"Nasipse Adayız": Ölüm Dürtüsünün Gelgitleri
Erdoğan Özmen

Ercan Kesal’ın filmi Murat Sevinç’in Gazete Duvar’daki yazısında (“Siyaset esnafı, ülke, vasat”, 27 nisan 2021) özet biçimde ifade ettiği gibi Türkiye siyaset sahnesini anlatıyor: “Türkiye’de siyasetin nasıl yapıldığını, yerel siyaset-mahalle dolayımıyla son derece berrak bir memleket fonunda anlatıyor. Her şey tanıdık, her şey sıkıcı, her ilişki aklı başında insanların kaçmak isteyeceği türden. Sonlarına doğru bir el boğazınızı sıkıyor sanki”.

Siyaset sahnesinde dönen dolapları, küçük ayak oyunlarını, ahbap-çavuş ilişkilerini, çirkin hesap ve stratejileri, sefaleti, mide bulandırıcı ikiyüzlülükleri filan anlatıyor. Oradaki tüm ilişki ve süreçlere hakim olan ilkesizlik, değer yoksunluğu, vıcık vıcık çıkarcılık ve sığlık yüzünden gerçek sorun ve taleplere, ideallere yaslanması gereken sahici siyasetin esamisinin bile okunmadığı bir sahneyi başarıyla tasvir ediyor. En nihayetinde kaybedilen şeyin tam da sahici siyasi faaliyet ve kavrayış olduğunu, o çürüme ve yozlaşma ortamının anlamlı ve dönüştürücü bir siyasi tavra asla izin vermeyeceğini. Verili toplumsal ve sınıfsal ilişkileri dönüştürmeye talip olması gereken siyasetin daha baştan o ilişkilere teslim olarak ve kendini uydurarak nasıl gereksiz ve süfli bir faaliyet derekesine düştüğünü.     

“Sonlarına doğru bir el sanki boğazımızı sıkıyormuş” duygusuna, bir tür ümitsizlik ve karamsarlığa yol açan başka bir şey daha var sanki filmde. Filmdeki sahne ve mekanların niyet ettiği ve uyardığı kasvet, acılık ve karanlığın derinden ilişkili olduğu başka bir şey. İnsanlık durumumuza ilişkin evrensel bir unsur. Daha aşikar olan ve yüzeyde yer alan siyaset hikayesi, evrensel bir insanlık durumunu incelemek ve kavramak için vesile kılınmış sanki: Ölüm dürtüsü, iktidar/güç arzusu, ruhun tuhaf hazları, kendine yönelik yıkıcılık, mazohizm ve suçluluk duygusunun birbirine karıştığı ve eklemlendiği bir insanlık durumu bu.   

                                        ***

Haz, insan psikolojisinin en önemli ve çetrefilli sorunlarından birisidir. Psikanalizin ilk yıllarında Freud, hazzın gerilimin boşaltılmasıyla aynı şey olduğunu, bunun en çarpıcı örneğinin de orgazm olduğunu düşünür. İnsan ruhuna, ruhun işleyişine egemen olan ilkenin “haz ilkesi” olduğunu varsayar ve bu ilkeyi mümkün olan en düşük gerilim durumuna ulaşmak ve bunu sürekli kılmak olarak tarif eder. Daha sonra, “haz ilkesinin ötesinde” yer alan bir şey ve söz konusu bu “öte yer/şey” ile ilişkili farklı bir haz biçimi olduğunu keşfeder. İlk teorisinde basit bir biçimde acı ile ilişkilendirmiş olduğu gerilim artışında da tuhaf bir hazzın bulunduğunu gözler, fark eder. Hem gerilimin azalması hem de artması durumlarında ortaya çıkabilen bu iki karşıt haz biçimini, o sırada eros ve thanatos olarak formüle ettiği iki farklı dürtüye (yaşam ve ölüm dürtüleri) bağlar. Bundan böyle artık insan ruhunu ve bedenini kat eden, amaçları ve işleyişleri tamamen karşıt iki dürtüden söz edecektir. İlkinde birleşme, bir olma, kaynaşma, büyük birlikler oluşturma söz konusuyken ikincisinde ayrılma, dağılma, parçalanma, çözülme, mutlak kayıp, ötekine ve kendine yönelik yıkıcı ve zarar verici davranışlar söz konusudur.

Ölüm dürtüsünün edimselleşmesini, değişimlerini ve gelgitlerini, özellikle de günümüz toplumsal koşullarında ne kadar vurgulasak yeridir. Kendimizi tüm ötekilerden radikal biçimde ayırma ve izole bir varlık olarak konumlandırma, mutlak bir bireysellik ideali, kıyasıya ve yok edici bir rekabet, üstünlük ve yarışma ilişkisi içinde var kalmaya çalışma, güçlerimizi, kapasitemizi ve performansımızı mütemadiyen en üst seviyede tutma ve sürdürme mecburiyeti aynı zamanda tam bir kendini yok etme ve kendine yönelik yıkıcılık hali değil midir?      

Her somut bireyin niyet, arzu ve heveslerinden bağımsız biçimde kendi rotasını izleyen iki dürtünün de kendi özgül haz biçimleri vardır. Demek birbirine karşıt olan, birbirini neredeyse nötralize eden, birbiriyle uzlaştırılmak zorunda olan söz konusu haz alma biçimleri nedeniyle her iki uçta da genellikle sonuna kadar gitmeyiz. En uç noktasına vardırılan herhangi bir haz deneyimi gerçeklikte oldukça nadirdir. Her iki yönde de ortaya çıkacak her türlü aşırılık ölümle sonuçlanabilir çünkü.  

