenler, çifte standartlarını hak ve özgürlük olarak dayatanlar, PKK, FETÖ ile iş tutanlar, taahhütlerimizi yerine getirdiğimiz yahut getireceğimize söz verdiğimiz halde bize sırtını dönenler. Kongrenin bütün bu meselelerin saatlerce konuşulacağı yer olduğunu, fakat pandemi koşulları nedeniyle birkaç tanesine değineceğini söyledi.

Erdoğan’ın değindiği iki, hatta iki buçuk konu; Anayasa, Aile-Eğitim-Kültür ve buçuk olarak Dünya 5’ten büyüktür denilerek dile getirilen uluslararası düzende Batı hâkimiyeti oldu. Anayasa başlığında, demokratikleşme diye bir gündemi olan “eski” Türkiye’de geçerli olan sivil anayasa ihtiyacını tekrar etti, tüm tarafların ideolojik bagajlarını, önyargılarını bir kenara bırakarak sürece katkı vermesini istedi. Bunları yaparken kendi ideolojik anlayışını boca ettiği bir anayasa çerçevesini çizdi. Tabii ki milletimiz nasıl bir anayasa istiyorsa biz de öyle bir anayasa istiyoruz; ütopik, bürokratik değil millet mahreçli bir anayasa diyerek. Nasıl olsa millet soyut bir kavram ve onun iradesinin münhasıran kim tarafından temsil edildiği AKP’nin söylem ve eylemlerinde hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde belli. Olur da keşfedilmek istenirse, milletin iradesi kamusal tartışma ve muhalefet faaliyeti bastırılarak, seçim süreçleri manipüle edilerek ve seçim sistemi uygun bir şekilde değiştirilerek yönlendirilebilir. Bunlar da AKP’nin sicilinde var.

AKP’nin sicilinden süzülen bu olasılıklar bir an için spekülasyon olarak kabul edilse bile, Erdoğan’ın Anayasa konusunda söylemediklerinden yola çıkarak bir değerlendirme yapılabilir. Erdoğan nasıl bir anayasa istediklerini anlatırken bir kere bile “demokratik” bir anayasa veya evrensel anayasal normlarla, insan haklarıyla uyumlu bir anayasa demedi. AKP’nin millet mahreçli, yerli ve milli olduğunu iddia ettiği eserlerinin ve pratiklerinin bir toplumu medeni kılan birçok değer ve normu Batı kökenli olduğu gerekçesiyle reddetmeyi bir erdem saydığını biliyoruz. Millete bir faydasının olmadığını da. Zira Türk usulü başkanlık, başkalarına bakmamıza gerek yok, kendi tarihimize bakalım denilerek, evrensel demokrasi ilkeleri reddedilerek getirilen CHS’nin iyi bir yönetim performansını imkânsız kılan sonuçları ortada. Öyle görünüyor ki, AKP Anayasa meselesini muhalefet karşısında ön almak amaçlı fake bir pozitif gündem olarak tutacak ve önümüzdeki seçimlerde bir kampanya unsuru olarak kullanacak. Elbette imkânını bulursa en başından planlandığı gibi geçiş dönemi fiili anayasasızlığına son verecek ve otoriter rejimi kurumsallaştıracak bir anayasa yapacak.

Erdoğan’ın manifesto niteliğinde pozisyon deklare ettiği ikinci konu Aile-Eğitim-Kültür idi. Yeni Milli Uyanış ve Yeni Milli Yükseliş için kritik önemde olduğu belirtilen bu hususta, medeniyetimiz, aslımız, kendimiz denilerek, İslamileştirici bir sosyal mühendislik projesinin yürürlüğe konulmaya, kadın ve LGBT hareketlerinin terbiye edilmeye çalışılacağı anlaşılıyor. İstanbul Sözleşmesi'nden beklenmedik bir şekilde çekilinmesi hem bu sosyal mühendislik projesinin prelüdü, hem de kongre delegelerine, parti tabanına ve topluma AKP’nin ideolojik tercihinin açıkça deklare edilmesi olarak değerlendirilebilir. Bunun parti içinde ve yakın geçmişte İstanbul Sözleşmesi'ni savunan çevrede bir kırılmaya neden olup olmayacağını atılacak adımlar ve zaman gösterecek.

Uluslararası sistemde Batı hegemonyasını problematize eden, haklı sayılabilecek dünya beşten büyüktür iddiası ise hiçbir zaman planlanmış, projelendirilmiş bir dış politika olmadı, daha çok normatif bir pozisyonu temsil etti ve Batı-karşıtlığı dolayımıyla İslamcılıkla bağ kurmaya hizmet etti. AKP’nin hem kendi toplumuyla, hem bölge ülkeleriyle, hem de büyük güçlerle ilişkileri bakımından böyle bir iddiayı etkili bir şekilde sürdürebilecek bir kapasitesi yok, fakat bir misyonu varmış gibi yapmasını mümkün kılması bakımından bu iddianın bir kullanım değeri var. Esasen AKP’nin siyaset tarzı böyle kullanım değeri olan meselelerden siyasal sermaye devşirmek olageldi. Anayasa meselesi de böyle kullanım değeri olan bir mesele ve AKP 2011 seçimlerinden sonra ustalıkla kullanmıştı, işine gelmediği noktada, yani başkanlık sistemi önerisinin diğer partiler tarafından kabul edilmeyeceğinin anlaşıldığı noktada, uzlaşma komisyonuna üst üste katılmayarak komisyonun dağılmasını sağlamıştı.

Bol bol selamla ve geçmiş icraat sıralamasının ardından, bahsedilen gündem maddelerinden ve pozisyon belirtilen iki buçuk meseleden çıkarılacak sonuç AKP’nin gündeminde ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk gibi can alıcı hiçbir güncel sorunun yer almadığı, bir gelecek vizyonu çizemediği ve çizdiği vizyonun da münhasıran kendi geleceğinin vizyonu olduğudur. Kongre AKP’nin (toplumsal) gerçeklikle bağını yitirdiğini bir kez daha göstermiştir. Kadro değiştirerek de böyle bir bağ kurulamayacaktır. Zira gerçeklikle bağ kadrolar değiştiği için yitirilmiş değildir, kadrolar gerçekliğe ayar vermek iddiasıyla değiştirilmiştir.