Ölüm dürtüsünden kaynaklanan, enerjisini ölüm dürtüsünden temin eden kendine zarar verici davranışların, kendine yönelik yıkıcılığın, kendini aşağılamanın ve cezalandırmanın hafif biçimlerine yatkınlık evrenseldir. Suçluluk duygusunun içimizdeki köklerinin evrensel niteliğini, bununla ilişkili basit ahlaki mazohizm görüngülerini de buraya yerleştirebiliriz.

                                       ***

İktidar ve güç peşinde koşmak, sefil bir iktidar ve güç mücadelesine katılmak, iktidar ve güç biriktirmek ve ötekilerin tümünü güçsüz, zayıf ve çaresiz bırakmak  -en fena, en tehlikeli, en korkunç ve mide bulandırıcı örneklerine şimdi daha çok tanık olduğumuz- hem insanın içindeki fren ve dengeleme sistemlerini felç ederek hem de ahlaka ve ilkelere/kurallara/yasaya tabiyeti ve bağlılığı gereksiz kılarak  sınırsız bir haz/zevk arayışının kapısını aralayabilir. “Nasipse Adayız” öncelikle bunun filmi bence.

Filmin bir rüya sahnesi ile başlaması bu bakımdan hayli ilginç. Bu açılış jestiyle film, -bence bilinçdışı bir biçimde- “gerçek uyanışa -yani arzumuzun Gerçek’ine- ancak rüyada yaklaşırız” demek istiyor belki de. Ya da -tam tersine-, birazdan izleyeceğimiz sefalete katlanmanın yolu olarak hepimize belki de, herşeyi bir rüya oluşumu olarak düşünmemizi salık vermek için tasarlanmış bir sahnedir bu. Demek her iki durumda da önemli ve farklı bir “fikir/tasarı” söz konusu. Daha doğru bir söyleyişle: Filmin kurgusundan taşan, kurguda ikamet eden, kurgunun emrettiği bilinçdışı unsurdur burada söz konusu olan şey. Rüya çalışmasına benzer bir şeyden söz ediyorum. Rüyalarda da asıl bilinçdışı unsurun esasen rüyanın gizli metninden/rüya düşüncesinden ziyade rüya çalışmasında bulunmasına benzer bir şeyden.   

Yine bu bağlamda, aday adayı doktorun konuşma yaptığı yemekli toplantı sahnesi var bir de: o sakil konuşma boyunca eski eşiyle göz göze gelmesini, kendini düşürdüğü aşağı konumun böylece iyice ifşa olmasını bekleriz de bu bir türlü gerçekleşmez sanki. Eski eşin adayın bu hallerini zaten bildiğini varsaymamız istenmiştir. Önce filmin bir zaafı gibi görünen bu sahnenin, sonradan tam da bu haliyle filmin bilinçdışı gündemiyle uyumlu, o gündemin uzantısı olabileceğini düşündüm. Söz konusu karşılaşma/bakış gerçekleşse, bu belki de anlatının akışını bozacak, rüya metnini -demek filmin tamamını- kesintiye uğratacak gereksiz ve rüya-dışı gerçekliğe ait parazitvari bir malzeme olacaktı. Adayın, eski eşin şimdiki partnerini kendince değersiz bir nesne kılma gayretini de burada anmalıyız demek ki.  

Bir diğer önemli sahne, genç bir kadının aday adayının ceket söküğünü diktiği sahne. Adayın belki de ilk kez kendini -en azından bizim tanık olduğumuz kadarıyla- hakiki hazzın ve uyarılmanın kıyısında bulduğu ve tanımadığı/bilmediği bu yaşantıya hızla yabancılaştığı, bir tür korkuya kapıldığı sahne. Nitekim o ıskalamanın -muhtemelen benzer ıskalamaların tümünün- tetiklediği hınçla daha sonra oldukça tatsız bir duruma sokacaktır kendini: şoförüyle kavga sahnesi yine tipik bir kendini aşağılama, küçük düşürme, çamura/kire/boka batırma sahnesidir. Bu atık içinde, bok/sidik/ter kokuları içinde olmanın filmin bazı önemli sahnelerinin -tuvalet sahnesi, tekstil atölyesi sahnesi- vasatı yapılmasında da tam bir tutarlılık yok mudur? O düşkünlük ve sefalete eşlik eden tuhaf hazzı bir kere daha vurgulayalım: Ter, küf ve rutubet kokularının, havasızlığın, uykusuzluğun, acının, sömürünün ve vahşi çalışma koşullarının tam ortasında yenen etin lezzetini, açlığın açılması, kasılması ve doyurulmasını, bedeni istila eden hazzı. Zevk/haz çünkü, bedenlerimizden, özellikle de ağız, anüs, genitaller, gözler, kulaklar ve deri gibi bedenin sınır bölgelerinden kaynaklanır. 

“Nasipse Adayız” filmi yalnızca iç içe geçen, karşılıklı olarak birbirinin koşulu, vesilesi ve referansı haline gelen iki katmanlı hikayesi -yüzeydeki siyaset hikayesi ve daha derindeki ölüm dürtüsüne ilişkin haz hikayesi- bakımından değil, bu hikayeyi anlatma biçimi -biçimde ikamet ve hareket eden bilinçdışı unsurun maddileşmeleri- bakımından da yaratıcı ve ilham verici bir ilk film olmuş. Nicelerine diyelim.